HÜKÜMDARIN GÖLGESİ

2149 Kelimeler
Güneş, bu taş duvarların arasına sızarken bile sanki benden izin alıyor, çekinerek tenime değiyordu. Gözlerimi açtığım her sabah, bu yabancı tavanın altın varaklı süslemelerine bakarken kendime aynı soruyu soruyordum: Ben hangi günahımın bedelini, bu görkemli hapishanenin içinde ödüyorum? Nereden gelip düşmüştüm bu çukura? Acımı dindirmek isterken yeni acılara gebe kalacağımı bilmiyordum aslında. Evin içindeki varlığım, mermer zemin üzerindeki bir leke gibiydi. Bir hafta geçmişti. Koca bir hafta... O karda, kışta, ormanın o dondurucu karanlığında Korhan’ın kucağında bu eve geri getirilişimin üzerinden geçen yedi koca gün. Sol bacağımdaki o kör acı yerini sinsi bir sızlamaya bırakmış olsa da, Korhan’ın o gece çukurun başında bir mühür gibi üzerime vurduğu o "ilahlık" iddiaları hala kulaklarımda uğulduyordu. Aslanoğlu ailesi —Nihan Hanım, kızı Lara ve oğlu Demir— şatafatlı tatillerinden dönmüşlerdi. Onların gelişiyle malikanenin o mezar sessizliği dağılmış, yerini bir kaosun uğultusuna bırakmıştı. Kapının önündeki siyah araçların sayısı artmış, koridorlarda sürekli bir emir kipi yankılanır olmuştu. Ama bu hareketlilik beni daha da yalnızlaştırmıştı. Onlar için ben, sadece Aras’ın hayatta kalmasını sağlayan biyolojik bir gereklilikten, Korhan’ın ise ormanda bulup getirdiği "hasarlı bir eşyadan" ibarettim. Nihan Hanım yanından geçerken iğrenerek burnunu kapatıyor, Lara o piercingli dudaklarını bükerek sanki bir hamam böceğine bakarmış gibi bakıyordu. En ağırı ise Korhan’ın o dondurucu sessizliğiydi. Ormanda beni donmak üzereyken bulduğunda takındığı o histerik, o vahşi ve sahiplenici tavrın yerini bir yok sayış almıştı. Bir eşya, bir gölgeydim. Beni görmezden gelişi, attığı her bakıştan daha ağır bir hakaretti. Odamdan dışarı pek çıkmıyordum. Gelirken getirdiğim o eski, tek tük eşyamın olduğu çantayı Lara’nın “bitli” diyerek koridordaki çöp kovasına boşalttığını gördüğümde bile bağırmamıştım. İçinde bebeğimden kalan o son patiğin olduğunu bilmiyordu. Gece yarısı herkes uyuduğunda, o çöp kutusunun dibinden o minik, mavi patiği alıp göğsüme bastırarak sessizce ağladığımda kimse görmemişti. Onlara sormuyordum, “Neden?” demiyordum. Bir cellada neden kılıç kuşandığını sormanın bir anlamı yoktu. İçime kapandım. Sadece Aras ve ben vardık. Onun için bir şeylere katlanmak kolaydı. Bir de dışarıda beni bekleyen lanetten, Mert’in borçlarından ve sokakların acımasızlığından kaçmak için tek seçeneğim bu hapishaneydi. O sabah Aras her zamankinden daha huzursuzdu. Teninin sıcaklığı, o eşsiz bebek kokusu... Onu kucağıma aldığımda, kendi kaybettiğim evladımın hayaliyle gerçekliğin arasında ince bir ipte yürüyordum. “Hadi küçük adam,” diye fısıldadım burnumu boynuna sürterek. “Bugün seni bu evin ağırlığından kurtarma vakti.” Onu ilk kez yıkayacaktım, günlerdir buna cesaret edememiştim. Yardımcılar her gün gelip onu aklayıp paklayıp gidiyordu. Suyu hazırlarken ellerim titriyordu. Küvetin içine suyu doldururken bu evdeki her şeyin ne kadar sahte olduğunu düşündüm; musluklar altın kaplamaydı ama akan su bile sanki kan kokuyordu. Aras’ı yavaşça suyun içine bıraktım. İlk başta irkildi, o minik elleriyle havayı tutmaya çalıştı. Ama su tenine değdiği an, o feryat figan ağlayan bebek gitti, yerine mucizevi bir sükunet geldi. “Bak bebeğim,” dedim sesim titreyerek. “Su korkutucu değil Aras. Su temizler.” Küçük saçlarını geriye doğru okşadım. Avcumla suyu alıp o narin sırtından aşağı dökerken, hayatımda ilk kez gerçekten “orada” olduğumu hissettim. Ne Mert’in ihaneti, ne Korhan’ın karanlığı... Sadece Aras’ın sudaki o şaşkın, huzurlu ifadesi vardı. Onu yıkarken aslında kendi kederimi de yıkıyordum. O kadar dalmıştım ki kapının aralık olduğunu ve orada bir gölge belirdiğini fark etmemiştim. Bakışlarımı kaldırdığımda Korhan’ı gördüm. Kapının eşiğinde, kollarını göğsünde kavuşturmuş, heykel gibi dikiliyordu. O sert hatları, o her zaman nefret fışkıran gözleri ilk kez farklıydı. O karanlık adam, oğlunun sudaki neşesini izlerken sanki bir anlığına gardını düşürmüştü. Gözlerindeki sapkın hayranlığı gördüm. Bana değil, bu ana tapıyordu. O an ben onun için bir “kadın” değildim; o an ben, onun dünyasındaki tek masum şeyi ellerinde tutan bir azizeydim. Aramızdaki o sessizlik dakikalarca sürdü. Korhan tek bir kelime etmedi, sadece izledi ve sonra o buzdan maskesi yeniden yüzüne yerleşti. Arkasını dönüp sessizce uzaklaştı. Birkaç gün sonra evin içindeki o boğucu hava dayanılmaz bir hal aldı. Mutfakta su içmeye indiğimde Nihan Hanım’ın aşçıya, “O kadının kullandığı bardakları ayrı yıkayın, mikroplu olabilir,” dediğini duymak bardağı taşıran son damla olmuştu. Mikroplu o kadın senin torununu emziriyor kokona, diye bağırmamak tamamen benim hanımefendiliğimdendi. Ben artık sadece nefes almak değil, bu cehennemde zihnimi uyutacak bir şeyler yapmak istiyordum. Merdivenleri gerisin geri çıktığımda, her basamakta içimdeki öfkenin mermer yüzeyde yankılanan bir gürültüye dönüştüğünü hissediyordum. Evrenin bana sunduğu o tekinsiz merhametle, son basamağa vardığımda Korhan’ı gördüm. Çalışma odasının ağır meşe kapısına uzanmak üzereyken tam önüne geçtim. Adımlarım bir meydan okumaydı. “Bana yapacak bir şeyler vermen lazım,” dedim. Sesimdeki hırçınlık, koridorun soğuk havasında asılı kaldı. “Bu evde bir hayalet gibi dolaşmaktan yoruldum. Bana bir meşgale ver. Kitap...” Durdum. Onun o zifiri karanlık gözlerinin içine bakarken omuzlarımı dikleştirdim. “Evet, en azından okuyabileceğim bir kitap ver bana. Bu Allah’ın cezası evde kafayı yememe şu kadar kaldı.” Öfkeden ve çaresizlikten kontrolden çıkmış parmaklarım, aramızdaki o görünmez mesafeyi delip geçti. İşaret ve başparmağımı birbirine yaklaştırarak, burnunun tam dibine kaldırdım. O an, bir Aslan’ın ininde ona parmak sallamanın delilik olduğunu biliyordum ama korku, öfkemin gerisinde boğulmuştu. Korhan durdu. Bakışları, burnunun dibinde titreyen parmaklarıma indi. O bakışlarda hiçbir insani duygu yoktu; sadece mutlak bir hüküm ve buzdan bir sessizlik... En üst kat,” dedi. Sesi o kadar derinden ve o kadar otoriter geliyordu ki, kelimeler sanki mermere kazınıyordu. “Kütüphane