Kasım ayı sınavlarla birlikte geldiğinden okul kurallarına göre kısa süreliğine yurda taşınmak zorunda kalmıştık. İlk gecem annemden ayrı geçtiği için ağlayarak ve kızlarla maske yaparak geçmişti. Gündüzleri okul, akşamları üç saatlik etütlerin ardından herkes odalara çekiliyor ve kimisi ders çalışıyor, kimisi de muhabbetin dibine vuruyordu. Ben tabii ki ders çalışmak yerine muhabbetin dibine vuran tayfadandım. Gözetmen öğretmen odaya girdiği anda ders kitaplarına gömülüyor, çıktığı gibi dedikodu yapmaya devam ediyorduk. Annemden ayrı geçirdiğim ilk zamanların hüsran dolu olmasını beklerdim ama bu... Eğlenceliydi. Çok eğlenceliydi hatta. Kızlarla yakınlaşmış, çekirdek, çikolata eşliğinde duygusal filmler izliyor, yakışıklı oyuncuları kocamız belliyorduk. Öyle ki yüzlerimize yeşil maske sürmeden de uyuyamıyorduk. Pelin doğal şeylerin hastasıydı ve kendi elleriyle bize bitkisel maske hazırlamıştı. Harika değil mi?
Yurttaki ikinci gecemde, yattığım yeri annemin yanımda olmamasından dolayı yadırgadığımdan uyku gözüme girmemek için elinden geleni yapmaya başlamıştı. Kızlar sabah erken kalkmak zorunda olduğumuz için çoktan sızmışlardı, bende yerimde dönüp duruyordum. Kuzu saydım, öküz saydım, bulut bile saydım. Yanlış anlamayın, gerçek bulut saydım. Hani şu pofuduk ve beyaz olanları. Yoksa o Bulut'u neden sayayım? Bulut demişken aklıma Bulut’un gelmesi tamamen isim benzerliğinden kaynaklanıyordu. Telefonumu elime alıp ben baygınken kaydettiği numarasına mesaj attım. İddiaya girmiştik ve bunun için en doğru an yurtta kaldığımız zamandı. Sabaha kadar film izleyebilirdik değil mi?
“Bulut, uyudun mu?”
Uyuduğunu düşünüp umudumu kesecekken saniyeler içinde çevrimiçi oldu ve bu ibretlik cevabı yazdı.
“Evet.”
Gözlerimi devirip sorumun saçmalığını kabul ettim ama bozuntuya vermedim. En azından boş boş duvarı izlemiyordum.
“Uykunda mesaj yazdığını bilmiyordum, yeni güncellemen hayırlı olsun.”
“Sana da gecenin bu vaktinde konuşma azmi gelmiş, maşallah.”
“Bu benim her zaman ki halim, geceye özel bir durum yok.”
“Peki, bana uyuyup uyumadığımı yazmanın bir nedeni var mı?”
“Var.” Yazdım hiç düşünmeden. Tam gerisini yazıp yollayacakken benden önce davranmıştı.
“Beni özledin yani. Görüşmeyeli ne kadar oldu Martı, dört saat? Beş saat?”
Gözüm istemsizce saate kaydı. Yedi saat on dakika olmak üzereydi. Yanlış anlamayın onu en son etüt saatinde görmüştüm ve etüt biteli yedi saat on dakika olmak üzereydi, yoksa özel bir saat sayma durumu yok ortada.
“Sen kimsin de seni özleyeceğim ben be! Canım sıkıldı da ondan yazdım, tanıdığım herkes şu an fosur fosur uyuyor!”
“Benim uyumadığımı nereden çıkardın?”
“Uyuyor musun?” Yazdım bir kez daha. Histerik bir şekilde güldüğünü görmesem bile hissetmiştim.
“Hayır, Martı. Uyumuyorum.”
“Bende öyle tahmin ettiğim için sana yazdım zaten.”
“Neden, senin gözünde ben uyumayan bir uzaylı mıyım yoksa?”
“Sıranı yatak niyetine kullanıp tüm derslerde uyuyorsun çünkü geri zekâlı, o kadar uyuyan biri geceleri uyumaz.”
“Beni nasıl özlüyorsan yanında yokken de hareketlerimi düşünüp sentezliyorsun anladığım kadarıyla.”
“Canım sıkılıyor canım, uyuyamıyorum yerimi yadırgadım bu saatten sonra da öldürsen uyuyamam.”
