Anılar Kurtarıyor Duyguları

3008 Kelimeler
Güneş pencereden içeri sızan karanlığı dağıtırken açtığı filmin yarısındaydık. Şahsen çok sıkıcı bir filmdi. Öyle sıkıcıydı ki ismini okurken uykun geliyordu. Bu yüzden yarısından sonra gözlerim üzerine kapanmaya başlayınca kendimi durdurmadım. Bedenim yana doğru düşerken saatler sonra gelmeyi akıl etmiş uykuma kol kanat gerdim. Güneşin yakıcı ışınları gözüme vurduğunda uyanabildim anca. Telefonum durmadan titriyor, böbreğim idrar keseme bir litre su gönderiyordu. Başımı yasladığım yerden kaldırmadan cebimdeki telefonu çıkardım ve ekrana bakmadan kulağıma tuttum. "Ne vardı?" "Evren sınavın başlamasına çok az kaldı, neredesin sen?" Masal'ın cırlayan sesiyle yüzüm buruşurken gözlerimi açtım. Başım ağrıyordu. "Ne sınavı ya?" "Ne mi sınavı? Tarih sınavı Tarih! Neredeysen çabuk gel, yoksa müdirenin elinden kurtulamazsın." "Sınav!" dedim aklım yerine otururken. "Sınav vardı sınav!" "Ben ne diyorum burada sabahtan beri? Çabuk ol çabuk!" Telefonu kapattığım gibi ayağa kalktım demek isterdim ama ayaklarım Bulut'un bacakları arasında hapsolduğundan ani hareketimle yerimde ters döndüm. Şimdi koltuktan aşağı sallanıyordum. Bu nasıl bir uyuma şekli ya? Nasıl gelebildik bu pozisyona? Ayrıca ayaklarımın ne suçu vardım da onları hapsetti? "Bulut!" Çığırışımla öne atılan Bulut, uykulu kızarık gözlerle etrafına bakarak sesin geldiği yeri bulmaya çalıştı. Bir tek yere bakmadı çünkü nereden gelsin aklına yerde olduğum değil mi? "Buradayım burada! Ayaklarımı verecek misin artık?" "Evren?" Bacaklarını aralayıp ayaklarımı serbest bırakınca havada asılı kalmayı kesip direkt yere yapıştım. Saçlarım tokayı koparmış, yüzüme yapışmışlardı. "Sınav var bugün," dedim yerimde toparlanırken. "Geç kalacağız kalk." "Saat kaç Evren?" "Sınav var diyorum sana saat kaç diye soruyorsun kalk artık!" Ayağa kalkıp etrafıma baktım. Film bitmeden uyuya kalmış olmalıydı o da. Benim kalkışımla toparlanıp kalktı ve esneyerek kısa bir süre alışmaya çalıştı. "Çabuk ol hadi çabuk ol!" Odadan çıkıp koridoru temizleyen teyzenin korkmuş bakışları eşliğinde koşmaya başladık. Elini tutuyordum çünkü onu harekete geçiren etken bendim. Ben olmasaydım sınavın sonuna ancak yetişirdi. Okulun merdivenlerini üçer beşer çıkarken ciğerlerime iğneler batırıyorlardı sanki. Vah çilekeş ciğerlerim vah! "Üzerinde pijama olduğunun farkındasın değil mi?" "Oradan bakılınca umurumda gibi mi görünüyor?" "Yüzünde de hala maske kalıntısı var." Elimi yüzüme götürdüm. Bazı yerleri düşmüştü ama parçaları hala duruyordu. "Yapabileceğim hiçbir şey yok." "Sınıfa bu kılıkla girsen," dedi sınıfın olduğu koridorda hızlı adımlarla yürürken. "Hoca sana direkt yüz verir ama korkudan." "Sınava hiç çalışmadım," dedim başımı iki yana sallayarak. "İstese bile yüz veremez çünkü puan verebileceği bir kâğıt olmayacak." Sınıfın önünde durduğumuzda biraz durup soluklandık. Yani soluklanan bendim, o gayet olağan bir şekilde beni bekliyordu. Kapıyı tıklatıp kafamı içeri soktum önce. Hoca kâğıtları yeni dağıtıyordu ve şanslıysam kâğıdım masama ulaşmamıştı. Hoca kimin geldiğini görmek için başını çevirdiğinde titreyerek geri kaçtı. O kadar kötü mü durumum ya? "Hocam geç