orada. Gir ve ne istiyorsan al.” Bir adım daha yaklaştı. Başını hafifçe eğip kulağıma doğru fısıldadığında, sesi bir bıçağın kemiğe dayanması gibi keskindi: “Ama sakın... Sakın bir daha gözüme gözükme Burcu. Yoksa o çok korktuğun aklını, kendi ellerimle bu evden söküp alırım.” Arkasını dönüp hiçbir şey olmamış gibi çalışma odasına girdiğinde, kapının kapanma sesi ruhumda bir mühür gibi yankılandı. Olduğum yerde çakılı kalmıştım ama zihnimdeki sesler, korkumun önüne geçip bağırmaya başlamıştı bile. Hadi canım ordan! diye geçirdim içimden, merdivenlere doğru hırsla yönelirken. Adamdaki egoya bak, sanırsın İngiltere Kralı. Gözüme gözükme diyor bir de... Sanki ben senin o asık suratını görmek için bayılıyorum! Basamakları her çıkışımda içimdeki o huysuz ses daha da yükseliyordu: Deli midir nedir? Daha dün akşam ormanda dizlerinin üzerine çökmüş, 'Sen benimsin, ya benimsin ya kara toprağın' diye şiirler döktürüyordu; şimdi 'Gözüme gözükme' diyor. Hayır, bir karar ver be adam! Ya psikopat bir aşık ol ya da mesafeli bir ev sahibi. İkisi birden çok yorucu oluyor. Sabah ayrı, akşam ayrı karakter... Senin bu dengesizliğin yüzünden benim aklım zaten yerinden oynadı, zahmet edip de sökmene gerek kalmadı! Kendi kendime söylenmeye devam ettim: Aklımı söküp alacakmış... Bak sen! Alt tarafı bir kitap istedik, sanki nükleer silah şifresi sorduk. Zaten ev değil, müze mübarek. Bir de tehdit savuruyor. Göreceğiz bakalım Korhan Aslanoğlu, o çok kıymetli gözlerin beni görmeyince için rahat edecek mi, yoksa yine bir gölge gibi peşime mi düşeceksin? Allah'ın manyağı! Üst kata çıkan merdivenlerin her basamağı, beni bu evin zemin katındaki o riyakâr ihtişamdan uzaklaştırıyordu. En üste vardığımda, malikanenin geri kalanındaki o baskıcı, steril hava yerini terk edilmiş bir sessizliğe bıraktı. Koridorun sonundaki o devasa, oymalı kapı, sanki ardında bir sır saklıyormuş gibi heybetli duruyordu. Avucumu soğuk ahşaba yaslayıp kapıyı ittim. Kapı gıcırdayarak açıldığında, ciğerlerime dolan ilk şey tozlu kütüphane raflarının kokusu değildi. Zaman durdu. Gözlerimi kapattım. Burnuma dolan o keskin, geniz yakan ama bir o kadar da ev gibi hissettiren koku beni kitaplardan çok uzaklara, o tozlu ama huzurlu geçmişime, henüz her şeyin paramparça olmadığı atölyeme götürdü: Yağlı boya, terebentin ve keten yağı kokusu. Burası kütüphane değildi. Burası; yüksek tavanlı, geniş pencerelerinden sızan akşamüstü güneşinin her bir toz zerresini altın bir toz bulutuna çevirdiği devasa bir sığınaktı. Duvar diplerine dizilmiş yarım kalmış tuvaller, ortalıkta devrilmiş boya tüpleri ve odanın tam kalbinde, sanki bir kurbanı bekler gibi duran boş bir şövale... Pencerelerden giren o turuncu ışık, yerdeki kurumuş boya lekelerini mermerin üzerinde birer kan damlası gibi parlatıyordu. Parmaklarımın ucu karıncalanmaya, eklemlerim sızlamaya başladı. Günlerdir içimde tuttuğum o fırtına; Mert’in borçları, kaybettiğim bebeğimin dinmeyen yas sızısı, Korhan’ın o gece dudaklarımda bıraktığı yakıcı nefret ve Aras’ı yıkarken suyun içinde hissettiğim o anlık duruluk... Hepsi