"Beni de sürün beni de!"
Sınav haftası bittiğinden hocalar derslere daha seyrek girmeye başlamıştı. Bunu bilir de rahat durabilir miyiz? Asla! Sıraları üst üste köşeye yığıp, boş alanı arttırmış, hocanın tekerlekli çalışma koltuğuna oturup arabacılık oynuyorduk. Peki, ben rahat durur muyum? Asla!
Koltuğa oturup gücü sağ olsun kızları tek eliyle iten Orhun'a komutu verdim. "Sür!" Komutumu aldığı gibi sınıfın ortasında sağa sola gidip, etrafımda döndürürken son patinajda tutunamadım ve yere savruldum. Çığlığım eşliğinde yere düşerken sınıfta bir sessizlik oldu. Sinek gibi yere yapışmamla vereceğim tepki merak konusuydu. Ağlamamı bekliyorlardı herhalde ama ben düştüğüm için ağlamayı çok önceden bırakmıştım. Kapadığım gözlerimi açarak yüzüme düşmüş saçlarımı arkaya attım ve yerden destek alarak doğruldum.
"Çok eğlenceliydi!"
Neşeli bağırışımla sınıf rahatlarken Masal yanıma gelip ayağa kalkmama yardım etti.
"Kanka iyi misin?"
"Ya ben alışığım düşmelere kalkmalara sorun yok." Üzerimi düzeltirken dirseğimden yayılan acıyla yüzüm buruştu. "Bedenim hala alışamadı tabii." Bu kadar çok düşmeye artık kanamaması gerekiyordu ama her düşüşümde bir yara almadan doğrulamıyordum.
"Ay dirseğin kanıyor Evren!" Özge'nin çığırışıyla dirseğimi çevirip bakmaya çalıştım.
"Bana yine revir yolları göründü desene."
"Filiz Hanım Fizikçinin yanından ayrılacağı için üzülecek."
"Reviri canlandırıyorsun resmen, senden başka giden yok."
"Arkadaşlar arkadaşlar lütfen," dedim elimi aşağı yukarı sallayıp abartı bir ifadeyle. "Övgüleri pansumanımdan sonra alacağım."
Gülüşmeler ve dirseğimden süzülen kan eşliğinde sınıftan çıktım. Allah'tan Bulut sınıfta değildi de sakarlığımı görmemişti. Görseydi bir kez daha rezil olmayı bünyem kaldırmazdı.
Boş koridorda revire doğru giderken dirseğime bakıyordum. Acaba dilimle dirseğime dokunabilir miyim? Bence dokunurum ama canım yanabilir. Dirseğimi kırıp kaldırdım ve dilimi çıkarıp dokunmaya çalıştım. Dirseğimi içe doğru iyice çekerken kaşlarımı çattım. Keşke dilim azcık daha uzun olsaydı. Dirseğim bir anda sert bir şeye çarpınca yaram acıyla sızım sızım sızladı. Acıyla geri çekilirken istemsizce tısladım ve başımı kaldırıp çıkardığım dilimle çarptığım kişiye baktım. Umarım müdire değildir, umarım.
"Martı?" Kaşları beyaz tişörtüne bürünmüş kanla çatılırken başını eğip bükülmüş dirseğime baktı.
"Bulut?" Yoksa bana başka kim Martı der ki? Bana martı diye seslenmese bile çarptığım kişinin Bulut olduğunu görmüştüm, eh o da beni görmüştü ama yine de emin olmak ister gibi adımı aman bana taktığı lakabı söylemekten geri durmamıştı. Bu tıpkı geldiğini gördüğün birine ‘geldin mi’ diye sormaya benziyordu. Sonuç? İyilik hoşluk, sohbet muhabbet işte.
"Kolun kanıyor Evren." Düşüncelerimin aksine onun gözleri ve aklı yarama takılmış olacak ki mavi gri gözlerini gözlerime hala çevirmemişti. Şöyle yarım açıyla kaldırsa görürdüm aslında, neden kaldırmıyordu ki?
"Düştüm," dedim dudak büzüp omuz silkerek. Konumuz bu mu şimdi? Şu gözlerini dirseğimden ayır da yüzüme bak artık. "Klasik."
"Derste nasıl düştüğünü sormayacağım çünkü senden her şey beklenir. Yürü revire." Derste olsaydın ders işlemediğimizi, onun yerine rallicilik oynadığımızı bilirdin ama sen yine moladaydın ve molada olmasaydın bile bizimle oynamaz, uyumaya devam ederdin. Pislik.
"Bende revire gidiyordum zaten."
"Giderken başına ne geleceğini tahmin edemiyorum artık. Merdivenlerden yuvarlanıp kafanı gözünü patlatman an meselesi."
"Yok be! Dilimle dirseğime dokunabilir miyim diye düşünüyordum, deneyeyim dedim, o sırada sen çıktın karşıma. Her yerden çıkıyorsun zaten. Goblin misin sen?"
"Goblin mi?"
"Evet. Hoş ben mum üflemiyorum ama olsun genel olarak beklemediğim anlarda karşıma çıkıyorsun." Oh sonunda başını kaldırıp bana baktı. Ne var ki dirseğimde alt tarafı kan.
"Kan kaybetmek sana yaramadı anlaşılan, dilin çözüldü iyice." Yara olmayan kolumu tutup beni yönlendirdi. Revire birlikte yürürken yanımda gelişinden rahatsız değildim. Mutlu muydum? Hayır. Huzurlu muydum? Belki ama yine de onun varlığı artık beni boğmuyordu. Sinir ediyordu, orası ayrı da ilk başlardaki kadar ‘gitse de kurtulsam’ moduna girmiyordum.
Daha çok başını kaldırsa da gözlerini görsem moduna giriyorsun.
"Yaşamak dediğin üç beş kısa mutlu andan ibaret." Dudaklarımdan benden habersiz dökülen şarkı sözü boş koridora yayılırken ağzımdan çıkanla kulağımın duyduğunu fark etmemle tükürüğüm boğazıma kaçtı. Umarım o kısa anın ona ait olduğunu düşünmemiştir, umarım.
Az önce kaldırmasını istediğim başını eğdi, kısılmış gözleri gözlerime değdiğinde zihninde olduğuma ve düşündüğü her şeyi görebildiğime emindim.
Umarım.
"Şarkı sözü," dedim gereksiz bir açıklama amacına bürünerek. Çırpınışım karaya vurmuş hamsilerden halliceydi. "Severim bu şarkıyı. Giderine bırak işte ayağına kadar gelmiş muhabbet, güzeldir.” Durum daha da garip görünsün istediğimden mi yoksa kurtarmaya çalıştığımdan mı bilmiyorum ama şarkıyı söylemeye devam ediyordum. “Bu yüzden kaçırmamak lazım aşk gelince, bir anda aklıma geldi söyleyeyim dedim. Gitti mi gidiyor elden zalim zaman el koyunca, spontane yani." Bir yandan da kendi çıkardığım melodiye uyumla salınmaya çalışıyordum ki tüy dikebilmem kolay olsun.
"Tamam," dedi dudaklarını gülmemek için birbirine bastırırken. "Bir şey demedim zaten." Bu dememiş halinse dediğini tahmin edemiyorum.
"Diyemezsin de zaten, demen için bir sebep yok. Yok yani. Abartma alt tarafı şarkı. Dinlediğimiz söylediğimiz her şarkının bir anlamı olsaydı buradan öteye ağlamadan gidemezdik."
"Tamam, Evren bir şey demedim. Benim de aklıma şarkı sözleri geliyor bazen, olur insanlara böyle şeyler." Devam edip kendimi daha fazla ele vermemek için konuyu ona çevirdim.
"Şu an mesela," dedim hafifçe ona dönerken. Kaşlarım ilgiyle şahlanmış, gözlerim zihninden geçen ama duyamadığım şarkıyı duymak için kısılmıştı. "Aklına hangi şarkı sözü geldi?"
"Şu an gelmiyor," dedi başını iki yana sallayarak. "Kolay kolay da gelmez zaten."
"İnsanın ruhu odunsa, kibarlık beklemek imkânsız olur tabii."
"Şarkılarla kibarlığı nasıl bağladın birbirine?” Grimsi mavi gözleri beni çözmeye çalışırcasına açılmış, benim yaptığım gibi zihnimi anlamaya çalışıyordu.
“Şarkı söylemek, notalarla dans etmek, ruhunu melodilere bırakmaktır. Kibarlık, nahiflik, sakinlik demektir. Senin ruhun odun olduğu için zihninden şarkı söylediğini düşünmek zor.”
“Bütün şarkıların kibar olduğunu mu düşünüyorsun? Acayip hayvanlara benziyirsen, cinlere perilere benziyirseni söylesem de aynı şekilde kibar mı oluyorum yani?”
Durup melodi kullanmadan söyleyip neredeyse şiir gibi hissettirdiği şarkının onu ne kadar haklı çıkardığını düşünürken kabul etmeyi reddeden bütün ruhumu savaşa çağırdım ve Sokrates kankamın bütün savunmalarını çürütecek bir savunma çıkardım ortaya.
“Bahsettiği hayvan Anka kuşu, bülbül gibi aşkı anlatan nahif hayvanlar olabilir ayrıca peri demiş ki bence sevgiliye peri demek çok güzel.” Martı demekten iyi olduğu kesin!
İyi de siz sevgili değilsiniz bebeğim.
Yüzü savunmam karşısında bariz bir şaşkınlığa bürünürken afallayışından kolay sıyrıldı ve pes ettiğini belli edercesine derin bir nefes bıraktı. “Benimle atışmak hoşuna gidiyor dimi? Bayılıyorsun bana, benimle konuşmaya, kavga etmeye.” O kadar belli ediyor muyum ya?
Sırf atışmak için çocuğun zihninden şarkı söylememesini odunluğa bağladın, savını çürüttüğü için en olmadık şarkıyı güzelledin, aynen canım hiç belli etmiyorsun.
"Hı sorma," dedim koridorun sonundaki revire doğru giderken onu onayladığımı belli etmeden geçiştirerek. "Seninle atışmasam günüm güzel geçmiyor.” Yalan değildi ama yalanmış gibi hissettirmeye çalışmıştım. Umarım başarılı olmuşumdur.
"Sen ve şu itirafların Martı, beni benden alıyorlar."
"Mümkünse alıp benden uzağa koysunlar."
"Hiç mümkün olduğunu sanmıyorum."
Yüz buruşturup dudak büktüm. Mümkün olmasını isteyen de yoktu zaten ama yine de yüzüne karşı söyleyip pohpohlamak istemiyordum.
Revirin kapısını çalıp gel komutuyla içeri girdik. Kadın kapıyı çalan tek kişinin ben olduğumu bildiğinden şaşırmamıştı bile. Okula başladığım günden beri, her üç günde bir sosyal medyadan Fizikçi Hüseyin'i stolkladığı zaman odasına damlıyordum. Büyük ihtimalle bir yerlerim kanıyor veya kızarmış oluyordu. Tamam, kabul ediyorum revir yatakları çok rahattı ve sandalyeden şekli bozulmuş bedenimi rahatlatmak iyi geliyordu. Bazen o öğretmenler odasındayken içeri girip kıvrıldığımda bir gerçektir. Yakında odanın anahtarını yedekleyip bana vermesini bekliyorum.
"Kim olabilir ki başka? Gel bakalım bugün nereni yardın?"
"Dirseğimi," dedim hemen ameliyatlık hastaymışım gibi yatağa otururken. “Çok kötü değil aslında ama kanadı.”
Masasından kalkıp yanıma geldi ve dirseğime baktı. “Dikiş gerektirmiyor ama derin yarmışsın. Bu sefer nasıl başardın?”
Pansuman tepsisini almaya giderken yatağa iyice yerleştim ve Bulut bacaklarıma bakmasın diye üstümü örttüm. Oh be rahatlık varmış, sıcacık.
“Tekerlekli sandalyeden düştüm. Aslında düşüşümde bir şey yoktu ama sanırım sıraya vurunca çizildi.”
Başını iki yana sallayarak tepsiyle yanıma geldi ve nazik olmaya çalışarak dirseğimi kendine çevirdi. Çalışarak diyorum çünkü bana olan sinirinden kolumu kopartmak istiyor gibi duruyordu, kendini zor tuttuğuna bahse varım. Tentürdiyottu gazlı beze döküp yarama bastırdığında acıdan yüzümün ekşimesine mânii olamadım. Bulut yan tarafımdaki yatağa uzanırken bana bakıyordu. O neden buradaysa?
Yarayı temizleyip merhem sürdü ve bantlayıp pansumanı bitirdi ve yatağa yatmış Bulut’a döndü. “Senin neyin var?” Göğsündeki kan lekesini görüp yanlış anlamıştı sanırım ama Bulut yanına yaklaşmasına izin vermeden onu durdurdu.
“Refakatçisiyim.”
Filiz Hanım birkaç dakika yataklara uzanmış ve kalkmaya niyeti olmayan bedenlerimize bakıp “Ben çıkıyorum,” dedi. Aynı anda saatine bakıp öğle arasına kaç dakika kaldığını kontrol etmişti. Ona ‘n’olur burada kalayım sesini çıkarma ölüyorum fark etmiyor musun’ bakışımı attığımda göz devirdi, bu kabul ettiği anlamına geliyordu. “Sizde öğle arası bittiğinde burada olmayın. Müdire hanımla uğraştırmayın beni.”
“Emin olabilirsin,” dedim başımı sevinçle aşağı yukarı sallarken. “Öğleden sonra burada olmayacağız.” Yani ben olmayacağım ama Bulut'u bilemem.
Bizi revirde bırakıp giderken yerime iyice yayılıp gözlerimi kapadım. Azcık uyumamın kimseye zararı olmazdı değil mi?
"Gerçekten uyuyacak mısın?" Bulut sorusuyla varlığını belli ederken şaşkınlığı kelimelerinden yayılıyordu.
"Bugün günlerden zıbartesi," dedim esneyip yan dönerken gözlerimi açmadan. Haftamızın sekizinci gününü okul zamanlarında atlamak zorunda kalıyorduk ama buna alışmış bedenim yorgun düşmüştü. "Ayrıca bu yatak çok rahat."
"Zıbartesi mi? Pazartesi olmasın o?"
"Hayır. Bizim takvimimize göre zıbartesi."
"Size ait bir takviminiz mi var?" Gözlerimi açmadan devirdim ve elimi yastığın altına koyup başımı yerleştirdim.
"Annemle birlikte takvim oluşturduk kendimize. On yedinci yılın ikinci ayındayız mesela şu an. Haftamız yedi değil sekiz gün. Sekizinci gün de zıbartesi. O günü uyuma ve pineklemeyle geçiriyoruz. Böyle yani."
"Değişik ama güzel bir mantık. Kendi zamanını yönlendirmek değişik olsa gerek."
"Babam herkesin kendine ait bir toz bulutu olduğunu düşünürmüş ve zamanı isimlendirmek, bulutun sahibinin elindeymiş. Giderken kendi toz bulutunu anneme bırakmış. Bende kendi toz bulutumu anneme kattım. Koskocaman bir bulutun içinde bir başımıza yaşıyoruz ve isimlendirmek bizim elimizde olduğundan böyle bir yöntem bulduk."
"Yani sizin toz bulutunuzda, zaman dünyadan farklı işliyor. Kasım ayı ikinci ay. Peki, neden ekim ayı birinci ay?"
İç çekip ve gözlerimi açtım ağır ağır. Uykumu kaçırmış, uykumu kaçırdığı yetmezmiş gibi gereksiz yere karnımı da acıktırmıştı.
"Babamın öldüğü ay olduğu için. Bizim zamanımız onun gidişiyle başladı."
"Yani ekim ayı aslında ocak ayı öyle mi?"
Beynini yakmıştım. Ayrıca bu sırrı ona anlattığım için kendimi suçlu hissediyordum ama yapabilecek bir şeyim yoktu. Bulut'a kimseye anlatmadığım şeyleri anlatmaktan çekinmiyordum.
"Evet. Of acıktım ben." Oturduğum yerde doğruldum. Ben yataktan kalkarken benimle birlikte kalktı ve telefonunu çıkarttı.
"Hallederim bekle." Nasıl halledecek? Neyi halledecek? Midemi eline alıp doyurmayı mı planlıyor?
"Neyi halledeceksin?"
"Bekle dediğimi hatırlıyorum Evren, sabredecek misin?" İçimden sorduğum soruları da duymuş olabilir miydi? Çünkü dışımdan o kadar fazla soru sormamıştım.
"Bana açıklama yapmazsan sabrederek bekleyebileceğimi sanmıyorum." Bıkmış bir nefes bıraktı ve saçlarını karıştırarak alnına dökülmelerini sağladı.
Hım, fazla nefes kesildi sakinleşmek için alana ihtiyaç var. Terk et burayı terk et!
Tabii ki terk etmedi. İçimdeki alarm sistemini atağa geçirdiğinin farkında bile değildi.
"Yemek söyleyeceğim Martı. Oldu mu? Rahata erdin mi?
Kollarımı göğsümde birleştirdim. "Ben arkadaşlarımla birlikte yerim, sen neden beni doyurma sorumluluğunu yükleniyorsun ki?"
"Ne çok söyleniyorsun, çenen yorulmuyor mu hiç?"
Kollarımı göğsümde birleştirip burnumdan uzun bir nefes bıraktım. "Yorulmuyor. Bıraksam tüm gün konuşurum ama insanlar henüz buna alışık değil."
"Anlatacak çok şeyin varsa demek ki."
Bilmiş gözlerine yumruğu geçirme isteğimi bastırmamın tek nedeni renklerinin mavi olmasıydı şüphesiz. Gök gibi parlamasa hiç düşünmez ve acımazdım ama renkleri çok güzel ne yaparsın?
Bizde buna inandık.
Karnım gurultusunu duyduğunda kızarmama fırsat vermeden cevabımı beklemedi ve telefonunda birkaç şey yaptıktan sonra kolumu tutarak beni dışarı çıkardı. Görüşürüz rahat yataklar ve sıcak örtüler, çarçabuk gelin Bulut’un sipariş ettiği sıcak ve doyurucu olduğuna inanmak istediğim yemekler…
Zil çalmak üzereydi ve biz boş koridorları aşıp merdivenlerden inerken ben nereye gittiğimizi soramıyordum çünkü tek yapabildiğim, adımlarına ayak uydurup düşmemekti. Eğer konuşursam yere yapışacağıma emindim.
Giriş katta durduğumuz anda nefes nefese sırtımı duvara yasladım. Kapadığım gözlerimi açıp gayet sakin bir halde karşımda duran Bulut'a bakarken kaşlarım çatılmıştı. Ben ciğerlerimi kusacağım, bacaklarım felç oldu o nasıl bu kadar sakin nasıl? "Öldürdün beni öldürdün! Azcık yavaş olsan kimse tanımaz değil mi?"
"Acıktım demedin mi? Bende acele ettim işte."
"Daha zil çalmadı Bulut. Farkında mısın bilmiyorum?"
"Farkındayım ve umurumda değil. Hadi, soluklanman bittiyse gel."
Arka bahçenin siyah demir kapısını açıp basamakları hızla atladı ve arkasını dönüp hala hareketlerini büyük bir şaşkınlıkla izleyen bana baktı. Arka bahçe mi? Yine mi?
"Ne yapacağız burada?"
Hiç sevmiyorum şurayı gerçekten. Fazla ıssız. Aslında kafa dinlemek için uygun ama ben kafa dinlemeyi sevmiyorum. Kendime üç dakikadan fazla dayanabileceğimi sanmadığımdan genellikle yalnız kalmamaya dikkat ediyordum ama tabii ki bu mümkün olmuyordu. İllaki günün sonunda kendimle baş başa kalmak zorundayım ama o an gelene kadar bir şeylerle meşgul olmam gerek dimi?
"Ağaç budayacağız Martı. Ne yapabiliriz, yemek yiyeceğiz tabii ki."
"Yapma be! Deseydin başta önden ben giderdim. Salak mısın? Neden burada yiyoruz yemeği? Gidip bir kafede oturup yiyince FBI mı yakalıyor?"
Yüzünü buruşturdu ve kesinlikle iticiliğin yanına bile yanaşmadı. Bu kadar tatlı olmak zorunda mıydı? "İnsanların içinde bulunmayı sevmiyorum."
"O zaman evde eğitim görmeliydin."
"Evimi de sevmiyorum."
"Neyi seviyorsun sen bu hayatta acaba? Merak ettim."
"Genel olarak herkese karşı nötrüm. Sana karşı biraz-" dedi ve durdu. Gözlerini kısmış hala okulun içinde duran bana bakıyordu. Sözünün devamını merak ettiğimden eşikten geçtim ve basamakları inip yanında bittim hızla.
"Bana karşı biraz ne?"
Kendiliğinden rüzgârla kapanan kapıyla irkilsem de dönüp bakmadım. Gözlerim gözlerindeydi ve merakla devam etmesini umut ediyordum.
"Sana karşı nötr değilim."
"Vay!" Elimi kalbime koyup sahte bir övünçle başımı iki yana salladım. "Kendimi İngiltere kraliçesi Elizabeth gibi değerli hissettim." Nötr değilmiş, sağ ol ya lütfettin!
"Hissetmelisin," dedi başını ciddiyetle sallayıp ve elini omzuma attı. "Benimle takılmak herkesin harcı değildir."
"Egon ayaklarına takılmasın, dikkatli yürü."
"Vay! Beni de düşünürmüş!" Saçlarıma dokunan parmaklarının peşinde bıraktığı hislerdense zaten karışık olan saçlarımı karıştırmış olmasına odaklanmaya çalıştım. Çok dikkat dağıtıcı hareketlerde bulunduğu için zindana atılması gerekiyordu, zindan yoksa ormana da sürülebilir.
"Ya saçlarımı kabartıyorsun bırak!"
"Sanki çok düzgünmüş gibi!"
"Düzgündü ama sen daha çok karıştırdık Connard!"
"Çok güzel hakaret ediyorsun," dedi gülerek ve o anda kaşlarımın çatısı indi. Dudaklarım bir şey diyebilme umuduyla aralandı ama sesimi bulamadım. Saçma sapan bir cümle bile olsa içinde bana ait 'güzel' kelimesi geçtiğinden üstelik o etkileyici gülüşü dudaklarına bulaştığından kalbimi sarıp sarmalayan o sıcak duyguyu es geçemedim. Şeker görmüş bebek misali heyecanlanan hücrelerim, içimdeki Evrenlerin el ele tutuşarak başladığı horonu alkışlarken kazağımın kenarlarını sıktım. Sıktım çünkü her an kendimi kaybedip Bulut'un yanaklarını sokabilirim. Neyse ki benim yanak sıkma ihtimalimi unutturan karın gurultum, sessiz bahçeye bir bomba gibi düşünce utanmayı es geçtim.
"Acıktım," dedim bir anda karnımı tutarak. "Hani nerede hallettiğin yemeklerin? Yoksa çalı mı yedireceksin bana?"
"Orada," başıyla arkamı gösterince sonunda ciğerlerime güzel bir hava bahşedebildim. Arkamı dönmeyi başarıp bankın üzerindeki paketlerle karşılaşmanın sevinciyle kıkırdadım.
"Gerçekten halletmişsin," ona bakmadan omzuna vurdum. "Aferin aferin adam oluyorsun."
"Ne sandın? Sana gerçekten ot yedireceğimi mi?"
"Kraker falan alırsın sanmıştım," dedim seke seke banktaki yiyeceklere giderken. "Ama bu gerçekten üst düzey."
"Borcun olsun," dedi ben beyaz poşeti kucağıma alıp banka otururken. "Bir daha ki sefer sen halledersin."
"Benim seninki kadar hızlı yemek ulaşım ağım yok sen halledersin," dedim ama aklım sımsıcak poşetin içindeki mis kokulu hamburger ve patateslerdeydi. Aynı anda kocaman birer ısırık aldığımızda hamburgerin lezzeti karşısında içimi çektim ve başımı Bulut'a çevirdim. O da bana bakıyordu. Güldüm, benim gülmemle o da güldü.
"Güzel, değil mi?"
"Çok güzel," dedim başımı sallayarak.
Sorsanız, güzel olanın Bulut mu yoksa yemek mi olduğunu söyleyemezdim.
"Kim getirdi bunları buraya? Nasıl hallettin?"
"Bizim de kendimizce yöntemlerimiz var Martı, üzümünü ye bağını sorma." Yemek olsun da üzümü de yerdim bağı da hiç önemli değildi.
Hamburgerlerimiz bittiğinde öğle arasının yarısındaydık. Geri kalan vaktimizi bankın üzerine tüneyerek geçirmek dışında bir aktivitemiz yoktu. Sınıfa çıksam anca boş boş otururdum, revire dönüp uyumak çok mantıklıydı ama üşeniyordum.
"Canım sıkıldı."
Başını duvara yaslamış ayaklarını öne doğru uzatıp bileklerinde çaprazlamıştı. Genişçe esnedi ve başını hafifçe çevirdi.
"Ne yapabilirim?" Kalk horon oynayalım dememek için kendimi zor tuttuğum birkaç dakikanın sonunda oflayıp ayağa kalktım. Bir şey yapmasını isteyen yoktu zaten.
Karmakarışık çalıların arasında dolanmaya başladım boş boş. Ben banktan kalkınca bunu fırsat bilip hırkasını çıkardı ve başına koyarak banka uzandı. Gerçekten burada uyuyacak mıydı? Uyuyabilecek miydi? Hayretler içerisinde banka kıvrılmış bedenine baktım uzaktan ve göz devirdim. Her dersin son yirmi dakikasında uykunun gözüne vuruyordu, peki hala nasıl uyuyabiliyor?
"Koala gibi mübarek, her an uyuyor. Hayır, insan bu kadar uykuya sersem olur, sendeler, düşer bir kere! Çıldırmalık gerçekten. Keşke kitap falan olsaydı yanımda okurdum. Iy şu ne! Bakıyım, heh hayvan pisliğiymiş. Korktum bir an ölü fare diye. Aa burada çiçek var. İyi de kış geldi ne çiçeği?"
Yere çömüp soğuk havaya rağmen dinç duran çiçeğe baktım. Renkli yaprakları küçüktü ama tüm çalılığı kaplamıştı. İşaret parmağımla yumuşak yapraklarını sevdim. "Sen kışa inat mı büyüdün bakayım? Adın ne senin? Ne güzel şeysin sen. Maşallah sana maşallah."
"Kendi kendine mi konuşuyorsun Martı?" Arkamdan gelen uykulu sesiyle irkilsem de ona dönmeden çiçeğin yapraklarını sevmeye devam ettim.
"Çiçek buldum," dedim kırmızı yapraklara gülümserken. Çalıları çıtırdatarak yanıma çömeldi ve esneyerek çiçeğe baktı.
"Krizantem."
Dediği şeyi anlamadığımdan ona bakmadan kaşlarımı çattım. "Ne?"
"Zamanın birinde Crisan isimli fakir ama gururlu köylü bir genç varmış. Köyün ağasının kızına tutulan talihsiz genç, yemeden içmeden kesilmiş. Gel zaman git zaman genç kızın dikkatini çekmeyi başarmış, hatta onu kendine âşık bile etmiş. Genç kızı her gün bir bahane bulup görmeye gitmiş, kimi zaman camda, kimi zaman bahçede görmüş ama hiçbir gününü onu görmeden geçirmemiş. Bu durumu fark eden köyün ağası, çok sinirlenmiş ve kızının fakir gençle görüşmesini engellemiş. Crisan ne yaparsa yapsın bir türlü eve yaklaşamıyor, sevdiği kızı göremiyormuş. Crisan’ın neden gelmediğini bilmeyen genç kız, hasretinden yataklara düşmüş. Genç kızın bu durumuna dayanamayan dadısı, Crisan’ı bulup olanı biteni anlatmış. Onu eve sokamayacağını ama eğer isterse ona mesajlarını iletebileceğini söylemiş. Crisan da hemen ormana gidip gördüğü en güzel çiçeği dalından koparmış, ucuna da bir not iliştirmiş ve sevgilisine ölene dek her gün bu notla o çiçeği yollamış. İşte o çiçek krizantem."
Anlattığı hüzünlü hikâye yüreğimi burkmaya yetmişti. Kavuşamayan veya ayrı düşen âşıkların hikâyeleri beni her zaman derin bir hüzne boğardı. Başımı çevirip çiçeğe diktiği gri gözlerine baktım.
"Ne yazıyormuş notta?"
"Crisan T'eaime yani, Crisan seni seviyor."
"Hüzünlü," dedim içimi çekip yeniden çiçeğe dönerek. “Keşke kız ölmeden kavuşabilselerdi.”
"Sonu güzel olsaydı anlatılmazdı."
"Güzel hikâyeler de anlatılır Bulut. Ünlenmiş her hikâye kötü sonlu olmak zorunda değil."
"Emin misin? Tarih yalnızca mutsuzları yazar diye bir söz bile var hâlbuki."
"Tarih yalnızca mutsuzları yazarsa mutluluğa dair umut nasıl yaş kalacak?"
"Gözyaşlarıyla."
İçimi çektim gözlerimi gözlerinden ayıramazken. Neden bu kadar karamsardı dünyaya karşı? Neden bu öfke, kin, nefret, ıssızlık? Onu kim bu hale getirdi?
"Hiç ağladın mı?" Aniden gelen sorumla mavi gözleri biraz daha koyulaştı. Merak ediyordum yaşlarının gözlerinde duruşunu, süzülüşünü... Ağlamak kimi zaman acizlik gibi görünüyordu ama en büyük duygu fırtınasının yağmurlarıydı bana kalsa. Belki insanlara acı çektiğimi göstermeye çekiniyorum ama bu asla ağlamayacağım anlamına da gelmiyordu. Bazen içime akıtıyordum yaşlarımı bazen de geceleri karanlığıma.
"Hayır," dedi sert ve kesin bir ses tonuyla. "Ağlamadım."
"Neden?"
"Çünkü söz verdim," dedi esen soğuk rüzgârla dağınık kumral saçları alnına düşerken. "Ben sözümü tutarım."
Uzanıp alnındaki tutamları çekmek, esasında kırgın olan gözlerinden öpmek ve yanaklarını avuçlarım arasına alıp ona her şeyin geçeceğini, bir gün onunda mutlu olabileceğini söylemek istedim ama yüzüne öyle güzel ve sahici bir maske geçirmişti ki hiç kırılmamış olduğunu düşündürebiliyordu. Sanki hiç yarası yokmuşçasına sakindi yüzü, duruşu, bakışı ama içinde kopan fırtınanın uğultusu kulaklarımı dolduruyordu.