Salondaki o kan lekesi, zihnimin beyaz duvarlarına sıçramış bir mürekkep gibiydi. Günlerdir gözlerimi kapattığımda gördüğüm tek şey, Korhan’ın o bembeyaz gömleğine bulaşan kızıl damlalar ve o adamın kemiklerinin kırılma sesiydi. Malikane artık benim için sadece bir ev değil; her köşesinde bir celladın nefes aldığı, mermerleri feryatlarla döşenmiş bir mezarlıktı.
Korku, bir süre sonra insanı uyuşturur derlerdi. Yalandı. Korku, beni diri diri yiyordu. Aras’ı her emzirdiğimde, o masum kokunun içine sinmiş olan kan kokusunu duyuyordum. Korhan’ın o dondurucu bakışları üzerimdeyken aldığım her nefes, boğazıma batan bir cam kırığı gibiydi. Gitmeliydim. Eğer bu gece bu kapıdan çıkmazsam, bir daha asla "ben" olamayacaktım. Ya bu evde bir hayalet olarak yok olacaktım ya da Korhan’ın kendi elleriyle tasarladığı o karanlık ilahın kurbanı olacaktım. Nereden düşmüştüm ben bunun içine? Kendimi korku filmlerindeki aptal sarışınlar gibi hissediyorum.
Kaçış planım, bir intihar mektubu kadar umutsuzdu. Günlerdir yardımcıların ve korumaların değişim saatlerini, malikanenin devasa bahçesindeki devriye aralıklarını izlemiştim. Gece yarısını iki saat geçe, bahçıvanın mutfak girişindeki kapıyı çöpleri çıkarmak için kısa bir süreliğine aralık bıraktığını fark etmiştim. O aralık, benim ya özgürlüğüm ya da sonum olacaktı.
Aras’ı uyutup yerine yatırırken kalbim göğüs kafesimi parçalamak istiyordu. "Özür dilerim küçük adam," diye fısıldadım, gözyaşlarım beşiğinin kenarına damlarken. "Seni bu canavara bırakmak istemiyorum ama burada kalırsam, senin için yaşayan bir ölüden fazılası olamayacağım." Üzerime en koyu renkli hırkamı aldım, cebime mutfaktan çaldığım küçük bir ekmek bıçağını koydum. Sanki o küçük metal parçası, Korhan’ın ordusuna karşı beni koruyabilirmiş gibi... Merdivenleri bir gölge gibi indim. Her gıcırtı, her rüzgar sesi, Korhan’ın çalışma odasından çıkıp beni yakalayacağı bir kabusa dönüşüyordu.
Mutfak kapısına vardığımda, bahçıvanın dışarıdaki çöp konteynerlerine doğru ilerlediğini gördüm. O saniyeler, ömrümün en uzun anlarıydı. Kapıdan süzüldüm. Bahçenin o keskin, soğuk havası ciğerlerime dolduğunda özgür olduğumu sandım. Yanılmıştım. Bir Aslanoğlu mülkünde özgürlük, sadece avcıyı eğlendirmek için verilen kısa bir mühletti.
Ana kapıya giden yol, projektörlerle ve silahlı adamlarla doluydu. Oraya gidemezdim. Tek seçeneğim, malikanenin arkasındaki o uçsuz bucaksız, sık ağaçlarla kaplı ormandı. Karanlık korkumu görmezden gelmek epey zor olsa da başka şansımın olmadığını biliyordum.
Çitlerin altındaki bir boşluktan geçip kendimi karanlığın kollarına bıraktım. Toprak ıslaktı, ayaklarım çamura saplanıyordu. Dallar yüzümü birer kamçı gibi kesiyor, arkamdan gelen her hışırtı Korhan’ın adımlarını müjdeliyordu. "Koş Burcu, sakın arkana bakma!" diye haykırıyordu zihnim.
Bir saat geçmişti, belki de üç... Zaman algımı kaybetmiştim. Yolumu bulmaya çalışırken aslında karanlığın daha derinlerine, bir labirentin merkezine doğru ilerlediğimi fark ettim. Ay ışığı, sık yaprakların arasından sızmayı reddediyordu. Hava, bir bıçak kadar keskinleşmişti. Nefesim, soğuk havada beyaz buharlar çıkarırken ciğerlerim yanıyordu. Durdum. Bir ağaca yaslanıp soluklanmaya çalışırken o sesi duydum.
Uzaktan gelen, ritmik ve amansız bir uğultu. Köpek havlamaları... Ve gökyüzünü yırtan o devasa projektör ışıkları.
O geliyordu. Korhan Aslanoğlu, oyuncağı elinden alınmış hırçın bir çocuk gibi tüm şehri ve ormanı birbirine katarak geliyordu. Bu bir arama kurtarma değil; bu, malını geri alma operasyonuydu. Ormanın derinliklerinde yankılanan o tok ses, rüzgarla birlikte kulağıma ulaştı:
"Onu bana canlı getirin! Ama canının yanmadığı her saniye için sizin canınızı yakarım!"
