Malikâne o gün kar gibi değil, bir kederin artığı olan kül gibi çöktü omuzlarımıza. Gökyüzü mat, kurşuni bir zırh kuşanmıştı; ne yağmur vadediyordu ne de güneşin o cılız şefkatini. Sadece orada, başımızın üzerinde asılı duruyordu. Bir infazdan hemen önce okunan o ruhsuz hüküm gibi... Söylenmesi gerekenler elbet söylenecekti ama henüz vakti değildi. Koridorların mermer soluğu, sabahın ilk saatlerinde ciğerlerime dolarken radyatörlerin cılız sıcaklığına inat, bu evin duvarlarına sinmiş o kadim soğukluk hiçbir yere gitmiyordu. Bazı donmuş ruhlar, hiçbir ısıtma sistemiyle çözülecek türden değildi. Aras’ı emzirirken kendimi o günün devasa boşluğunda kaybolmuş hissediyordum. Zihin bazen bedenden daha erken uyanır ve çoktan yola koyulur; benimki ise gece boyu hiç uyumamış, o kör karanlıkta pus

