Hydra Adası’nda güneş, sanki sadece Aras ve Elif’in yeni hayatını aydınlatmak için doğuyordu. İstanbul’un o boğucu, barut ve hırs kokan havasından binlerce kilometre uzakta, bu küçük taş evin bahçesinde zamanın akışı bile değişmişti. Artık saatler holding toplantılarına veya kaçış planlarına göre değil; denizin gelgitlerine, zeytin ağaçlarının gölgesine ve Deniz’in neşeli kahkahalarına göre ayarlanıyordu. Elif, mutfakta taze kekik kokulu ekmekler hazırlarken pencereden dışarıya, Aras’a baktı. Aras, bahçedeki eski ahşap masayı onarıyordu. Üzerindeki o pahalı İtalyan takım elbiselerin yerini keten bir gömlek ve güneşten yanmış bir ten almıştı. On yıl önce Londra’ya kaçan o öfkeli genç adamla, bugün oğluna bir oyuncak gemi yapan bu adam arasında dağlar kadar fark vardı. Aras artık yıkmak içi