kaldık kusura bakmayın." "Evren?" Beni tanımamış gibi görünüyordu. Tanımaması gayet normaldi aslında. Ben de kendimi görsem, tanıyamazdım ya da tanırdım, bu hallerime alışığım. "Efendim?" "Ve Bulut?" Arkamda dikilen Bulut cevap vermedi ama bunu takmış gibi görünmüyordu. "Geçin yerinize hemen. Sende sınavdan sonra gidip üzerini değiştir." "Tamam hocam." Hızla yerimize geçerken dün akşam Masal'ın zoruyla hazırladığım çantamın olduğu sıraya oturacakken Bulut'un kolumu tutup çekmesiyle kendimi Sina'nın yerinde buldum. Ben ne olduğunu anlamadan önüme koyulan kâğıtla birlikte hoca sınav başladı diye duyurdu. "Ne yapıyorsun ya?" "Sana yardım ediyorum." "Ne?" "Sessiz olun! Sınavda olduğunuzu unutmayın lütfen." Hocanın uyarısıyla çantamdan kalemimi çıkarıp kâğıdın üzerine koydum ve sorulara bakmaya başladım. Evet hocam. Birinci dünya savaşı beni de çok etkileyen bir savaş ama bu soruları cevaplayabilmem için orada olmam gerekiyordu. Ama maalesef ki teknik nedenlerden dolayı 1914 yılına geri dönemedim. Gözlerimi kısarak birinci soruya bakmaya başladım. Bari test yapsaydı. O piti piti yaparak çözerdim. Şimdi bir şey yazsam alakasız olacak. Belki zihin gücüyle çözebilirdim. Soruya bakmayı kesip kaleme baktım. Kalemi hareket ettirebilirsem her şeyi yapabilirdim. Baktım baktım ve baktım. Alnıma yediğim şaplakla yerimde sıçrarken başımı çevirip Bulut'a baktım. "Ne yapıyorsun ya?" "Gözlerin kâğıda akacaktı neredeyse, hayatını kurtardım." "Çok kibarsın bugün, bunu neye borçluyuz?" "Güzelliğine," dedi ve önüne döndü. Dalga geçiyordu benimle bir de. Bugün çirkinliğime çirkinlik katmak için elimden geleni yapmamıştım ama yine de çirkindim. Yüzümü bile yıkayamadığımdan şafliz ve çapak ikilisinden korkuyordum. Bu yüzden ona fazla yakın durmamaya çalıştım. İki kişilik sırada bu pek mümkün değildi ama olsun. Yeniden kâğıda eğildiğimde sayfa baştan aşağı doluydu. Oha! Gerçekten zihin gücümle çözmüş olamam değil mi? Zihnim o kadar zeki mi? Çaktırmadan başımı çevirip önündeki kâğıdı dolduran Bulut'a baktım. "Bak," dedim kısık sesle dirseğini dürtüp bana dönmesini sağlarken. "Zihin gücümle çözdüm." Birkaç saniye kâğıdıma baktı. "Salak mısın?" "Sensin salak!" "Hiç sanmıyorum Martı." Önüne döndü ve kâğıdı doldurmaya devam etti. Gözlerimi kısıp kâğıdında yazan isme baktığımda ismimle kısa bir şok geçirdim. Salak olan benmişim. Benim kâğıdımı dolduruyordu resmen. Oha. Zihin gücümle çözmemişim, Bulut doldurmuş kâğıdımı. Tüh ya, hayallerim söndü görüyor musunuz? Derdin bu mu çocuk senin için soruları çözüyor, eğitim hayatını riske atıp kopya çekiyor. Üstelik bunları yaparken o kadar profesyonel ki yazıları birbirine benzetmemek için üstün bir gayret gösteriyor. Zil çaldığı anda kâğıtlarımızı üst üste koydu ve toplamakla görevlendirilmiş Tufan'a verip arkasına yaslandı. Gözleri az önce uyanmamışız gibi kapanırken derdi tasayı köşeye yığmıştı. "Mutasyona mı uğradın kanka?" Önümde oturan Ozan'ın alaycı sorusuna kaşlarımı çattım. Ne demek istediğini kesinlikle anlamamıştım. Ben uyandığıma bile emin değildim. "Ne?" "Tipin diyorum kanka, mutasyona uğramış. Şeytan yüzüne işemiş durmuş tüm gece." "Senin de dilin bayağı uzamış." Bunu söyleyen tabii ki