ZORAKİ DAVET

1582 Kelimeler
Aras’ın nefesi, benim nefesimle ritim tutuyordu. Onu emzirirken her zaman böyle olurdu; sanki o minik göğüs, benim göğsümü bir metronom gibi yönetirdi. Dışarıda kasım rüzgârı malikânenin taş duvarlarına çarpıp inlerken, içeride o ağır, altın varaklı sessizlik hüküm sürüyordu. Bu evin sessizliği sıradan değildi; söylenmeyen tehditlerin, yutulmuş öfkelerin ve mermerlerin altına gömülmüş sırların tortulaşmasıyla oluşmuş, kurşun gibi ağır bir sessizlikti bu. Aras’ın minik parmakları göğsüme yapışmıştı. O anlarda kendimi en çok ben aldatıyordum; sadece bu odanın var olduğuna, bu minik avcun ısısından başka hiçbir şeyin gerçek olmadığına inandırıyordum ruhumu. Ama zihin inatçıdır. Özellikle kandırılmak istemediğinde... İlan tam o sırada nasıl karşıma çıkmıştı? Bu soru, son birkaç gündür beynimin bir köşesine paslı bir çivi gibi çakılı duruyordu. Küçük, sivri ve her hareketimde canımı yakan bir kıymık... Mert’in kumar borçları patlamış, ben yirmi bir günlük yasımın içinde boğulurken tam o an bir ilan belirmişti: “Sütanne aranıyor. Acil.” O yıkımın içinde bu ilan bir cankurtaran simidi gibi parlıyordu. Peki ya o simidi suya atan el görünmüyorsa? Aras doyup gevşedi. O dolgunluk sarhoşluğunu artık ezberlemiştim; bacakları önce gerilir, sonra bütün o küçük beden bir un çuvalı gibi kucağıma ağırlaşırdı. Onu beşiğine yatırırken burnumu boynuna gömdüm. O bebek kokusu... İnsanın içindeki en acımasız dişlileri bile durdurabilen, ham ve saf bir koku. Gözlerim doldu ama bu sefer ağlamadım. Artık ağlamak için bile fazla yorgundum. “Uyku iyi gelsin küçük adam,” diye fısıldadım. “Bu evdeki en masum ruh sensin. Bunu sakın unutma.” --- Aşağıya indiğimde saat öğleyi çoktan geçmişti. Mutfağa yönelecekken koridorun o loş, tekinsiz ışığında bir siluet belirdi. Demir... Elinde her zamanki gibi yanan bir sigara, omzu duvara yaslı; sanki saatlerdir tam orada beni bekliyormuş gibi duruyordu. Demir hiçbir şeyi tesadüfen yapmazdı; bunu artık öğrenmiştim. “Sütanne Hanım,” dedi, sesi o bildik alaycı tondaydı ama gözlerinde okunması güç bir parıltı vardı. “Bugün öğleden sonra için bir planın var mı?” “Planım,” dedim duraksamadan, “Bu evde sağ salim bir sonraki güne ulaşabilmek.” Dudakları kıpırdadı. Bir gülümseme değil, gülümsemenin sadece ön gösterimiydi bu. “Zekisin.” Sigarasından derin bir nefes çekip dumanı tavana, o süslemeli boşluğa savurdu. “Bu evde uzun süre nefes almak isteyenler iki şeyi öğrenir Burcu Hanım, ya sormamayı ya da doğru soruyu sormayı.” Cevap vermedim. Bu adamın kelimelerinin katmanlı olduğunu biliyordum. Acele edersen üst katmanı alır, asıl gerçeği kaçırırdın. “Bu gece,” dedi Demir, parmakları arasında dönen izmarite bakarak. “Masada fazladan bir tabak olacak. Abim misafir sever, biliyor musun? Özellikle de ona borçlu olan misafirleri.” Kalbim göğüs kafesimde bir anlığına sıkıştı ama yüzüme tek bir kasın oynamasına izin vermedim. Yetimhanede öğrendiğim en acı ders buydu: Yüzün, senin tek kalkanındır. “Teşekkürler,” dedim, sesim düz ve kuruydu. “Uyarı için.” Demir omzunu silkti ve koridorun karanlığında kayboldu. Arkasından bakarken düşündüm; bu adam beni neden uyarıyordu? Hangi taraftaydı? Bu evde hiç kimse, tek taraflı bir hamle yapmazdı. --- Akşamın o alacakaranlık saatinde, odamda Aras’la vakit geçirirken pencereden bahçeyi izlemeye daldım. Siyah araçların trafiğine alışmıştım ama bu seferki farklıydı. Bahçe kapısından girerken farlarını söndürdü. Görünmek istemeyen, sessizce süzülen bir gölge gibiydi. Araba ön kapıda durdu. Şoför inip arka kapıyı açtığında dünyam bir saniyeliğine durdu. O yürüyüş... O öne eğik, suçlu omuzlar... Sağ eliyle sol bileğini ovuşturma biçimi... Mert. Bacaklarımın bağı çözüldü, parmaklarım pencere camına yapıştı. Onu en son gördüğümde gözlerinin önünde paramparça olmuştum. Bebeğimizin toprağa verildiği o soğuk sabah, onun gözlerindeki o buz gibi yabancılığı görmüştüm. Sonra borçlar gelmişti... Ve sonra bu kapı. Şimdi burada ne arıyordu? Korhan’ın adamları onu karşıladı. Kimse kaba davranmıyordu, aksine bir "misafir" protokolü uygulanıyordu. Mert rahatsızdı, o sağ bilek ovuşturma hareketi panik anlarında refleks olarak ortaya çıkardı ama yine de içeri girdi. Kendi ayaklarıyla, kendi sonuna yürür gibi... Aras’a döndüm. Hâlâ uyuyordu. Masum, habersiz, saf... “Haydi,” dedim kendi kendime dişlerimi sıkarak. “Haydi Burcu. Yıkılmak yasak.” --- Emir, yaklaşık bir çeyrek saat sonra geldi. Koridordan geçen Fırat, kapıma vurmaya bile tenezzül etmeden seslendi: “Korhan Bey aşağıda bekliyor. Sizi de istiyor.” Sizi de. Beni de. Bu iki kelime, bir infazın ya da büyük bir sınavın başladığının habercisiydi. Yüzümü buz gibi suyla yıkadım. Aynadaki yansımama baktım. Gözlerim kızarmıştı ama bakışlarımdaki o hırçın ateş sönmemişti. Saçlarımı sıkıca arkadan topladım. Makyaj yoktu, mücevher yoktu; bu evde bir süs eşyası gibi değil, bir insan gibi görünmek istiyordum. Her zaman. Merdivenleri inerken her basamakta kalbim bir tık daha hızlandı. Salonun o çiğ sarı ışığı yemek odasından koridora sızıyordu. Hiç konuşma sesi yoktu; bu daha da kötüydü. Sessizlik, bazen fırtınadan önceki sakinlik değil, uçurumun ta kendisidir. Yemek odasının kapısında durup içeri baktım. Masanın başında Korhan oturuyordu. Her zamanki gibi; dik, sert ve sanki o koltuk onun kemiklerinden dökülmüş gibi sarsılmaz... Üzerinde koyu lacivert bir gömlek vardı, ilk düğmesi açık. Önünde henüz dokunulmamış bir kadeh... Masanın diğer ucunda ise Mert vardı. İkisi de susuyordu. Aralarındaki o sessizlik, kelimelerin bittiği ve silahların çekilmek üzere olduğu o tekinsiz boşluktu. Mert beni görünce yüzünden bir gölge geçti; rahatlama mı yoksa suçluluk mu, seçemedim. “Burcu...” dedi, sesi kırık dökük çıktı. Cevap vermedim. “Otur Burcu,” dedi Korhan. Bana bakmıyordu bile. Gözleri Mert’in üzerindeydi ama o gözlerde öfke yoktu. Öfkeden daha beter bir şey vardı: Bir hesaplaşmanın soğukluğu. Yemek başladı. Hizmetçiler tabakları sessizce getirip götürdü. Çatal bıçak sesleri, kristal kadehlerin çınlaması... Her şey son derece medeni, son derece sahteydi. Korhan en tehlikeli olduğu anlarda en sakin olan adamdı. Mert bir şeyler yedi; ellerinin titrediğini görüyordum. Bense önümdeki tabağa baktım sadece. Boğazımdan tek bir lokma geçmesi imkânsızdı. “Mert Bey,” dedi Korhan sonunda. Sesi o kadar düzdü ki, ipek bir örtünün üzerinde kayan keskin bir bıçak gibiydi. “Burcu Hanım’ı bu işe başvurması için yönlendirdiğinizde, ona tam olarak ne anlatmıştınız?” Masanın havası bir anda buz kesti. Mert kadehini yavaşça bıraktı. “Korhan Bey, ben sadece ona bir iş imkânı bahşettim. Zaten çaresiz durumdaydı, çocuğu... Yani, sütanne ihtiyacı olduğunu söyledim.” “Bunu sormadım,” dedi Korhan. Sesi yükselmemişti ama oda bir anda daraldı. “Ona tam olarak ne anlatmıştınız, dedim.” Sessizlik... O sessizliğin içinde kendi nabzımın kulaklarımda gümlediğini duydum. Ve o an anladım: Korhan cevabı zaten biliyordu. Bu Mert’e sorulmuş bir soru değildi; bu, benim gerçeği kendi kulaklarımla duymam için hazırlanmış bir sahneydi. Mert’in çenesi gerildi. “Burcu,” dedi bana dönerek. Bakışlarımı ondan kaçırdım. “Sana en azından güvende olacağın bir yer ayarladım. O borçlarla sokakta kalacaktın. Burada bebeğe bakacaktın, karşılığında—” “Karşılığında ne?” dedim. Sesim titredi ama kopmadı. Mert sustu. “Karşılığında ne, Mert?!” Bu sefer sesim odanın tavanında yankılandı. Masanın altında ellerimi yumruk yapmıştım. “O kumar borçları senin borçlarındı. O bataklık senin bataklığındı. Ve sen beni buraya, bir borç takası olarak mı—” “Burcu—” “Cevap ver!” Mert’in gözleri yere düştü. O kaçış, bin kelimeden daha fazlasını haykırdı. Ciğerlerimde hava kalmamış gibi hissettim. Yirmi bir günlük yasım, toprağa verdiğim o küçücük beden, bu malikânedeki her korku dolu saniyem... Hepsinin altında bu pazarlık yatıyordu. Ben Mert’in gözünde bir insan değildim. Ben bir kalemdim. Borç listesinin altındaki o son, temizleyici satırdım. Gözlerim doldu ama dökülmesine izin vermedim. Özellikle burada, Korhan’ın o karanlık ve her şeyi kaydeden gözleri üzerimdeyken yıkılmayacaktım. Korhan kadehini kaldırdı ve ağır bir yudum aldı. Sanki masadaki büyük bir hesap kapanmış da artık önemsiz ayrıntılara geçilmiş gibi sakindi. “Mert Bey,” dedi. “Bu gece burada konuğumsunuz. Yarın sabah bazı rakamları ve... Bedelleri konuşacağız.” Kısa bir es verdi. “Ve bir daha Burcu Hanım’a doğrudan hitap etmeyeceksiniz. Onunla konuşmak istediğinizde, benden izin alacaksınız.” Bu bir kural değildi. Bu, dünyaya ilan edilmiş bir hakimiyet beyanıydı. Normalde bu cümle onurumu parçalardı ama şu an Mert’in o zavallı çöküşüne bakarken, içimde parçalanacak bir onur kalmamış gibi hissediyordum. --- Yemek bitti. Mert bir odaya götürüldü. Masada Korhan ile baş başa kaldım. Hizmetçiler tabakları toplarken Korhan kalkmadı. Kadehini önünde döndürüyor, uzaklara bakıyordu. Kalkmak istedim, kalmak istedim; ikisi arasında sıkışıp kaldım. “Bilmiyordum,” dedim sonunda. Sesimi bulmak için kendimi zorlamam gerekmişti. “Kendi irademle geldim sanıyordum.” Korhan başını kaldırdı. O zifiri karanlık gözlerde ilk kez farklı bir şey gördüm. Öfke değil, zafer de değil. Daha derin, daha eski bir sızı... “Biliyorum,” dedi. Sadece bu. İki kelime... Ama o iki kelimede, belki de ilk kez, beni bir eşya gibi değil, bir insan gibi gören o yankıyı duydum. Ayağa kalktım. Kapıya yürüdüm. Elim kapı koluna değdiğinde o ses yükseldi arkamdan. “Selin...” dedi Korhan. Alçak, kırık bir sesle. Sanki o ismi telaffuz etmek boğazını yaralıyordu. Döndüm hissizce, tüm her şeyi o masada kaybetmiş gibiydim. Yine. Korhan bana bakmıyordu, şöminedeki cılız ateşe dikmişti gözlerini. Profili bir heykel kadar sertti ama çenesi o tanıdık kasılmayla titriyordu. “Aras’ın annesi,” dedi. “Ondan sonra bu ev...” Durdu. Devam etmedi. O isim havada asılı kaldı: Selin. Daha önce hiç duymamıştım. Ama Korhan o ismi söylerken, bu adamın içinde sadece zifiri bir karanlık olmadığını; çok derinlerde, bir yerlerde büyük bir kaybın enkazı altında yaşadığını hissettim. Ve bu his beni korkuttu. Çünkü canavarların içinde insanlık aramanın sonu, genellikle o canavara yem olmakla biterdi. Kapıyı sessizce kapattım. Üst kata çıkarken bacaklarım bir makinenin parçaları gibi ruhsuz hareket ediyordu. Odamın kapısına geldiğimde durdum. Zihnimdeki sorular şekil değiştirmişti. Mert’in ihaneti cevaplanmıştı; evet, satılmıştım. Ama şimdi daha karanlık bir soru vardı: Selin kimdi? Ve Korhan neden o ismi bana söylemişti? Gerçekten Aras'ın annesi miydi? Bu evde söylenen hiçbir söze tam manasıyla güvenemiyordum. Aras’ın yanına uzandım. Altın varaklı tavanın hayaletimsi süslemelerine baktım. Bu evin duvarları konuşabilseydi, kim bilir kaç kadının ahını, kaç Selin’in yasını anlatırdı? Gözlerimi kapattım. Uyku gelmedi. Sadece o isim zihnimde yankılanmaya devam etti: Selin.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE