O akşam kalan son bulaşıkları yıkarken arkamda bir nefes hissettim. Korkuyla döndüğümde Bekir tam arkamda bir zebani gibi dikiliyordu. Nefesim kesildi, olduğum yere mıhlandım.
“Ne istiyorsun?” diye fısıldadım.
Bekir, donuk gözlerle bana baktı. Sesi tuhaf, çatlak çıkıyordu.
“Sen… Git buradan.”
“Abin beni bırakmaz ki…” diye çaresizce yanıtladım.
Bekir’in yüzünde acayip bir ifade belirdi.
“Sen gidersen ben yalnız kalırım. Sen kalırsan herkes üzülür. Hangisini seçersen seç, hep acı var.”
Bu sözleri söylerken yüzünde delice bir gülümseme vardı. Sonra arkasını dönüp yürüyüp gitti. Dizlerim titreyerek yere çöktüm.
Bekir deli miydi yoksa herkesin göremediğini gören birimiydi. Anlayamamıştım. Tek bildiğim, bu evde olduğum sürece bana gün yüzü yoktu.
Gece yatarken gözyaşlarımı yastığıma akıttım. Bu evde hiçbir şey benim değildi. Bedenim bile bana ait değildi, satılmıştım. Hozan Ağa bir gün bana dokunacaktı ve o an geldiğinde kaçacak yerim olmayacaktı. En iyi ihtimalle bozuk diyerek ya kovacak ya da ölecektim. Hiç düşünmek istemediğim ihtimal ise ağanın beni bu şekilde kabul etmesiydi. Sırf çocuk vereyim diye belki beni tutacaktı, yatağına alacaktı…
İçimde küçücük bir ses hep aynı şeyi söylüyordu:
Dayan Seher, dayan…
Ama nereye kadar dayanacaktım, bilmiyordum. Sadece tek bir umudum vardı: Bir gün buradan kurtulmak. Ama nasıl kurtulacağımı düşünemeyecek kadar yorgun ve çaresizdim.
***
Günler birbiri ardına devrilip giderken, ben bu evde her geçen gün biraz daha tükenmeye başlamıştım. Dışarıdaki dünya var mıydı hâlâ? Çocuklar sokaklarda koşar mıydı? Ben artık bilmiyordum. Gözlerim sürekli yerde, aklım ise düşüncelere gömülüydü.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yine Emine ablanın sesiyle uyandım.
“Kalk kız, daha uyanmadın mı? İşimiz gücümüz var! Kalk bahçeye gideceksin, çapa yapacaksın!”
Yataktan telaşla kalkıp giyindim ve dışarı çıktım. Emine abla beni evin hemen aşağısında bir ekim yerine gönderdi. “Burasını çapala, bahçeye domates biber ekeceğiz,” dedi.
“Abla ben bahçe işinden anlamam ki, teyzem beni ev işinde hep çalıştırdı bahçeye kendi giderdi.”
“Burda her iş ikimize bakıyor! Sen bahçeyi çapala ben de ağaya kahvaltı hazır edicem! Elini çabuk tut!”
Nasıl yapacağımı bilmeden elime verilen bir demirli sopayla toprağa vurmaya başladım. Ellerim su toplayana kadar çalıştım.
İşim bitti sandım ama eve girince Emine abla “Şu çamaşırları da yıka,” diyerek önüme bir sepet verdi. Su tutmuş ellerimle Emine ablanın kıyafetlerini yıkadım. Ellerim buz gibi suyun içinde kıpkırmızı kesilmişti. Sanki parmaklarım ellerimden ayrılıp gidecekti.
Tam çamaşırları asmaktan dönüyordum ki avlunun kapısı gıcırdayarak açıldı. Başımı kaldırdım; Hozan Ağa avluya giriyordu. Yanında iki adam vardı. Ellerinde av tüfekleri, omuzlarında fişeklikler vardı. Ava gitmişlerdi galiba.
Başımı hızla eğdim, kimseye görünmek istemiyordum. Emine abla bir anda mutfaktan koşup ağanın yanına vardı. Yüzü güller açıyordu.
“Ağam, hoş geldiniz,” diyerek adamın ellerine sarıldı. Hozan Ağa onu kaba bir şekilde itti. Yüzü yine sertti.
“Yemek hazır mı?” diye sordu ağır sesiyle.
Emine abla hemen bana sert bir bakış attı. Sanki yemek hazır olmasa dünyanın sonu gelecek gibiydi. Aceleyle başımı eğdim.
“Hazır ağam, hemen getiriyorum,” dedi ve sonra bana dönerek: “Sen ne bekliyorsun kız? Hadi sofrayı kur!” diye çıkıştı.
Aceleyle mutfağa koştum, sofrayı kurdum. Yemekleri masaya taşıdım. Hozan Ağa sofraya oturduğunda gözlerini benden kaçırdı, sanki varlığım onu rahatsız ediyordu. Yanındaki adamlar da masaya oturdu.
Başka bir şey isterler mi diye kapıda durmuş yere bakıyordum. O sırada Emine abla, yanımdan geçerken koluma sertçe çarptı.
“Ne dikiliyorsun orada? Git, avluyu süpür!” diye fısıldadı.
Sesimi çıkarmadan avlunun ortasına çıktım. Süpürgeyi alıp, yine bıkmadan süpürmeye başladım.
Süpürürken avlunun giriş kapısı bir kez daha açıldı. Başımı çevirdim; karşı komşunun kızı Zeliha gelmişti. Benden birkaç yaş büyüktü. Uzaktan beni görünce hafifçe gülümsedi. Onunla hiç konuşmamıştım ama yüzü bana hep iyi gelirdi. Gözlerinde hep bir şefkat vardı sanki.
Emine abla kapıya koşup hemen Zeliha’yı karşılamaya başladı.
“Hoş geldin Zeliha, buyur geç içeri.”
Zeliha beni başıyla selamladı, sonra içeri girerken bana bir kere daha baktı. Gözlerinde anlayış vardı ama ben utancımdan hemen yüzümü çevirdim.
Zeliha gidince Emine abla yanıma geldi, yüzü kararmıştı.
“Ne bakıyorsun öyle? Senin gibi yetimleri buraya eğlenesin diye getirmediler!”
Cevap veremedim. Cevap versem ne olacaktı ki?
Güneş batarken Emine abla yine kolumdan tutup Bekir’in odasının kapısına götürdü beni.
“Bugün delinin odasını temizlememişsin. Hemen gir içeri temizle. Adam gibi temizlemezsen ağaya söylerim!”
Başımı eğip içeri girdim. Bekir odada yoktu. İlk kez odası bu kadar sessizdi. Temizlemeye başladım. Yine kir, yine pislik, yine kokular…
İşimi bitirip çıkmak üzereyken kapıda Bekir belirdi. Üstü başı çamur içindeydi. Donup kaldım. Bekir bu kez bana hiç bakmadan köşedeki yatağına oturdu. Yüzü gergindi, dudakları kıpırdıyordu ama ses çıkmıyordu.
Yavaşça kapıya yöneldim. O sırada Bekir’in kısık sesi duyuldu:
“Sen git buradan… Buralar sana göre değil… kötü çok kötü…”
Kalbim hızla çarptı. “Nereye gideyim?” demek geldi içimden, diyemedim. Kaçarcasına dışarı çıktım. Felaket tellalı gibi konuştukça yüreğim ağzıma geliyordu.
Ağanın misafirleri yemek yiyip gitmişti. Bizde kalanları yedik. Zeliha niye geldi ne ara gitti anlamadım.
O gece odama çekildiğimde, başımı yastığa gömüp hıçkıra hıçkıra ağladım. Ben kimsesizdim, sahipsizdim. Buradan nasıl kurtulacaktım?
Ama sabah yeniden doğduğunda hiçbir şey değişmedi.
Yine Emine ablanın bağırışlarıyla uyandım. Yine işlerin arasında kayboldum. Günlerim hep aynıydı. Bekir’in temizliği, Emine ablanın bitmeyen emirleri, sessiz çığlıklarım…
**
Bir akşam avluyu temizliyordum ki, Hozan Ağa eve erken döndü. Yüzünde alışmadığım kadar sakin bir ifade vardı. Beni görünce durdu, ilk defa gerçekten baktı bana.
“Adın neydi senin?” Adımı bile unutmuş.
Başımı eğdim. “Seher…” dedim fısıltıyla.
Hafifçe homurdandı. “Seher… Yaşın kaç senin?”
“On beş…” diye fısıldadım utançla.
“Bana yaşı 18 dediler, reşit dediler! Başımı belaya mı sokacaksınız lan!”
“Ağam benim kimlikte yaşım 18 ablamın kimliğini bana verdiler. Ben daha çocuk yaştayım. Allah için el sürme bana,” diye yakardım.
Bir süre yüzüme baktı, gözlerinde bir düşünce vardı ama okuyamadım. Sonra aniden bana sırtını döndü.
Akşam karanlığında mutfağa girdim, bulaşıkları yıkarken kapıda Emine abla göründü. Yüzü her zamankinden daha sertti.
“Ağaya ne söyledin?”
“Hiçbir şey…”
Saçlarıma yapıştı. Beni duvara çarparak boğazıma yapıştı. “Niye ağaya ben küçüğüm dedin Hı, biz seni çocuk doğur diye aldık! Ağanın kafasını karıştırmışsın! Sen aklınca bizi mi kandırıyorsun Hı!” Dedi öfkeyle.
“Yok abla ben gerçekten 15 yaşındayım. Nolursun vurma bana,” diye yalvardım.
Yüzüme yaklaşıp tehdit dolu bir sesle fısıldadı: “Eğer ağaya çocuk vermezsen seni Bekir’in önüne atarım. O deli adam sana neler yapar biliyor musun? Ağa o kız koynuma alamam dedi! Ne dedin ki adam böyle konuşur oldu?”
“Yaşımı dedim, başka bi şey demedim.”
“Sus yalan söyleme!”
Kalbim göğsümden fırlayacak gibi atıyordu. Cevap veremedim. Zaten cevap verecek gücüm yoktu ki.
“Adetin bitince ağaya yine böyle laflar etmeyeceksin! Yatağına girip ‘ben sana çocuk vermek isterim ağam’ diyeceksin! Bir kuma daha bu eve gelmeyecek!”
“A… anladım…”
Kapı gürültüyle kapandı, Emine abla çıktı. Her tarafım titriyordu. Ne demişti o kadın? Nasıl bir kadın kocasının yatağına kadın sokmak için böyle hevesli olur ki? Aklım almıyordu. Çöktüğüm yerde hüngür hüngür ağladım.
Ama içimde küçük bir ateş yanmaya başlamıştı. Bu hayattan kurtulacaktım. Nasıl, ne zaman bilmiyordum ama bu evden bir gün kurtulacaktım.
Şimdilik direnmek zorundaydım. Çünkü ben Seher’dim… Karanlıktan çıkarken umut veren aydınlıktım… Şafak vaktiydim. Illa ki bir yol bulacaktım.
Kimliksiz, sahipsiz, sadece hayatta kalmaya çalışan bir kız olsam da umudumu kaybetmiş değildim.
Bir gün gerçekten kendi kimliğim olacak, kimseye ait olmayacaktım.
O güne kadar sabredecektim. Sabırdı benim tek silahım… Tek kurtuluşumdu belki. O güne kadar bu evin hizmetçisi olarak yaşayacaktım.
Bu evde benim sesimi kimse duymayacaktı. Ta ki ben sesimi yükseltene dek…
***