ben değildim. Ben neden diyeyim çocuğa öyle bir şey? Bulut dedi. Hem de öyle alaysız bir tonda dedi ki, çocuk ne olduğuna uğradı. Bulut'un böyle bir tepki vermesini ikimizde şaşkınlıkla karşıladık. Ozan bana kaçamak bir bakış attı ve önüne geri döndü. Hiçbir şey olmamış gibi gözlerini kapalı tutmaya devam eden Bulut’a döndüm esef dolu gözlerimle. "Ne yaptın şimdi?" Soruma karşılık olarak gözlerini açtı ve sandalyesini geriye iterek ayağa kalktı. "Hiçbir şey yapmadım." Beni kaldırmadan masa ile aramda olan mesafeden geçerken poposuyla bakıştım ama bu bakışma peşinden kalkana kadar sürdü. "Bipolar bozukluğun olabilir mi?" "Bipolar mı?" Yüzünü buruşturdu. "Ne alaka?" "Sence? Dengesizlikte doktora yapmaya ant içmişsin gibi bir halin var." "Abartmaya bayılıyorsun Evren." "Sende kafamı karıştırmaya bayılıyorsun!" Ve kalbimi, diye ekledi iç sesim. Ve kalbimi. Kalbimi mi? Saçmalama. Sesimin hafif yükselişiyle koridorda zaten üstümüzde olan gözler fısıltıyla konuşmaya başladı. Bulut, benden bu tepkiyi beklememiş olacak ki kısa bir an durup kaşlarını kaldırarak baktı. Yine de okulun ortasında dikilip kimseye malzeme vermemek için yürümeye devam ettik. "Bir karar ver artık," dedim merdivenleri inerken. "Dengemi şaşırtıyorsun." "Ben bir şey yapmıyorum Evren," dedi. Öyle bir yüz ifadesi vardı ki, gören de gerçekten bir şey yapmıyor zannederdi. "Ben bir şey yapmıyorum derken bile bir şey yaptığının farkında değilsin dimi?" "Ne yapıyorum? Tamam, hadi açıkla." Okul bahçesinde karşılıklı durduk. O böyle direkt sorunca söyleyecek bir şey bulamamıştım. Bir anda en sevdiğim kitabın ne olduğunu söylememi istemişler gibi kalakalmıştım. 'Dengeme sıçtın geri zekâlı!' demek isterdi gönlüm ama maalesef bunu tüm dokuzuncu sınıfların önünde yapmazdım. "Sen böyle sorunca aklıma gelmiyor ki, ayrıca şöyle bakmayı kes!" "Nasıl bakmayı?" Soruyla karşılık vermesinden gına gelmişti ve her an dişlerimi koluna geçirebilirdim. Şiddete başvurmak da bir çözümdü. "Böyle işte! Alaycı, umursamaz, gülmek istiyormuş ama gülemiyormuş gibi." "Gülmek istiyorum," dedi başını yana eğerken. "Ama gülmüyorum. Gülemediğimden değil, istemediğimden." "Gülmekten neden bu kadar çok korkuyorsun?" "Çok soru soruyorsun Martı," dedi geri geri giderken. Başından beri her dediğime soruyla karşılık veren o değildi sanki. "Bu kadar merak iyi değildir." Arkasını dönüp yürümeye başlayınca olduğum yerde çük gibi kaldım. "Nereye gidiyorsun?" Arkasından bağırışıma karşılık elini kaldırdı. Bu onun el sallama şekliydi. "Molaya," dedi aramızdaki kısa mesafeden fazla bağırmayarak. Kısa bir an peşine takılıp ne molasına gittiğini öğrenmek istedim ama sonra ona sinirli olduğumu hatırlayıp inledim ve yurda ilerledim. Eğer saçlarım dökülür de kel kalırsam, bilin ki bu Bulut'un suçudur. * Kahkahalarım kafenin içine yayılırken beni güldürmüş olmanın zaferiyle bakan Uraz da güldü. Evet, Uraz'la birlikteyim ve dediği gibi sınav haftamdan sonra kitabımı almak için Nehir teyzenin kafesinde buluşmuştuk. Başta biraz gergin olsam da, karakter hakkında konuşmaya başladığımız andan sonra rahatlamıştım. Uraz komik, arada sinir bozucu ve rahat bir çocuktu. Birilerinin aksine oturmuş bir karakteri vardı, sürekli dengesiz hareketlerde bulunmuyordu. Uzun zamandır bu kadar çok gülmemiştim. Saçlarımı geriye atıp ellerimle yüzümü serinlettim. Kitapta gözüme çarpmayan bir noktayı öyle komik anlatmıştı ki kırk yıl düşünsem böyle bir şey aklıma gelmezdi. Espri yeteneği olan erkekler zekidir, unutmayın. "Sen hangi okuldasın?" Sorusuyla kahkahamdan arta kalan kıntılar gülümsemeye döndü. Elimi çeneme yaslayıp tarttan bir çatal aldım. "Özel Silver Lisesindeyim. Sen?" "Özel Candar Bey Lisesi." "Kaçıncı sınıfsın? Büyük görünüyorsun." Başında yapmamız gereken konuşmayı kitabı yorumladıktan sonra yapmamız gerçekten zekiceydi ama kim takar ki? "On birinci sınıfım. Sende küçük görünüyorsun. On veya dokuz olduğunu tahmin ediyorum." "Yanlış," dedim dilimi şaklatarak. "On birinci sınıfım. Sadece boyum kısa kalmış." "Yüzünde küçük, küçücüksün." Uzanıp yanağımı sıktığında aklıma Bulut'un yanağımı çekişleri geldiği için kendime üç kez kızdım. Neden böyle bir anda onu aklıma getirdim? Neden yani, açıklasana bunu bana! Yalnız bu ne samimiyet koçum? O eli indir, kırmayayım parmaklarını teker teker. Öksürüp sahteden bir gülüşle geri çekildim, bu sayede parmakları da yanağımda ayrılmıştı. Ben limonlu tartımdan ikinci çatalımı alırken, oturduğumuz iki kişilik masaya bir başka sandalye daha çekildi. Lokmamı yutmadan hatta çatal hala dudaklarımın arasındayken gözlerimi, sandalyenin sahibine çevirdim. Bulut? Bana baktı. "Selam Martı," Uraz'a döndü. "Sana selam yok. İbne." Uraz'ın kaşları çatıldı. "Ne yaptığını sanıyorsun?" Sesi sinirliydi. Vallahi bende ne yaptığını anlamadım. Tuhaf tuhaf bakıyor zaten, gerildim istemsizce. "Sen ne yapıyorsun asıl?" Masada değilmişim gibi birbirlerine bakıyorlardı sadece. Alo? Görünmez mi oldum ben? "Son konuşmamızda sana detaylı bir cevap vermiştim, uyarıyı sallamayan sensin." Ne uyarısı? Ne oluyor burada Allah aşkına? Ne saçmalıyor bu salaklar? "Bende uyarının sikimde bile olmadığını söylemiştim. Cesaretin takdir edilesi ama biraz aptallık var anladığım kadarıyla." "Evren," dedi bana bakmadan Bulut. "İddiamızın son aşamasını bitirmemiz gerek." Ayağa kalktı ve Uraz'ın üzerindeki delici gözlerini bana çevirdi nihayet. Gri bulutları andıran gözleri ürpermemi sağlasa da yaydığı enerjinin akımına kapılmamak elde değildi. "Geliyor musun?" Kaşlarımı çattım. Pat diye masama gelip, ortamı bozma hakkı yoktu. Kendini ne sanıyordu bu çocuk? Senatör falan mı? "Görmüyor musun?" Elimle kendimi ve masayı gösterdim. "Oturuyorum." "Eğer şimdi gelmezsen," dedi elini masaya koyup bana doğru eğilerek. "İddiayı ben kazanmış olacağım." Gözlerimi kıstım. "Hayır, olmayacaksın, iki tarafında uygun olduğu bir zamanda izleyecektik ve gördüğün üzere ben uygun değilim Bulut." "Kızı duydun Bulut, şimdi defolabilirsin." Uraz'ı duymamış gibiydi sözleri sadece bana bakıyordu. Ah o insanı yerin dibine sokup ardından hiçbir şey olmamış gibi gökyüzüne yükselten bulutlu gözleri… "Masada tek başına oturmak dışında bir işin olduğunu görmüyorum." Uraz'ı yok sayıyordu ve bu hali komikti. Tamam, aslında sinir bozucuydu ama Bulut sinir bozucuyken komik olabiliyordu. "Gelmezsen ben kazanmış olacağım, senden isteyeceğim şeyi kafamda kurmaya başladım bile. Haberin olsun." Yerinde diklendi ve rahat adımlarla kafenin çıkışına yöneldi. Arkasından ağzımın içinden söverek bakarken sandalyemi geri ittim. Kazanmasına izin veremezdim. Listenin sonuna kadar berabere gelmiştik ve sadece iki film kalmıştı. En iyi filmimi seçmiştim, kesinlikle kazanacaktım çünkü beğenmemek elinde olmayacaktı. "Gitmem gerek," dedim Uraz'a mahcup gözlerle bakarken. "Kusura bakma lütfen. Güzel bir sohbet oldu." "Peşinden gidiyorsun?" "Mecburum. Aslında mecbur değilim ama ona güven olmaz bu konularda." Yağmurluğumu giyip iki yandan ördüğüm saçlarımı düzelterek şapkamı örttüm. "Gerçekten özür dilerim." "Önemli değil Evren ama bu yarım kalmış konuşmamızı misli misli tamamlayacağız, haberin olsun." Gözünü kırptı gülerek. Nedense bu bana pek sempatik gelmemişti. "Tamam," dedim ve çantamı sırtıma takıp el sallayarak Bulut'un peşinden kafeden çıktım. Ben dışarı çıktığım gibi gök gürlerken adımlarımı hızlandırıp birkaç metre ötedeki Bulut'a yetiştim. "Çok sinir bozucu biri olduğunun farkında mısın?" "Çoğunlukla." Dişleri arasındaki kürdanla birlikte başını kaldırıp göğe baktı. "Yağmur yağacak, kafanı ört." Çantamın altına sıkışmış şapkamı çıkartıp adımlarına yetişmeye çalışırken önümdeki çıkık kaldırım taşına takıldım ve yere yapışmak yerine sol tarafımdaki ağaca yapıştım. Düşmemek için kollarımı gövdesine sararken kabuğuna yapışmış dudaklarımla yüzümü buruşturdum. Bir ağaçla öpüşmediğim kalmıştı, o da tam oldu. Ben ağacın kabuklarının arasındaki böceklerle bakışıp ışınlanmanın neden hala icat edilmediğini düşünürken çantamla birlikte geriye çekildim ve ağaçla aramızdaki yasak ilişkiyi kestik. Üzgünüm ağaç, saadetimiz buraya kadarmış. "Sürekli denetim altında tutulman gerekiyor, artık buna eminim." "Çok hızlı yürüyorsun, sana yetişmeye çalışırken takıldım!" Elini kaldırıp dudaklarıma örttüğünde gözlerim kocaman oldu. Kalbim, lütfen kan pompalamaya devam et lütfen! Yoksa şimdi bayılıp kalacağım. Ben ona bakadururken eliyle dudaklarımı temizledi. "Pasaklı!" "Gönder gönder gelsin! Sakar, pasaklı, dengesiz, başka ne var?" "Martı. Martıyı unuttun." "Affet abi!" Elimi yumruk yapıp göğsüme vurdum ve başımı eğdim alayla. Gülüp benim başaramadığımı yaptı ve şapkamı kafama örtüp kolunu omzuma attı. "Yürü baş belası yürü." "Nerede izleyeceğiz filmi?" Sınav haftası boyunca aynı odada izlemiştik filmleri. Şimdi beni evine götürmeyi planlamıyordu herhalde. "Merak etme seni eve atmayacağım,” dedi zihnimi okumuş gibi benden önce davranarak. O söylemeseydi ben kesinlikle bu fikri düşünüp düşünmediğini sorardım. "Kolaysa dene bakalım! Kafanı kapıya sıkıştırır döndüre döndüre kopartır yaşını bulurum!" "Ürkütücü bir hayal dünyan var Martı. Boş zamanlarında insanların kafalarına pislemeye bayılıyorsun." Yumruğumu göğsüne geçirdim sinirle. "En başta da senin kafana!" "Ona ne şüphe!" İçi küçük localarla dolu büyük bir binaya girdik. Ayırttığı locada büyük bir projeksiyon kuruluydu. Sanırım karaoke olarak da kullanılıyordu çünkü köşede mikrofonlar, tepede disko topu vardı. Mor dönmeli koltuğa oturup bağdaş kurdum. "Üzerindekilerle pişersin," dedi kumandayla projeksiyonu ayarlarken. "Çıkarsana." O böyle deyince yağmurluğu