“Ne yapayım, ninni mi söyleyeyim?” Yok, masal anlat ninni sevmem ben! Sinirden telefonu ısırma noktasına gelmek üzereyken telefon parmaklarımın arasından kayıp dudaklarımın üstüne sert bir iniş yaptı. Patladığına emin olduğum dudağımı acıyla tutarken inlememek için kendimi kasmak zorunda kalmıştım. Bir süre acıyla cebelleşip şişmesin diye saçma bir şekilde dudaklarımı yelledikten sonra telefonuma gelen peş peşe bildirimlerle yeniden ekrana döndüm.
“Ninni falan söylemem Evren bunu aklından çıkart.
“Beni ikna etmek için bir şeyler planlamaya falan çalışma.
“Orada mısın? Hain düşüncelerini benden uzak tut.
“İnşallah uyumuşsundur.
“Uyudun mu?”
Peş peşe yazdığı mesajlara ve üstte yazan çevrimiçi yazısına bakarken istemsizce güldüm. Gülüşümle yüzümdeki maske zorlanmış, şişmiş dudağım acımıştı ama umursamadım çünkü komikti. Bunları yazarken nasıl bir yüz ifadesine sahip olduğunu o kadar merak ediyordum ki kendime düşünme payı bırakmadan cevap yazdım.
“Uyumadım ayrıca telefonu dudağıma düşürdüm onun acısından ninni söylediğini hayal edip kahkaha bile atamadım…
“Film izleyelim mi? İddiaya başlamış oluruz tabii uyumayacaksan.
“Uyumayacağını biliyorum o yüzden öylesine yazdım onu.
“Mavi tik oldu Bulut, okudun yani anladık cevap yaz.
“Buluuuuuuuuut!”
Okumasına rağmen cevap yazmamış olması beni geriyordu. Keşke dediği gibi ninni üzerinden yürüseydim en azından onunla uğraştığım için keyfim yerine gelirdi. Neden cevap yazmıyor ya? Boru mu ötüyor karşısında bari hayır falan yazsın. Emoji atsın, iki nokta yanına paranteze bile razıyım yeter ki cevapsız bırakmasın!
Dakikalar sonra telefonum yanımda uzun uzun titremeye başladığında duvara yasladığım ayaklarımı izlemeyi bıraktım ve uzanıp gözlerimi kısrak ekrana baktım. Yakışıklı Bulut.
Kendini bu şekilde kaydetmişti ve bende değiştirmeye üşendiğimden öyle bırakmıştım. En kısa zamanda değiştirip Çirkin Şey, yazmam gerekiyordu. Üşenmezsem…
Aramayı burada cevaplayamayacağım için pijamamın üzerine sabahlığımı geçirip derin uykudaki kızları uyandırmadan odadan çıktım. Telefonu açıp kulağıma tuttuğum anda karşımda beliren Bulut’un ilk verdiği tepki gözlerini açıp geri kaçmak oldu. Dudaklarından tamamlayamadığı bir küfür çıkarken telefonu tutan elini kalbine bastırmıştı. Bizi boş verip kendini uykunun kollarına atan nöbetçi öğretmeni uyandırmamak için sesi kısıktı ama ben duymuştum.
"Ne oldu be?" dedim onun gibi kısık sesle. Ne olmuştu da böyle bir tepki vermişti ki? Pijamalarım çok mu çirkindi? Yo! Uçları dantelli penye pijama takımım oldukça şıktı, Çağla yeşiliydi, askılıydı ve bana çok yakışıyordu. Sadece paçaları fazla uzundu ama onları patiklerime sıkıştırıp yere sürünmesini engellemiştim.
"Öldün de ruhunu mu göstermeye çağırdın beni kızım? Bu ne hal?"
Elim yüzüme diktiği gözleri yüzünden yanaklarıma gittiğinde neden bu kadar korktuğunu anlamıştım. "Maske," dedim yüzümü buruşturmaya çalışarak ama bu mümkün olmadı çünkü yüzüm kaskatı kesilmişti.
"Hortlak maskesi mi?"
"Hayır, bakım maskesi. Ne anlarsın?"
Başını geri atıp kollarını birbirine kavuştururken göz devirdi. "Bir zahmet anlamayayım Evren." Anlasan ne olur, erkekliğin mi darılır?
"Onu boş ver de," dedim elimi geç bunları der gibi sallayıp. “Neden aradın sen beni?”
Çocuk karşında duruyor, sen neden aradığını mı soruyorsun gerçekten?
“Sen bana neden mesaj attın Evren?” Kıstığı gözleriyle cevap vermemi beklerken ne kadar çekici olduğunun farkında mıydı acaba? Lacivert tişörtü gözlerinin rengini açığa çıkarmış, koyu kahve saçları muhtemelen yatmaktan dağılmış, alnına doğru dökülmüştü. Uzanıp karıştırma isteğimi bastırmak için telefonumu sabahlığımın cebine koymaya çalıştım ama elimin alışkanlıkla gittiği bel kısmından yere şak diye düşünce ne olduğuma uğradım. Sırt üstü yere uzanan telefonuma aynı anda baktık. O bu halime gülerken ben küfrediyordum.
“Gülme! Dalgınlığıma geldi ben ne bileyim orada cep olmadığını, her zaman olur aslında bu sefer göğsüme koyasıları tutmuş!” Yere eğilip telefonu aldım ve sağını solunu kontrol edip göğüs cebime koydum dikkatle. “Ayrıca sana film izleyelim diye yazdım Bulut, ne o laftan kaçacağımı falan mı sandın? Niye öyle bakıyorsun?”
“Evren,” dedi bakışlarını gözlerimden başka bir noktaya çevirirken. Sıkıntılı bir nefes bıraktı ve yeniden bana döndü. “Telefonun.” Ne dediğini anlamak için başımı aşağı eğdim ve telefonuma baktım.
Bakmaz olaydım… Öleydim de bu gece Bulut’u çağırmasaydım.
Hiçbir şey demeden telefonu cep yerine yerleştirdiğim sutyenimden çıkarttım ve sabahlığımla önümü iyice kapattım. Çocuk bana bakmamak için neredeyse gözlerini yerinden çıkartacak benim önünde durduğum hale bak, yanlışlıkla baştan çıkartıyorum.
Aramızda oluşan sessizlik gergin bir şekilde devam ederken konuşmak için ağzımı açtığımda benden önce davrandı. "Beni takip et." Arkasını dönüp başıyla ileriyi gösterdiğinde bizi bu gariplikten kurtardığı için neredeyse yanaklarını öpecektim.
Ne oluyor ya, hep bir temas, çekim, enerji, öpmeler, sarılmalar…
Aman fiile döktük sanki bizimki düşünce alışkanlığı. İçimden geçenlere bakma dışımdan boş boş bakar onu takip ederim ben. Takip etmek demişken, bu çocuk beni nereye götürüyor? "İnşallah seni takip etmemi saf olduğuma yorup sırtında sakladığın bıçakla kafamı kesmeyi planlamıyorsundur."
Omzunun gerisinden bana kaşlarını çattı. "Bıçağı neden sırtımda taşıyayım Martı?"
"Saklamak için?"
"Ben saklamam direkt elimde taşırım."
O böyle söyleyince korktuğumdan durdum. Elinde bıçak taşımaya çekinmeyen öldürmeye de çekinmezdi. Çekinir miydi? "Bu daha korkutucu oldu işte."
"Yürü Evren yürü!"
Oflayıp yürümeye devam ettim. Onu film izlemek için çağıran bendim ama bu beni öldürmeyeceği anlamına gelmiyordu değil mi? Cinnet geçirip kafamı duvara vurmaya başlasa yapabileceğim tek şey kolunu ısırıp bağırıp çağırmak olurdu herhalde. Çağırmasa mıydım acaba?
Üç kat aşağı inerken yakalanmamak için ışık açmadığımızdan merdivenlerde eşofmanının kolunu tutmak zorunda kalmıştım. O karanlıkta rahatça yürüyordu ama ben araba çarpıp kör olan oyuncular gibi havayı elliyordum. Düz yolda asfalta yapışabilen ben için, karanlıkta merdiven inmek kendini uçurumdan aşağı sallandırmakla eşdeğerdi. Her ikisinde de ölüyordun sonuçta.
Sonunda kazasız belasız en alt kata inip kapılardan birini açtık ve içeri girdik. Kapıyı ardımızdan kapatırken telefonun ışığını açtı ve odayı aydınlattı. Kırmızı deri bir koltuk duvara yaslanmıştı. Önünde bir sürü kapalı bilgisayar vardı. Etrafı net görebilmek için ışığımı açtım. Sanırım burası öğretmenler için dinlenme odasıydı.
"Eline koluna hâkim ol," dedi etrafımda dönerken. "Sakın bir yere çarpma."
"Neden de öyle dedin şimdi? Ben sakar mıyım?" dedim ellerimi belime koyarken. Dirsekten kırdığım kolum masanın üzerine ters koyulmuş sandalyelerden birinin bacağına çarpınca hızla sandalyeye döndüm ve yere yapışmak üzereyken bacaklarına iki kolumla sarıldım. Şükür zamanında yakaladım da ses tehlikesinden yırttık. Ben olmasam ne yapardık acaba?
"Kendi soruna kendin cevap verdin aferin."
"Hep senin o mavi gözlerinin suçu," dedim sandalyeyi yerine bırakıp öfkeyle ona dönerek. Parmağımla karanlıkta bile parlayan gözlerini gösterdim. "Nazar değdirdin bana. Sen öyle dedin diye çarptım ben sandalyeye."
Elim ikinci bir kazaya yol açmadan havada yakaladı ve yavaşça iki yanıma indirip omuzlarımdan tutarak kırmızı koltuğa oturttu beni. "Sen burada otur, bekle Martı. Sakın kıpırdama tamam mı?"
"Konuşmaya devam edersen kıpırdamaya yerin kalmayacak Bulut!"
"Karanlıkta daha korkunçsun."
"Sende daha sinir bozucu."
Koltuğun karşısındaki duvara projeksiyon makinesini ayarlayıp ikimiz içinde kablosuz kulaklık aldı ve yanıma oturmadan önce kucağıma cips paketi bıraktı. Nereden bulduğunu bilmiyordum ama kimin umurunda?
"Hazır mısın Martı?"
Açtığı filmin dondurulmuş ekranına baktım ve başımı sallayıp bir tane cips attım ağzıma. "Umarım uyuya kalmam."
*
"Oha."
Verdiğim tepkiye gözlerini devirerek gülen Bulut'a cevap veremezken tek yapabildiğim filmin akan jeneriğine şaşkınlıkla bakakalmak oldu.
"Ben demiştim sana, bu film bir yaşam stilidir."
"Adam şizofren çıktı," dedim ekranı göstererek. Hala inanamıyordum. "Kendi kendini bu kadar nasıl dövebildi? Ayrıca yanlarındaki adamlar nasıl fark etmediler adamın şizofren olduğunu? Kendi kendini dövüyordu ya!"
"Bu normal bir şey."
Gözlerim kocamanken ona döndüm. "Nasıl normal bir şey? Görmedin mi kendi kendini ne hale getirdi?"
Sırıttı. "Bana göre normal olan şeyler sana göre anormal olabilir Martı."
Gözlerimi kıstım tereddütle. "Yoksa sende mi kendi kendini dövüyorsun?" Cevap vermek yerine ağzına bütün cipsleri tıktı. Kendi kendini dövüyor olabilir miydi? Olurdu, beklerdim.
"Hem adam şizofren, tipini görmedin mi gözlerinin altı mosmor dolandı tüm film boyunca. Kendini dövmüş olması gayet normal yani."
Elim kaldırıp açıklamasını durdurdum. "Şoktayım bir saniye."
"İlk raunt bende," dedi ben demiştim der gibi bakarken. "Filmin güzel olmadığını söylersen kafana cips paketini geçiririm."
"Kabul ediyorum," dedim ellerimi havaya kaldırıp. "Film gerçekten güzel bir kurguya sahip."
"Sadece kurguya mı? Dövüş sahnelerinin gerçekçiliğini görmedin mi? Oyunculuklar efsaneydi. Şarkılar mükemmeldi."
"Filmi baban mı yaptı?" dedim o filmi övmeye devam ederken yarıda keserek.
"Ne alaka şimdi?"
"Film babanınmış gibi övüp duruyorsun. Masal bile babasının filmlerini bu kadar çok övmüyor."
"Babamın olsaydı izlemezdim," dedi filmin sayfasını açıp ekranı değiştirirken. "Zaten böyle güzel bir filmi yapamayacak kadar yeteneksiz."
Babasına karşı ne garezi vardı çözebilmiş değilim ama konuyu değiştirme ihtiyacı hissettim. Kendisi de bunu bekliyordu bence. "Çok övdün filmini, şimdi sıra bende. Yaz bakalım Aşk ve Gurur. Azcık kültürlen ruhun edebiyatla buluşsun."
"Barbie kokmaya başladı buralar, birazdan çay setini mi çıkaracaksın yoksa?"
"Ağzına tokadı geçireceğim!"
Ağzına fermuar çekip benim bir tanecik filmimi açtı. Bacaklarımı karnıma kadar çekip kollarımı sardım ve çenemi diz kapaklarıma yaslayıp filmi izlemeye başladım. Bay Darcy ve Elizabeth'i yan yana gördükçe maskeyi çatlatana kadar gülümsedim. İkisinin bakışmaları, diyalogları eşliğinde filmin sonu geldiğinde iç çekmeden edemedim.
"Boşu boşuna bu kadar ayrı kaldılar."
"Ne?"
"İkili," dedi ekranı göstererek. "Gereksiz yere ayrı kaldılar. Gurur yaptıkları konu çok saçmaydı. Gerçekten sevseler, bu kadar ayrı kalmazlardı."
"Aşklarını güçlendiren ayrılıklarıydı bence. Ayrılıkları süresince duygularını baştan aşağı tarttılar ve sonunda kesif bir güvenle geldiler birbirlerine."
"Gurur, kalpleri uzaklaştırmak dışında bir işe yaramaz bence. Gereksiz bir duygu yani."
Gözlerimi devirip sakinleştim. "Onu geç tamam, film nasıldı?"
"Oyuncular karakterleri iyi yansıtmıştı. Dram ve aşk ağırlıklıydı ama mesajları yoğundu. Kabul ediyorum, iyi bir filmdi." Güldüm. Ben gülünce iyice çatlamış olan maske dökülmeye başladı.
"Ben kötü film izlemem," dedim göğsümün üzerine düşen parçaları toparlarken. "Sana demiştim."
"Berabereyiz. Sıradaki filmi seçmene izin veriyorum."
"Çok centilmensin!"
"Yeni mi anladın?" Gözlerimi devirip klavyeyi kucağından aldım ve filmi açtım.
Sil Baştan'ı izletecektim. Büyük ihtimalle beyni filmin karmaşasına dayanamayıp yanacaktı ama büyük bir kayıp olmayacaktı, zaten beyninin işe yaradığına dair şüphelerim vardı.
"Bu kadından sonra saçlarımı renk renk boyama isteğim yeşermişti. Sonra annem saçlarımın boyadan zor kurtulacağını ve ileride boyadığıma pişman olacağımı söylediği için vazgeçtim."
"Mantıklı bir vazgeçiş olmuş," dedi filmin akan jeneriğine karşı düşünceli bakışlar atarken.
"Ee?" dedim film hakkında yorum yapmayınca merakla ona dönerek. "Ne düşünüyorsun?”
"Değişik bir filmdi. Yani o döneme göre hayalî bile sayılabilir. Yine de bir insanın, sevdiği kişiyi unutabilmesi bana imkânsız geliyor. Ona dair anıları sildirmesi, bencilce değil mi?"
"Annem babamı unutmuş," dedim sırtımı koltuğun yaslanma yeriyle kolluk yeri arasına yaslarken. "Ben doğmadan çok zaman önce bir kaza geçirmiş." Bunları ona neden anlattığımı bilmiyordum. Bilmemesi gerekiyordu ama anlatsam da bir şey kaybetmeyecektim. "Yalnızca babama ait anıları silinmiş hafızasından ama yıllar sonra yine babamı sevmiş kalbi. Dört yıl boyunca ayrı kalmışlar ama sonunda kavuşmuşlar."
"Hatırlamış mı?"
"Hayır. Hatırlamadan, eskiden sevdiğini bilmeden sevmiş babamı. Zaten ne olduysa ondan sonra olmuş." Babam gitmiş. İkimizi bir başına bırakıp terk etmiş bu dünyayı. Ama nedenini hiçbir zaman öğrenemedim.
"Zihin unutsa, kalp unutmaz diyorsun yani." Konuyu babamdan uzaklaştırdığı için rahatlıkla ona döndüm. Eğer hala o düşüncelerin içinde olsaydım, gözlerine bakabileceğimi sanmıyordum.
"Unutmaz. Mümkün değil."
"Bu raundu da kazandın," dedi başını sallayarak.
"Kazanacağımı biliyordum."
"Bu kadar emin olma Martı. Daha listemin çoğu duruyor."
Hala iddiayı kazanırsa ne isteyeceğini söylememişti. Bu beni şüphelendirse de kazanacağıma dair inancım tam olduğundan kafama takmamaya çalışıyordum.