Korku zihnimi zehirli bir sarmaşık gibi çepeçevre sararken gözümden yaşlar akıyordu. Hayatım boyunca aciz hissettiğim anlar çok olmuştu ancak bu son noktaydı.
Daha hızlı koşmaya çalıştım; ciğerlerim patlayacak gibi yanıyor, boğazımdan geçen her nefes bir jilet gibi genzimi kesiyordu. Orman, üzerine bastığım her dalı bir çığlığa, sığındığım her gölgeyi bir cellada çeviriyordu. Gözlerim karanlığın yoğunluğundan körleşmişti; sadece kaçıyordum. Neye çarptığımı, ayağımın neye takıldığını bile göremedim. Sadece bir anlık boşluk hissi ve ardından gelen o sonsuz düşüş...
Bir taşın ya da körelmiş bir kökün hıyanetiyle öne doğru yalpaladım. Dengemi kaybettiğim o milisaniyede, bir yamacın bittiği ve karanlığın derinleştiği o uçurumun kenarında olduğumu anladım. Ayaklarımın altındaki toprak, sanki benden nefret ediyormuş gibi bir anda boşalıverdi.
Yuvarlanırken dünya bir çamaşır makinesinin içindeymişçesine birbirine girdi. Toprak, taş ve ağaç dalları... Dallar birer kırbaç gibi vücuduma iniyor, tenimi bir parşömen kağıdı gibi yırtıyordu. Her çarpışmada kemiklerimin sızladığını, etimin daldan dala asılı kaldığını hissettim. En sonunda, dibi görünmeyen, çamurlu ve dar bir çukura çakıldım.
Dünya bir anlığına sustu. Sadece kalbimin kulaklarımda gümleyen sesi kaldı.
Doğrulmaya çalıştım ama sol bacağımdan yukarıya doğru yayılan o kör acı, çığlığımı boğazıma mühürledi. Öyle keskin, öyle beyaz bir acıydı ki bu; beynimin içinde bir şimşek çaktı. İndim. İnlemek bile lükstü artık. Sol bacağım, artık benim bir parçam değil de, bana saplanmış bir demir yığını gibiydi.
Üzerimdeki o incecik hırka sırılsıklam olmuştu. Çamur, kan ve buz gibi yağmur suyunun karışımı derime yapışmıştı. İlk başta titredim; dişlerim birbirine vururken çıkan ses, ormandaki o tekinsiz sessizlikte yankılandı. Ama sonra, o korkunç şey oldu. Titreme durdu.
Hipotermi, sinsi bir anne gibi yaklaştı yanıma. Soğuk, artık kemiklerimi sızlatmıyordu; doğrudan ruhumu dondurmaya başlamıştı. Parmak uçlarımdan başlayan o hissizlik, yavaş yavaş kalbime doğru tırmandı. Bir yorgan gibi serildi üzerime ölümün o beyaz serinliği. Göz kapaklarım tonlarca ağırlıktaymış gibi kapandı.
"Burada öleceğim,"diye fısıldadı içimdeki o son insani ses. "Mert’in ihanetinden kaçarken, Korhan’ın o zifiri karanlığında boğulmamak için çırpınırken... Bu ıssız ormanın karnında, bir hiç olarak, kimsesizce solup gideceğim."
Bebeğimin hayali geldi gözlerimin önüne. Toprağın altında, benim sığındığım bu çukurun bir benzerinde yatan o minicik bedeni... "Geliyorum," diye düşündüm. Acı bile uyuşmuştu. Ölüm, dışarıdaki Korhan Aslanoğlu’ndan daha merhametli görünmeye başlamıştı o an. Gözlerimi kapattım. Ruhum, bedenimin o soğuk hapishanesinden süzülüp gitmeye hazırlanırken, ormanın derinliklerinden o sesi duydum tekrar.
Dallar hırsla kırılıyor, ağır botlar toprağı birer mühür gibi dövüyordu. O geliyordu. Karanlıktan korkup kaçtığım o adam, karanlığın bizzat kendisi olarak beni almaya geliyordu. Işıklar yaklaşıyordu. Köpeklerin vahşi hırıltıları artık tam tepemdeydi. Bir an için ölümü, Korhan’a geri dönmeye tercih ettim. Gözlerimi kapattım. Bir sessizlik çöktü. Ve sonra... O ağır, o otoriter bot sesleri çukurun kenarında durdu. Azrail’in nefesi kadar soğuk, ama cehennem kadar yakıcı o ses tam tepemde yankılandı:
"Gözlerini aç, Burcu. Ben sana uyuma izni vermedim."
O ses... Bir emir, bir mühür, bir azap. Gözlerimi zorlukla araladığımda, Korhan’ı gördüm. Üzerinde uzun, siyah bir kaban vardı; omuzlarına çöken kar ve yağmur taneleri onu bir heykelden daha sert gösteriyordu. Elindeki fenerin ışığı yüzümü yakarken, o zifiri karanlık gözlerinde histerik bir parıltı gördüm. Öfkeden çok, bir deliliğin eşiğindeydi. Parmakları, kabanının cebinde bir şeyi sıkar gibi kasılmıştı.
Eğildi. Çukurun kenarına oturdu ve bir sigara yaktı. Kibritin alevi, o buz gibi yüzünü bir saniyeliğine aydınlattı. "Benden kaçabileceğini düşünmen..." dedi, dumanı soğuk havaya doğru savurarak. "Bu senin en büyük hatan değil, Burcu. En büyük hatan, benim sana olan takıntımı sıradan bir ilgi sanman. Sen benim nefes aldığım her anı, her zerreni bana ait kıldım ben. Benden kaçamazsın, çünkü ben senin gölgenim."
Beni çukurdan tek hamlede, sanki hiçbir ağırlığım yokmuş gibi çekip çıkardı. Vücudumun soğuktan kaskatı kesilmiş hali, onun o fırın gibi sıcak gövdesine çarptığında bir çığlık attım. Ama o, beni bırakmadı. Aksine, beni kucağına alıp göğsüne daha sert bastırdı. Korumalar etrafımızı sarmıştı, hepsi başlarını öne eğmişti. Korhan’ın bu histerik hali, hepsini korkutuyordu.
"Bırak beni... Lütfen bırak," diye hıçkırdım. "Zaten her şeyimi aldılar, zaten bittim ben!"
Korhan, çenemi o her zamanki sertliğiyle kavradı ve başını kaldırıp doğrudan o cehenneme bakmamı sağladı. "Bırakmak mı?" dedi fısıltıyla. Sesi ormanın sessizliğini bir bıçak gibi kesti. "Benim gölgemden çıkan her şey ya benimle geri döner ya da o toprağa gömülür. Eğer bir kez daha kaçmaya yeltenirsen, o adımı attığın yolları senin sevdiklerinin cesetleriyle döşerim Burcu. Hepsini kendi ellerimle o toprağa gömerim!"
İşte o an, içimdeki o son can havliyle gözlerinin tam içine baktım. Dudaklarımdan dökülen kelimeler, aramızdaki o dondurucu havayı bile yaktı.
"Ben zaten gömdüm Korhan," dedim, sesim bir mezar toprağı kadar kuru ve hırçın çıkarak. "Tek sevdiğimi, tek varlığımı, bebeğimi kendi ellerimle o toprağa verdim ben. Senin tehdit ettiğin o diriler benim umurumda değil. Ben zaten ölülerin arasından geldim. Beni neyle korkutacaksın? Kimi gömeceksin?"
Korhan’ın gözlerinde bir anlık, milisaniyelik bir duraksama oldu. Ama o histerik karanlık hemen geri geldi. Elini saçlarımın arasına geçirdi ve başımı geriye çekerek beni kendine mahkum etti.
"O zaman," dedi, sesi artık tamamen insanlıktan çıkmış, bir tanrı edasıyla gürleyerek. "Seni o ölülerin elinden söküp alan benim. Madem kimsen yok, madem her şeyini gömdün; o zaman senin ilahın da benim, ailen de benim, mezarın da benim! Bundan sonra aldığın her nefeste bebeğinin kokusunu değil, benim kokumu duyacaksın. Sen artık sadece bana aitsin Burcu. Seni o toprağın altından bile çekip alırım ama yine de özgür bırakmam!"
Beni kucağında, devasa adımlarıyla ormandan çıkarırken arkasındaki adamlarına dönmeden o vahşi emri verdi: "O mutfak kapısını açık bırakanın ellerini kırın ve bu çukura gömün. Madem Burcu bu çukuru sevdi, birisi onun yerine burada kalsın. Kurtlar acıkmıştır."
Dehşet, bir kez daha iliklerime kadar doldu. Benim özgürlük umudum olan o kapı, bir başkasının infazına dönüşmüştü. Malikaneye vardığımızda beni doğrudan banyoya götürdü. Kimsenin müdahale etmesine izin vermedi. Küveti sıcak suyla doldururken, elbiselerimi üzerimden bir çöpü atar gibi parçalayarak çıkardı. Utanmama, itiraz etmeme izin vermedi. Beni sıcak suyun içine bıraktığında acıyla bağırdım ama o, başımı kavrayıp beni kendine mühürledi.
"Dinle," dedi, alnını alnıma yaslayarak. O an bir ilah gibi değil, yaralı bir hayvan gibi hırıltılıydı sesi. "Bir daha bu evden izinsiz bir adım atarsan, senin dünyanı başına yıkarım. Sen artık benim karanlığımsın Burcu. Güneş bile ancak ben izin verirsem senin odana sızacak."
O gece, sıcak suyun içinde titrerken anladım; ormandaki o dondurucu soğuk, Korhan’ın kucağındaki o yakıcı ateşten daha güvenliydi. Ben artık sadece bir kurban değildim. Ben, cehennemin hükümdarının en kıymetli esiriydim.