çıkarıp çıkarmamak arasında kaldım. Yani ortada bir şey yok ama olsun, insan garipsiyor. Yine de dediği gibi içerisi çok sıcak olduğundan yağmurluğumu çıkarıp yün kazağımla kaldım. Bahçıvan pantolonun içine kırmızı yün kazak giyinmiş, ayağıma da yağmur botu geçirmiştim. Tam bir sonbahar insanı olduğumdan bu mevsimde daha güzel giyiniyordum. Yazın şort giyinmekle etek giyinmek arasında gidip gelmek beni yoruyordu. "Ne izleteceksin bugün bana?" "Porno," dedi pis bir sırıtışla. Ayağa kalkıp yanağına okkalı bir şamar geçirdiğimde sırıtışı göz devirmeye döndü. "Şakadan anlamıyorsun değil mi?" "Şaka yaparken o yüz ifadesini kullanırsan ciddiye alınırsın geri zekâlı." Şaka yaptığı belli olmuyordu çünkü mimiklerini normal zamanda dahi kullanmıyordu, bu durumda benden şaka yapıp yapmadığını anlamamı beklemesin yani. "Yine de çok safsın Evren." "Sende +18 içeriklisin!" Beni koltuğa oturtup işine geri döndü. Yanaklarım kıpkırmızı olmuştu onun yüzünden! "Yeşil Yol," dedi yanıma oturup mısır kâsesini kucağına alırken. "Onu izleyeceğiz." "İyi!" Bende cips kâsesini kucağıma aldım ve başlattığı filmi izlemeye odaklandım. Film bir hapishanede geçiyordu. Mahkûmlar, gardiyanlar. Başta sıkıcı olacak diye düşündüm ama hayır, öyle değildi. Gerçekten ilginç ve güzel bir filmdi. Sonunda, gözyaşlarım akmak için direndi ama ben burnumu çekerek onları yatıştırdım. "Bu filmi izlediğim zaman," dedi filmin jeneriği akarken. "Annem geliyor aklıma." Başımı çevirip ona baktım. "Neden?" Annesi hapiste miydi yoksa? Suçsuz yere mi yargılanıyordu? Meraklı olduğum çok belli miydi? Anlatmayı düşünüyor muydu? "Hiç," dedi tahmin ettiğim gibi anlatmak yerine geçiştirerek. "Öylesine." Baştan aşağı hayal kırıklığı geçirdim resmen. İnsan iki cümleyle açıklar en azından. "Babandan nefretle bile olsa bahsediyorsun," dedim ağzıma sarı çerez atarken. "Hiç annenden bahsetmedin." Oturduğu yerde yayılırken bacaklarını masaya uzattı. Başını çevirip susarak bana bakmaya başladığında, gözlerindeki gri bulutlar dağılmaya başlamıştı. Bir şeyler anlatıyordu sanki. Bir yardım çağrısı mıydı bu? Evet öyleydi. Ellerini uzatıyordu tutmam için bense çekiniyordum ondan. Hissettirdiklerinden. Kalbime yaptıklarından. Boğuluyordum galiba ama kurtulmak için ellerini bile tutamıyordum. "Annem öldü," dedi sonra birden. "Kanserden. Ben on bir yaşındayken. Kollarımda." Gözlerimin önünde beliren on bir yaşında, kolları arasında can vermiş annesinin başında bekleyen çocuğun acısı, kendi acımın yanına çömeldi. Tüm bunları içinde saklamayı nasıl başarıyordu? Acısını içinde barındırmaya alıştığı için güçlü görünüyordu ama belki de içindeki güçsüz küçük çocuk çaresizce bir gün iyileşmeyi bekliyordu. "En azından onu tanıdın," dedim gülümseyerek. Ben babamı hiç tanımamıştım. Fotoğraflardan sevmiştim onu. "Ona ait anıların var. Bu bence tarif edilemez bir nimet." "Haklısın," dedi başını hafifçe aşağı yukarı sallarken. "Anılar kurtarıyor duyguları." Tek bir anım olsun isterdim babamla. Beş saniye olmasına bile razıydım ama o beş saniyede düştüğüm yerden kaldırmış olsa, ben bir daha düşmeyeceğime emindim. O bir kere elimi tutsa tökezlemezdim bile. Sadece beş saniye. Beş saniye özlem ateşime bir su damlası olup düşer ve söndürürdü ruhumun yangınını. Sadece beş saniye… "Evet," dedi dalmış gözlerimi fark ettiği gibi ortamın dramını dağıtmak ister gibi. "Sen ne izletiyorsun bana?" Hınzırlıkla güldüm. "Barbie ve küçük köpek yavrusu!" Gözleri, bana bunu yapamazsın, der gibi bakıyordu. Aslında gerçekten kötü biri olsam yapardım ama o kadar kötü değilim bu yüzden Leon’u izletmeyi düşünüyorum. Evet, son vuruşum büyük olacak. “Şaka yaptım geri zekâlı, ama yine de kork çünkü filmim senin filmini dövecek.” “Benim filmimi kimse dövemez,” dedi kendinden yüzde yüz emin bir şekilde. “Yeşil Yol herkesi nakavt eder.” “Göreceğiz.” Filmi açıp, başlattım ve kolamdan büyük bir yudum aldım. Mathilda ve Leon’u izlerken, onlar gibi mekânız olduğumu hissediyordum. Leon; saksı çiçeği ve Mathilda’yla birlikte oradan oraya savrulup durduktan sonra Mathilda’yı korumak için ölürken, Mathilda’nın çiçeği toprağa gömmesi gözlerimi doldurmaya yetmişti bile. Bu filme başka son yakışmazdı. “Ne düşünüyorsun?” “Tüm samimiyetimle filmin güzel olduğunu ama Yeşil Yolu geçemediğini söylüyorum. Bir kere mantık hatalarıyla dolu, adam sübyancı gibi duruyor ve kız da sevgi eksikliğinden adama âşık olduğunu sanıyor. Tüm bunları birleştirdiğinde ortaya karmaşadan başka bir şey çıkmıyor. On beş yaşındaki kızın katil olmak istemesi mi? Sana da ergenliğinde silah versek nefret ettiklerini öldürmek istersin. Bu filmden nasıl bir mesaj çıkardığını çok merak ediyorum.” “Sevginin gücü,” dedim yüzüm asılırken büyük bir mutsuzlukla. Hiç acımadan yorumluyordu vicdansız. “İki yalnız karakterin ki biri kimsesiz kalmış bir kız çocuğu, diğeri de yalnız başına tek bir çiçeğe bağlı yaşayan adam. Bu iki karakterin birbirlerine olan bağı sezemedin mi?” “Ben şahsen biraz sapıklık sezdim.” “O senin fesat yaklaşımın kusura bakma!” “Kırkına merdiven dayamış bir adamı, on beş yaşındaki kızın yanında görsen ne düşünürsün? Adamın kızı taciz ettiğini düşünürsün büyük ihtimalle ama konu film olunca bu romantik bir sevgi bağına dönüşüyor. Saçmalıktan başka bir şey değil.” “Tamam, be!” dedim kucağımdaki tabağı masaya sertçe bırakıp dizlerim üzerinde kalktım. “Anladık beğenmedin saçma buldun ama bu bakış açınla değişebilen bir yorum. Başka film izleyelim, bu sayılmasın.” Benim gibi oturup karşıma geçti ve kollarımı iki yandan tutup güldü pis pis. “Sakin ol Martı. Kaybettin, kabullenmen gereken kısma geldik artık.” “Çok sinir bozucusun!” Büzdüğüm dudaklarıma karşılık gülerken yanağımı sıktı. “Sende çok mızmızsın.” Yanağıma dokunduğu anda içimde karıncalanan organlarımı görmezden gelip ona bakmayı sürdürsem de artık eskisi kadar sert bakamıyordum. Al işte! Dengesiz oldum, ne hissettiğim bile belli değil. “Ne istiyorsun söyle. Yara bandı çeker gibi hızlı ve acısız olsun lütfen.” Parmaklarından kurtulan yanaklarımı ovuştururken ardında bıraktığı sıcaklığı da söndürmeye çalışıyordum. “Hazır mısın Martı?” dedi gözlerime sinir bozucu bir sinsilikle bakarken. “Gönderiyorum.” “Hazırım, yolla.” Güldü, başını yan eğdi ve beklemediğim bir şey söyledi. “Baloya benimle geleceksin.” Ne yalan söyleyeyim, ben daha acımasız olacağını düşünüyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE