Bölüm 10: “Suçluluk ve Öfke”
CENGİZHAN HANOĞLU
Korkmaz’la evden çıkarken, Deren aniden yanıma gelip kıyafetlerini almak için eve gitmesi gerektiğini söyledi. Pek istemesem de, bana mavi mavi baktığında "Tamam," demek zorunda kaldım. Adamlarımdan birini onunla birlikte eşyalarını alması için eve gönderdim.
Bir süre sonra yanında gönderdiğim adam beni aradı. "Cengizhan Bey," dedi endişeli bir sesle, "Deren Hanım ısrarla eve yalnız girmek istedi. Binanın kapısında beklerken zaman geçince endişelendim ve eve girip baktım ama burada yok. Kaçmış."
Bu sözleri duyunca içimdeki öfke alevlendi. Deren ne yapmaya çalışıyordu? Kendi başına bu tür bir risk alarak neden tehlikeye atılıyordu? Planlarımızı hiçe sayıp böyle bir karar vermesi, bende derin bir hayal kırıklığı ve kızgınlık oluşturdu.
Onu güvenli bir şekilde bulmak ve neden böyle bir şey yaptığını öğrenmek için bir an önce harekete geçmeliydim.
Ben Deren'i nerede bulabileceğimi düşünürken, Korkmaz da bir yandan arabayı Deren'in evine doğru sürüyordu. Evin önüne vardığımızda ise telefonum yine çaldı. Bu kez arayan başka bir adamımdı.
"Cengizhan Bey," dedi telaşlı bir sesle, "Tufan'ı almaya geldik ama Deren Hanım'la birlikte arabaya binip kaçtılar. Peşlerindeyiz."
Aniden içime yayılan şaşkınlığa rağmen, sesimi sakince çıkardım. "Sakın bişey yapmayın," dedim. "Sessizce takip edin. Ben de geliyorum, yoldayım. Gittikleri yeri derhal bana bildirin."
Durumun ciddiyeti gittikçe artarken, zamanın daraldığını hissediyordum. Deren'in böyle bir şey yapmasına anlam veremesem de, bu karışıklığı sonlandırmak için gergin fakat kararlı bir şekilde yola koyulduk.
Köprüye doğru ilerlerken telefon yeniden çaldı. Bu, az önce konuştuğum adamımdı; sesi şimdi daha endişeliydi.
"Cengizhan Bey," dedi, "iki araç geldi ve Tufan'la Deren Hanım'ı zorla götürdüler. Araçları geriden takip ediyoruz."
Bu haberle birlikte içimde patlayan öfke, adrenaline karıştı. Bana bağlı adamlarla dar bir çember oluşturacak, Deren'i kurtaracaktık.
"Korkmaz," dedim hızla, "Hızlan. Yetişmemiz lazım. Onları sıkıştırabileceğimiz bir yer bulmamız gerek."
Arabamız hızlanırken, lastikler asfalta tutunuyordu. Zaman daralıyordu, ama aklımda bir plan oluşuyordu. Aramayı sürdüren adamıma tekrar talimat verdim:
"Takip edin ama dikkatli olun," dedim, "Ben yoldayım, her adımlarını bildirin."
Köşeleri dönerken gözüm yoldaydı. Her saniye kıymetliydi, her hamle belirleyici olacaktı. Adamların hamlesine karşılık vermeli ve Deren'i ellerinden almalıydık. Hızlandıkça, içimde başarıya ulaşacağımıza dair bir kararlılık büyüyordu. Bu işin peşini bırakmayacak ve gerekli her adımı atacaktık.
Telefon yeniden çaldığında, arayan adamımın sesi bu kez daha net ve kararlıydı.
"Cengizhan Bey, onları ıssız bir depoya kadar takip ettik. Hemen konumu size atıyorum."
Bu haberle birlikte içimdeki gerginlik bir stratejiye dönüştü. Ekranda beliren konumu görünce, "Tamam, hemen oradayız," dedim. "Hiçbir şekilde temas kurmayın, sadece etrafı gözleyin. Planımızı yapana kadar bekleyin."
Korkmaz'a dönüp, "Hızlanmamız gerekiyor," dedim. Artık hız, ihtiyacımız olan tek şeydi. Araba, motorunun homurtusuyla adeta yolda uçuyordu. Zaman kazanmak için her bir saniye kritik öneme sahipti.
Düşüncelerimi toparlayarak, bir yandan yol haritasını inceliyor, bir yandan da olası senaryoları gözden geçiriyordum. Deren ve Tufan'a ulaşmak için en iyi ve kısa yolu bulmalıydık. Depoya doğru ilerlerken, hazırladığımız planı adım adım uygulamaya koyarak bu karışıklığı sona erdirmek için tam anlamıyla hazırdık.
Hedefimize giderek yaklaşıyorduk. Korkmaz ve ben, bu durumu kontrol altına alacağımızdan emindik.
Aracı usulca park ettikten sonra, adamlarıma hızlıca ne yapmaları gerektiğini anlattım. Her biri tecrübeliydi ve talimatlarımı uygulamada tereddüt etmeyeceklerdi. Sessiz bir şekilde hareket ederken, depodaki adamların yüzlerinde oluşacak şaşkınlığı görmek için sabırsızlanıyordum.
Depoya büyük kapıdan girdiğimizde güçlü bir ses yankılandı. İçerisi bir an için sessizliğe büründü. Gözlerim hızla etrafı taradı ve ortada sandalyelere bağlanmış olan Tufan ve Deren'i gördüm.
Bir herif, Deren'in saçlarını çekerek canını yakıyordu. O anda içimdeki öfke kabardı, tereddüt etmeden silahımı kaldırıp onu kolundan vurdum. Acıyla geriye savrulduğunda, adamlarım içeriye doğru hızla yayıldı.
Deren’in Gözleri benimkilerle buluştuğunda, içimdeki koruma içgüdüsü bir kat daha güçlendi. Buradaydım ve kimsenin ona zarar vermesine izin vermeyecektim.
Tufan’ı Korkmaz dışarı çıkarırken Deren’i de başka bir adamım benim aracıma götürdü. Her şey kontrolüm altındaydı. Ne gerekiyorsa yapacak, bu tehlikeyi bertaraf edecektim. İçimdeki kararlılık ve güç, bu mücadeleyi kazanmak için yetiyordu.
Adamlarım içeride çıkanlarla çatışırken, gözüm iki sakallı adama kilitlendi ve peşlerine düştüm. Biri yaralıydı, kolundan vurmuştum; diğeri ise onu ustaca yönlendiriyordu. Hızla köşelerde kaybolarak izlerini kaybettirdiler. Bu kaçış, onların önemli kilit adamlar olduğunu ima ediyordu. Ancak kaçışlarının uzun sürmeyeceğini biliyordum. Silahımın adaleti eninde sonunda onları bulacak ve toprağın soğuk yüzüyle tanıştıracaktı.
Depodan çıkmadan önce yerde duran bir şey dikkatimi çekti. Eğilip baktığımda bunun Deren’in tokası olduğunu fark ettim. Tokayı yerden alıp cebime koydum; Hızlı adımlarla dışarı çıkarken Korkmaz’a dönüp, "Ben Deren’le gideceğim. Sen çocuklarla bizim mekâna geç, o Tufan itini konuşturmaya başla," dedim.
Korkmaz, "Tamam, ama kızı fazla sıkıştırma," dedi. Geçip arabaya bindim. Deren yan koltukta sus pus oturuyordu, yüzünde yaşananların ağırlığı vardı.
Arabayı çalıştırırken, Deren’in nasıl inatçı ve söz dinlemez biri olduğunu düşündüm. Yanımda suskun otururken bile, onun başına buyruk tavırlarının bizi buraya getiren şey olduğunu bilmek canımı sıkıyordu. Yine de içten içe, bu özelliğinin onun güçlü ve cesur doğasının bir parçası olduğunu da biliyordum. Ama bu sefer, onunla ciddi bir konuşma yapmanın şart olduğunu hissediyordum.
Düşünceler içinde arabayı sürerken, sonunda bize ait olan mağazalardan birinin önünde durdum. Deren’e dönüp, "Aşağı in. Evde kendine kıyafet bulamamış olmasın?"dedim imalı bir tavırla. Bu sözlerim, onun aceleci kararlarının sonuçlarıyla yüzleşmesi gerektiğini hatırlatmak içindi.
Deren aşağı inerken ben de inip mağazaya ondan önce girdim. "Kendine giyecek bir şeyler al," dedim ve koltuklardan birine geçip oturdum. Sesimdeki kesinlik ve netlik, itiraz etmesine dahi izin vermemişti. Deren, birkaç parça kıyafet alıp denemeden çalışanlara uzattı. Ancak bu kıyafetlerin yeterli olmayacağını biliyordum.
Ayağa kalkıp çalışanlara, Deren'in bedenine uygun bir sürü kıyafet ve iç çamaşırı paketlemelerini söyledim. Deren’in bu duruma ne tepki vereceğini görmek için sessizce bekledim.
Ancak, Deren tepkisizdi. Depoda ne yaşadığını veya ne duyduğunu bilmiyordum, fakat bunun onu etkilediği kesindi. Öğrenmem gereken her ne varsa, eve gidince öğrenecektim. Şimdilik, onun ihtiyaçlarını karşılayarak sssizliğimi korudum.
Aldıklarımızı bagaja koyup yola devam ettim. Evin önüne geldiğimde, adamlara paketleri yukarı çıkarmalarını söyledim. Deren’le birlikte eve girdiğimizde, Deren banyoya girmek istediğini söyledi ve yukarı çıktı. Arkasından seslenerek, "Benden bu şekilde kaçamazsın, bu konuşma er ya da geç gerçekleşecek," dedim.
Kafamdaki soruların cevaplarını bulmanın zamanı gelmişti. Deren'in yaşadığı her neyse, onunla bu durumun üstesinden gelmek için kararlıydım.
Deren banyodayken hızlıca bir duş alıp rahat bir şeyler giydim. Aşağı inip koltuğa oturdum ama Deren hâlâ görünürde yoktu. Bu sessizlik içimi kemiriyordu. Kendime bir kahve yaptım.
Kahvem de bittiğinde içimi bir huzursuzluk kapladı, yerimde duramadım. Merdivenlere doğru baktım ve yukarı çıktım, kapısının önünde durup derin bir nefes aldım. Hafifçe kapıya vurarak, "Deren, iyi misin?" diye seslendim.
Onun iyi olduğunu bilmek istiyordum. Bu sessizlik hiç hayra alamet değildi. Ne olup bittiğini anlamadan huzur bulamayacaktım. O an anladım ki, Deren sadece bir sorumluluk değil; benim için çok daha derin bir şey ifade ediyordu. Evet, onu daha dün tanımıştım ama bu, hissettiklerimin yoğunluğunu değiştirmiyordu.
Hâlâ bir ses yoktu. Endişem giderek artıyordu. Kapının önünde durup derin bir nefes aldım. "Deren, iyi misin? Bak, içeri giriyorum," dedim.
Cevap almaya kararlıydım, ama aynı zamanda onun sınırlarını ihlal etmek istemiyordum. Kapıyı yavaşça açıp içeri adım attım, neyle karşılaşacağımı bilmeden.
İçeri girdiğimde, Deren’i yatağın üzerine oturmuş halde buldum. Üzerini giymişti ama saçları hâlâ ıslaktı. Bu odada bir saç kurutma makinesi olmadığını tamamen unutmuştum. “Saç kurutma makinesi getirmemi ister misin?" diye sordum. Onu böyle görmek, biraz olsun rahatlamama sebep oldu, ama hâlâ konuşacak çok şey vardı.
Arkamı dönüp saç kurutma makinesini getirmek için odadan çıkmak üzereyken, Deren'in ani bir hıçkırıkla ağlamaya başladığını duydum. Ağlamanın arasında, "Duyduklarım... Her şey... Çok ağır geliyor," diye fısıldıyordu.
Hemen geri dönüp yanına oturdum. "Deren, gördüklerin ve duydukların neyse bana anlat. Önce bir sakinleş." dedim.
Deren, gözleri yaşlı, yüzünü ellerine gömerek, "Çok korktum, Cengizhan. Kendimi bir anda böyle bir kaosun içinde bulacağımı hiç düşünmemiştim," dedi.
Gözlerinin içine bakarak, "Artık korkmana gerek yok. Yanındayım.” dedim, sesim kararlıydı.
Deren, bu güvence karşısında başını hafifçe salladı.
Ayağa kalkıp saç kurutma makinesini almak için odama gittim. Makineyi alırken, depoda bulduğum tokayı eşofmanımın cebine koydum. Deren'in yanına döndüğümde, saçlarını kurutamayacak kadar bitkin olduğunu görmek içimi sızlattı.
Makineyi çalıştırarak, "İzin verirsen saçlarını kurutayım," dedim. Başını hafifçe sallayarak onayladı ve ben de saçlarını nazikçe kurutmaya başladım. Her bir tutamı kuruturken, bu yaptığım şeyin ona iyi hissettirdiğini umdum.
Saçlarını kuruttuktan sonra, cebimden ona ait olan tokayı çıkararak saçlarını topladım.Sessiz ama anlamlı bir andı; ikimiz de kelimelerden çok sessizliğin gücüyle ne demek istediğimizi biliyorduk.
Eğilip Deren'in gözlerinin içine baktım. Mavi gözleri, okyanuslar kadar derindi ve yaşadıklarının etkisindeydi. "Biraz dinlen. Ben aşağıya inip yiyecek bir şeyler hazırlayacağım. Hazır olunca sana seslenirim, tamam mı?"
Deren başını hafifçe salladı. "Gerek yok, ben sonra da bir şeyler yerim."
"Önemli değil. Dinlenmeye çalış.”dedim. Ona zaman tanımanın en doğrusu olduğunu hissettim ve sessizce odadan çıktım. Aşağıya inerken ne yemek yapacağımı düşündüm.
Mutfağa girip hemen işe koyuldum. Taze etin yanına taze biberiye ve sarımsak ekledim. Eti zeytinyağı, biberiye ve sarımsakla marine ettikten sonra, ocağa koyduğum tavayı ısıttım.
Bu sırada, domates ve salatalıkla basit bir salata hazırladım. İnce doğradığım sebzeleri limonlu sosla karıştırarak salatayı tamamladım. Tava iyice kızdığında, eti mühürleyip pişirdim. Kokusu tüm mutfağı doldurdu.
Yemekler hazır olunca, masaya taşıdım. Deren’i çağırmak için yukarı çıktım ve odasının kapısına gidip hafifçe vurduktan sonra kapıyı açmadan seslendim: "Deren, yemek hazır. Aşağı gelebilirsin."
O an saatin 20.00 olduğunu fark ettim ve onun beğenmesini dileyerek aşağıda beklemeye koyuldum.
Masada oturmuş, hazırladığım yemeğin masadaki düzenini kontrol ederken, Deren’in merdivenlerden aşağı indiğini fark ettim. O an için düşüncelerim başka bir yerdeydi, ama dikkatimi çeken bir şey oldu. Giydiği tayt ve crop top, vücuduna tam oturuyordu, onun oldukça fit olan fiziğini ortaya koyuyordu.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım, kendime gelip düşüncelerimi toparlamaya çalıştım.
Deren, karşıma oturdu ve gözleriyle yemeği süzerek, "Göründüğü kadar lezzetli olduğunu umuyorum," dedi.
"Emin olabilirsin. Hadi, başla," diye karşılık verdim.
Deren, bir parça eti alıp ağzına attı ve tam anlamıyla lezzetinin keyfini çıkaran mırıldanmalarla tepkisini gösterdi. Gözlerindeki memnuniyeti görmek güzeldi.
Dolaptan bir şişe kırmızı şarap aldım ve kendi bardağıma doldurdum. Deren, kendi önündeki bardağı bana uzatarak, "Bana da biraz doldurur musun?" dedi.
"Emin misin?" diye sordum.
Deren bardağını hafifçe sallayarak, "Kesinlikle," dedi, kararlı bir ifadeyle.
Bardağına biraz şarap doldururken. "Bu, diğerlerinden biraz farklıdır; aman dikkat et, sonradan çarpabilir."
Deren bardağını hafifçe kaldırıp yüzüme baktı. “Bakalım gerçekten dediğin kadar etkili mi?” dedi hafif meydan okur bir tonda.
Ben de alaycı bir tavırla, “Daha önce bu kadar güçlü bir şarap içmediysen, etkisini sabaha kadar hissedersin,” dedim.
Deren bardağını dudaklarına götürdü, bir yudum aldı ve hafifçe kaşlarını çattı. “Gerçekten farklı,” diye mırıldandı. “Ama fena değil.”
Masadaki sessizlik birkaç saniye boyunca sürdü. Sonra, bardağımı masaya koyup ona döndüm. “Deren,” dedim, sesim ciddileşmişti. “Bugün yaşananlardan sonra hâlâ olayın ciddiyetini kavrayıp kavramadığını merak ediyorum.”
Deren bardağını elinde çevirdi, gözlerini kaçırmadan bana baktı. “Ne dememi bekliyorsun?” diye sordu. “Evet, aptallık ettim. Evet, dikkatli olmalıydım. Ama bunu sadece merak ettiğim cevapları almak için yaptım.”
Başımı iki yana salladım. “Cevapları almak için ölme riskini mi göze aldın? O adamlar seni bulmuştu, eğer yetişmeseydik—”
“Yetiştiniz ama,” diye kesti sözümü. “Ve ben hâlâ buradayım.”
Deren’in inadı beni hem sinirlendiriyor hem de ona hayranlık duymama neden oluyordu. “Böyle giderse burada kalman gittikçe zorlaşacak,” dedim. “Daha dikkatli olmalısın. Artık tek başına hareket edemezsin.”
Deren iç çekerek bardağından bir yudum daha aldı. “Bana ne yapmam gerektiğini söylemene alışmam gerekiyor sanırım.”
Gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan bardağımı kaldırdım. “Buna alışmalısın,” dedim, hafif ama kararlı bir sesle. “Çünkü seni bir daha o halde görmek istemiyorum.”
Yemeği yarılamıştık ki Deren bardağını tekrar uzattı. Göz ucuyla ona baktım, yanakları hafifçe kızarmıştı. İlk kadehten sonra daha sakinleşmiş gibiydi ama gözlerindeki boşluk hâlâ oradaydı.
“Biraz yavaş ol,” dedim, şişeyi elime alırken. “Bugünü unutmak istediğini biliyorum ama bu hızla gidersen adını bile unutursun.”
Deren hafifçe gülümsedi, ama içinde acı saklıydı. “Bugün duyduklarımı unuttursun yeter,” diye mırıldandı.
Sessizlik içinde yemeğe devam ettik. Deren, çatalını tabağında gezdirirken dalgın görünüyordu. Sonunda, yemeği bitirmeye yakın, bardağını bir kez daha uzattı. Ama bu sefer durdurmaya karar verdim.
“Yeter,” dedim sertçe.
Kaşlarını çattı. “Karışma,” diyerek şarap şişesini elimden kaptı. Neredeyse iki kadehe eşdeğer şarabı bardağına doldurup tek seferde kafasına dikti. Artık gözleri iyice baygınlaşmış, yanakları alev gibi kızarmıştı.
Bana döndü, sesi titrek ama öfkeliydi. “Haklıymışsın… Ailemi yok etmek içinmiş,” dedi.
Elleri yumruk olmuştu, çenesinin altına dayamış, gözleri boşluğa bakıyordu. Acısını iliklerine kadar hissediyordum. Ama ne söylesem şu an ona ulaşmayacaktı.
Şarap şişesini tekrar eline alıp yerinden kalktı. Peşinden giderken, havuzun önündeki büyük camın önüne bağdaş kurup oturduğunu gördüm. Şişeyi sıkıca tutuyordu, bu kez yavaş yavaş içiyordu.
Sessizce yanına oturdum. “Deren,” dedim usulca.
Beni duydu ama hemen tepki vermedi. Birkaç saniye sonra, başını bana çevirip acı bir tebessümle mırıldandı:
“Bunu yapabilirim, değil mi?”
Gözlerimi ondan ayırmadan başımı hafifçe eğdim. “Eğer gerçekten istiyorsan, evet.”
Belli belirsiz başını salladı, sonra gözlerini yeniden geceye çevirdi. “O zaman bana nasıl yapacağımı öğret, Cengizhan.”
“Tamam, bunları yarın konuşuruz,” dedim. “Seni yukarı çıkarmamı ister misin?”
Elindeki şişeyi dizlerinin önüne koydu, sonra bana döndü. Gözlerimin içine bakarken, yavaşça yaklaştı. Yanakları kıpkırmızıydı, gözleri cam gibiydi. Nefesi dudaklarıma değiyordu.
İçimde garip bir çarpıntı hissettim. O bana yaklaştıkça ben yerime çivilenmiş gibi kalıyordum. Sonunda, aramızdaki mesafeyi kapatıp dudaklarıma hafif bir öpücük kondurdu.
“İlk öpücüğümü sana veriyorum, mafya bey,” diye fısıldadı.
Donakalmıştım. Beklemediğim bir şeydi bu. Kalbim kaburgalarımdan fırlayacak gibi atıyordu. Elini yüzüme götürdü, parmakları hafifçe tenime dokundu.
“Yoksa beni istemiyor musun?”
Hiçbir şey söylemedim. Ama gözlerinde beliren o gölgeyi görünce, aniden iki elimle yanaklarını tutup dudaklarına yapıştım. Gözlerini kapattı ve bana karşılık verdi.
Tam o sırada şarap şişesi devrildi, kırmızı leke zemine yayıldı. Reflex olarak aşağı baktım, ama Deren elleriyle yüzümü tekrar kendisine çevirdi. Gözleri kararlılıkla parlıyordu. Kucağıma oturdu ve öpüşmeye devam etti.
Sonra, dudaklarını boynumun yanına getirip usulca fısıldadı:
“Yukarı çıkalım.”
Hiç tereddüt etmedim. Onu kucağıma alıp merdivenlere yöneldim. Yukarı çıkana kadar nefesi dudaklarımdan ayrılmadı.
Onu yatağına yatırdım, yanına uzandım. Gözleri kısık, nefesi hafifçe titriyordu. Elini göğsüme koydu, parmakları tenime usulca dokundu.
Şefkatle saçlarını okşadım. “Şimdi uyu,” dedim yumuşak bir sesle. “Yarın uyandığında hiçbir şey hatırlamayacaksın.