birer renge, birer çizgiye dönüştü zihnimde. Ben buydum. Ben acımı konuşarak değil, çizerek kusardım. Masada duran, ucu kütleşmiş bir kömür kalemi kaptım. Parmaklarımın arasındaki o aşina his, bana kaybolan kimliğimi bir saniyeliğine geri verdi. Boş tuvalin karşısına geçtiğimde dünya tamamen silindi. Önce Aras’ı çizmeye başladım. Suyun içindeki o masumiyeti, sütün ve yaşamın o en saf halini... Ama etrafına çektiğim çizgiler yumuşak değildi. Onu, dış dünyadan koparan, koruyan ama aynı zamanda hapseden kalın, dikenli tellerle çevreledim. Her bir tel, bu evde soluduğum o ağır havanın bir temsiliydi. Ve en sonunda, o tellerin hemen gerisinde, gölgelerin içinden yükselen bir silüet ekledim. Omuzları dünyayı taşıyabilecek kadar geniş ama bir o kadar da o yükün altında kaskatı kesilmiş bir adam... Korhan. Yüzünü çizmedim ama o duruş, o karanlık enerji tuvalden taşıyordu. O, tellerin hem gardiyanıydı hem de o tellerin içinde hapsolmuş asıl tutsaktı. Kendi içimdeki o karanlık ilahı, her istediğini alan ama aslında hiçbir şeye sahip olamayan o adamı kağıda döküyordum. Kömür kalem kağıdın üzerinde hırsla gıcırdayarak ilerlerken, ellerim simsiyah olmuştu ama ruhumdaki o düğümün ilk kez gevşediğini hissediyordum. Korhan Aslanoğlu’nu çizmiyordum; ben, kendi cehennemimin mimarını mühürlüyordum. Kendi dünyamda olmanın sarhoşluğu tüm bedenimi sarmıştı. Huşu içinde hareket ediyordu ellerim. Aralanan kapıyı ve o sert adımları hissedemeyecek kadar kendimden geçmiştim, resmime dalmıştım. Ve nihayet Lara’nın o tiz, nefret dolu çığlığı odanın yüksek tavanlarında bir cam kırığı gibi yankılandığında, dünyam başıma yıkıldı. “Sen... Sen benim mahremime nasıl girersin?” Kapıda duruyordu; yüzü öfkeden mosmor olmuş, damarları patlayacakmış gibi gerilmişti. “Burası benim atölyem! Sen hangi cüretle benim eşyalarıma o kirli ellerinle dokunursun?” “Ben... kütüphane sandım,” diye kekeledim, sesim bir fısıltıdan öteye geçemedi. Parmaklarımdaki boyalar hala yaştı ve kalbim, Lara’nın üzerime her adım atışında göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi çarpıyordu. Lara üzerime yürüdü, o yapay zarafetinden eser kalmamıştı. Gözleri tuvaldeki o yarım kalmış, karanlık silüeti gördüğünde ağzından vahşi bir nida döküldü. “Sen ağabeyimi mi çiziyorsun? Sen kendini ne sanıyorsun be sürtük!” Masanın üzerindeki boya paletini kaptığı gibi bir hınçla tuvale fırlattı. Kırmızı boyalar, Aras’ın masumiyetini temsil eden o altın sarısı ışığın üzerine bir kan gölü gibi yayıldı. Masumiyet, tam o anda Lara’nın öfkesiyle kurban edilmişti. Gürültüye Demir ve Nihan Hanım da yetişti. Nihan Hanım kapıda bir heykel gibi durup bu manzaraya baktığında, o asil yüzünde sadece saf, kristalleşmiş bir iğrenme vardı. “Görüyorsun Korhan,” dedi arkadan gelen o ağır, ritmik adımlara doğru sesi titreyerek. “Bu kadın sadece evimize değil, çocuklarımızın ruhuna da saldırıyor.” Öfke ve iğrenme tüm ses tellerine tutunmuştu, her harfi kusuyordu. Demir ise kapıya yaslanmış, elindeki çakmağıyla oynayarak bu kaosu sanki sıkıcı bir tiyatro oyunuymuş gibi izliyordu. Onun o dondurucu umursamazlığı, Lara’nın histerik hıçkırıklarından daha fazla canımı yakıyordu. Bu evde herkes bir canavardı; kimisi bağırarak, kimisi susarak öldürüyordu. Ve sonra o geldi. Korhan. Asıl cellat. Kapının eşiğinde belirdiğinde, odadaki tüm hava sanki onun ciğerlerine dolmak için çekildi. Bakışları önce yerdeki boya göletlerine, sonra omuzları sarsılarak ağlayan Lara’ya -yaptığım şeyden utanmasam onun bu histerikliğine gülebilirdim- en son da yüzü gözü kömür karası içinde kalan bana kaydı. Korhan yavaşça tuvale yaklaştı. Parmaklarıyla boyaların arasından seçilen o kendi silüetine, o karanlık omuzlarına baktı. “Çıkın dışarı,” dedi Korhan. Sesi, bir fırtına öncesindeki o tekinsiz, sağır edici sessizlik gibiydi. “Ağabey, odamı kirletti! Bu aşağılık kadın—” diye cırladı Lara, ayaklarını yere vurarak. Lara’nın bu reddedilişi kaldıramayışı, kibrinin altında ezilen o şımarık ruhunun son çırpınışlarıydı. “DIŞARI DEDİM!” Odanın duvarları bu kükremeyle sarsıldı. Lara, Demir ve Nihan Hanım, Korhan’ın o sesindeki mutlak otoriteyle, sanki görünmez bir güç tarafından itilmişçesine odadan çıktılar. Kapı büyük bir gürültüyle kapandı, yankısı odadaki her bir tuvalin üzerinde titredi. Şimdi o boya kokulu kaosun ortasında, keten yağı ve sert tütün kokusuna Korhan’ın dondurucu öfkesi karışmıştı. Korhan bana doğru bir adım attı. Onun heybetli gölgesi üzerime çöktüğünde, odadaki gün ışığı sanki infaz edilmek üzere çekildi. Bakışları kömür karasıyla lekelenmiş titreyen ellerime indi. “Benden nefret ettiğini sanıyordum Burcu,” dedi genzinden gelen bir tınıyla. “Ama beni çizmekten kendini alamamışsın.” Gözlerindeki canavar, bir şeyleri kazanmışçasına kükrüyordu. Karanlık bir parıltıyla parıldıyordu. Ondan kaçmak mı yolsa o parıltıyı izlemek mi istiyordum, bunu henüz ben de bilmiyordum. “Seni çizmedim,” dedim nefes nefese. Sesim boğazımda düğümlendi. “Ben sadece o karanlığı çizdim. Ve o karanlık, sensin.” Karanlığa, karanlık sensin demek tuhaftı. Komikti. Korhan, elini uzattı. O mermer kadar sert ama bir o kadar da yakıcı olan baş parmağını yüzüme, yanağımdaki o kömür lekesinin üzerine yerleştirdi. Dokunuşu sert, sahiplenici ve her hücremi ateşe verecek kadar gerçekti. Parmağını yanağımda, derimi ezercesine, yavaşça ve zalimce gezdirdi. O lekeyi silmiyor, aksine karanlığını tenime bir mühür gibi basıyordu. Teninin sıcaklığı, kömürün soğuk dokusuyla birleşip vücudumda sapkın bir ürpertiye yol açtı. “Karanlığımı bu kadar iyi tanıyorsan,” dedi fısıltıyla, dudağıma o kadar yakındı ki, sıcak nefesi tenimi yaktı. “O zaman o karanlığın içinde boğulmaya da hazırsındır.” Beni belimden kavrayıp kendine daha sert çektiğinde, aramızdaki mesafe milimlere indi. Kan kokulu ruhu, korkumu besleyip ruhumu bedenimi istila etti. O an anladım ki; Lara’nın nefreti, Nihan Hanım’ın kibri ya da Demir’in boş vermişliği beni öldüremezdi. Beni öldürecek olan şey, Korhan’ın bu tensel, bu ete kemiğe bürünen karanlığıydı. Tenimin onun dokunuşuna verdiği o lanetli tepkiyle, kendi içimde sessizce boğuluyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE