9- Umut

1844 Kelimeler
Lina Koral "Anne ne zaman eve gideceğiz?" Hâlâ şokta ve korku dolu bakışlarla bakan oğlum kendini güvende hissetmiyordu haklı olarak. 1 gündür bilmediğimiz bir yerde kalmıştık ve güvenli bölgesine 'evine' gitmek istiyordu. "Bir süre buradayız annecim" dedim kucağımdaki başına elimi uzatıp saçlarını okşayarak. "Ama babam bizi merak eder." Ben bile olanları sindirememişken Oğuz'un bu soruları çok normaldi çünkü neler olduğunu hâlâ tam olarak idrak edememişti. "Onu bulacağız." Oğlum kafasını yukarıya kaldırdığında kızarmış gözleriyle bakıştım. Güvende olduğunu hissetmesi için içten bir gülümsemeyle saçlarını okşayarak devam ettim. "Bir şeyler yemek ister misin?" Bu sığınakta yeterince konserve vardı. 11 kişi olmamıza rağmen bize yaklaşık 2 hafta yetecek yiyecek ve su bulmuştuk. Peri hanım konserveleri sayarak herkese bölüştürmüş ve kişi sayısına göre günde 2 sefer düşecek şekilde dağıtmıştı. Su, yemeğe göre boldu ve susuzluk sıkıntımız olmayacak gibi gözüküyordu. En azından bu iyi bir haberdi. Yine de iki hafta sonra yemek için dışarıya çıkmamız gerekecekti. Düşünebildiğim tek sey buydu. Belki o kadar bile beklememize gerek kalmadan bu sorun yetkililerce çözülürdü. *** Peri hanım torunu ile sığınaktaki koltuklardan birinde oturuyordu. Gençler uzun bir kanepede sırayla oturmuş bir şeyler fısıldaşıyorlardı. Yaralı olan sarışın gencin bacağı daha iyi gözüküyordu. Tabii bunda ilk yardım çantasından çıkan ilaçlar etkiliydi. O grupta tek ayrık duran bilgisayarlardan anladığını düşündüğüm Arda denilen gençti. Hâlâ bilgisayarın başında hızlı hızlı tuşlara basıyordu. Gördüğüm son görüntülerden sonra uzun bir zaman bilgisayara bakamayacak gibi hissediyordum. Yaşlı evli çift Zülfiye hanım ve Hüseyin bey ise konuşmadan yan yana oturuyorlardı. Zülfiye hanım kafasını eşinin omuzuna koymuş arada gözleri gençlerin arasındaki torunu Efe'ye kayıyordu. Gençler 19-22 yaş aralığında duruyorlardı. Üniversite arkadaşları oldukları düşünüldüğünde 20'lerinde olmalıydılar. Korku dolu, gergin ve endişeli sohbetleri hiç bitmiyordu. "Ailemi bulmam gerekli" kıvırcık saçlı kızın konuşmasıyla bakışlarım ona dönerek dinlemeye başladım. Arkadaşlarından sıkıntılı nefesler verenler vardı. Herkes ailesini çok merak ediyordu. Bilgisayarda gördüğüm görüntülerden sonra dışarı çıkmamız akıl işi gibi durmuyordu. "Belki düzelmiştir çıkıp bakalım" kahverengi saçlı kızın cevabıyla yaralı olan genç adam kafasını olumsuz anlamda sallamıştı. "Birkaç gün daha bekleyelim. Buradan hep birlikte çıkacağız." Efe, bilgisayarda Arda'nın yanındaydı ve yüzünde çok kötü bir ifade vardı. Gençlerin konuşmasını herkes duyuyordu. Efe, bilgisayardan başını kaldırmadan onlara seslendi. "Uzun bir süre burada kalacak gibiyiz. Şuraya baksanıza!" Arda'nın sözleriyle ayaklanan gençler bilgisayarın başına toplanmıştı. Zülfiye hanım da telaşla başını eşinin omzundan kaldırarak o yöne dönmüştü. Peri hanım ekrandaki görüntüleri biliyormuş gibi sesini çıkartmadan oturmaya devam ediyordu. Bilgisayarın başına toplanmış gençlerden korku dolu sesler yükselince kucağımda uyuyan Oğuz'a baktım. Daha fazla korkmasını ve endişelenmesini istemiyordum. "Burada öleceğiz!" Çıkan karmaşık seslerden en net anladığım bu cümleydi. Arda, hızlı hızlı klavyede işlemler yapmaya devam ediyordu ve sürekli gözlüğünü düzeltmekle uğraşıyordu. Orada neler oluyordu? Oğuz'un kafasını dikkatli kucağımdan kaldırıp bilgisayarın olduğu bölmeye doğru yürümeye başladım. Peri hanım ve torunu Kemal'de ayaklanmış arkamdan geliyordu. Kemal'in korku dolu bakışlarını görünce dayanamayarak elimi omzuna koyarak ona gülümsemeye çalıştım. Peri hanım hemen önümüze geçerek tedirgin bir ifadeyle bilgisayara bakıyordu. "İyi misin?" Diye sordum Kemal'e. Esmer, zayıf bir çocuktu ama gözleri parlıyordu. Akıllı bir çocuğa benziyordu. Konuşmadan kafasını salladığında yanımdan ayrılıp anneannesinin yanına ilerlemiştim. Peri hanım Kemal'in geldiğini bile anlamadı çünkü ekranda gördüğü neyse kitlenmiş gibiydi. Birkaç adımla bilgisayara yaklaştım. Gençler kenara çekilmiş panik haline girmişlerdi. Kıvırcık saçlı kız ağlıyor, diğerleri de ağladı ağlayacak gibi duruyordu. Birbirlerini teselli dahi edemiyorlardı. Bakışlarım ekrana kaydığında gördüğüm kan dondurucu görüntülerle ne nefes alabildim ne yutkunabildim. Asker olduklarını tahmin ettiğim bir grup ve siviller sokakta üç tane saylob ile karşı karşıya gelmişlerdi. Askerler, sivilleri arka planda tutmuş taş ve sopalarla o teknoloji harikası makinelere saldırmaya çalışıyorlardı. Ancak yaptıkları etki koskocaman bir okyanusa ufak bir taş atmak kadardı. Sayloblar hiç etkilenmeden yavaş yavaş askerlerin üzerine yürüyorlardı. Sivillerin içinde çocuk yoktu çoğunluğu erkeklerden oluşuyordu ama birkaç tane kadın vardı. Askerlerden birinin arkasına dönerek ağzını kımıldatmasından onlara kaçın dediğini anlayabildim. Siviller son hız kaçmaya başladıklarında, askerler sayloblarla karşı karşıya gelmişlerdi ancak hiç şansları yoktu. İçlerinden biri belinden silahını çıkartıp sayloblara ateş etmeye çalıştı ama ellerindeki silahlar son teknoloji ürünüydü ve merkezi ağa bağlı olarak çalışıyordu. Barutlu silah kullanımı çoktan kalkmıştı. Lazer ışını atan silah dışında barutlu kullanım, çevre kirliliği yüzünden yasaklanmıştı askeriyede. Anlaşılan ana bilgisayara bağlı olan gelişmiş silahlar çalışmıyordu. Büyük sayloblardan biri hızlı manevra yaparak kendisine en yakın askeri yakalayıp bedenini güçlü koluyla tutup havaya kaldırdı. Rütbeli olanın emir vermesiyle diğerleri arka tarafa doğru koşmaya başladığında hâlâ nefesimi tutuyordum. Yerlerde insan cesedi hiç yoktu ancak kaldırım kan yüzünden kırmızı renge boyanmıştı. Binalar yıkılmış, arabalar ezilmiş, gökyüzü gri bir renge bürünmüştü moloz tozları yüzünden. Sadece birkaç gün... Birkaç günde, dünya bambaşka bir yer olmuş gibiydi... Bakışlarımı ekrandan çekemedim. Benim gibi izlemeye devam eden sadece Peri hanım kalmıştı. Arda, hızlı ve sert bir hareketle oturduğu sandalyeden kalkıp tuvaletlerin olduğu kısma koşmuştu. Sanırım yine kusacaktı. Saylob, askeri sağa sola sallamaya başladığında diğer sayloblar kaçanların peşine düşmüştü. Gözlerinin olduğu ekranda, siyah ışık şerit şeklinde geçiyordu sağdan sola doğru. Askeri yerden oldukça yükseğe kaldırarak moloz yığınlarının olduğu alana büyük bir güçle fırlatmıştı ve bir daha ona bakmadan kaçanların peşine düşmüştü. Moloz yığınları arasına sert bir şekilde düşen asker, bir daha kalkamamıştı. Yan tarafımda Peri hanımın ekranı kapatmasıyla donakaldığımı idrak edebiliyordum. Bu gördüklerim bir film değil gerçeğin ta kendisiydi. Hayatta kalan kaç kişi kalmıştı ki? "Bütün bunlar,..." diyerek dudağımı ıslattığımda ağzımdan bir hıçkırık da kaçtı. Peri hanım benden daha iyi toparlanarak tam yanıma geldi ve sevgi dolu bir tavırla elini belime koyarak beni kendine çekti. Omuzuna yaslandığımda, gözlerimden yaşlar da akmaya başlamıştı. Her şey çok ama çok fazlaydı. "Onları durduracağız. Çalıştığım enstitüde bir prototip vardı. O cihaz, ile Saylob bakımı yapılıyordu olası tehlikelere karşı." Peri hanımın sözleriyle kafamı omzundan kaldırıp yaşlı gözlerle üzgün duran yüzüne baktım. "Ne cihazı?" Ellerimden tutarak beni sandalyeye çekerek oturtup etraftaki insanlara baktı. Ardından tekrar bana bakarak devam etti. "Saylob üretimi sırasında oluşturulan bir sigorta. O cihazın yaydığı manyetik dalgalar Saylob'ların işletim sistemini etkiliyor." "Yani onları durdurabilir miyiz? Nerede bu cihaz gidip alalım." Cümlesinin bitmesini beklemeden heyecanla söze girmiştim ancak Peri hanım hemen devam etti. "Hayır hayır öyle bir şey değil. Bilgisayarla kapatılamadıkları için onları durdurmanın tek yolu manuel olarak kapatmak, yani elle müdahale. Saylob'lara 5 metre bile yaklaşamayacağımız için elle kapatmak mümkün değil gözüküyor. Ancak sana bahsettiğim cihaz bunu mümkün kılıyor." Derin bir nefes alarak arkasına yaslandı. Meraklı gözlerle onu dinlemeye devam ettim. "Cihazın yaydığı dalgalar sayesinde etrafındaki canlı varlıkları algılayamıyorlar. Bu cihazı, teknisyenler işlerini daha rahat yapabilsin diye üretmişlerdi ancak sanırım kurtuluşumuz olacağını düşünemediler. Cihaz üzerindeyken 5 metrelik alana kadar etki ediyor ve Saylob yanından geçip gitse bile seni algılayamıyor. Sonuç olarak Saylob bir yapay zeka olsa da bir hayvan olmadığı için içgüdüleri yok. Tamamen teknolojiyle onları yeneceğiz. Tek sıkıntı, prototipin ana bilgisayar binasında kalmış olması." "Bir şekilde dışarı çıkıp ana bilgisayar merkezine ulaşabiliriz. Tek yol buysa bence bu denemeye değer." Sözlerimle Peri Seçkin'in yüzünde hafif tebessüm belirdi. "O kadar uzağa gitmemize gerek kalmayacak. Merkezdeki tüm bu olayların sorumlusu yetkili profesör, saldırılar başlamadan önce bana prototipin üretimini anlatan bir dosya vermişti. Ne olur ne olmaz diye hepsini ezberledim ve ekran resimlerini çektim ancak bildiğin gibi akıllı telefonlar bozuldu. Şanslıyız ki hafızam çok iyidir." Gülümsediğinde ben de gülümsemeye başladım. Burada kapana kısılmamızın tek bir iyi yanı varsa o da Peri Seçkin'le kapana kısılmaktı. "Buraya ilk geldiğimizde unutmamak için aklımdaki bilgileri bir kağıda yazdım." Diye devam ederek cebinden bir kağıt çıkarttı. Kağıdı bana uzattığında prototip için gerekli malzemeler ve yapım aşamaları detaylı bir şekilde anlatılıyordu. "Bu malzemeleri nereden bulacağız?" Çok zor bulunan elektronik parçalar dışında hemen hemen her bilgisayar veya telefonlarda olan malzemeler da vardı. Bilmediğim malzemeler de hatrı sayılır kadar çoktu. "Tek tek toplayacağız Lina. Bu prototipi üretebilirsek rahatça dışarıya çıkar hatta Saylob'ları kapatabiliriz. Bu bölgemiz için şart çünkü onları durdurabilecek hiçbir silah çalışmıyor. Her şeyi hacklediler." Tekrar uzanıp kağıtta yazanları okudum. Elimizde olan malzemeleri bulsak da yine de birilerinin dışarıya çıkarak bu malzemeleri toplaması ve sığınağa sağ bir şekilde geri dönmesi gerekiyordu. Gençleri böyle bir tehlikeye atamazdım. Dışarı çıkacak en uygun aday ben olacaktım... *** Peri hanımla konuştuktan sonra sığınaktaki herkesi ortak alana toplamıştık. Ortak alanda büyük bir masa, dört tane de sandalye vardı. Efe ve isminin Halil olduğunu öğrendiğim sarışın çocuk, kanepeyi çekerek masaya yaklaştırmış oturuyorlardı. Sığınaktakiler hakkında öğrendiklerim, tüm gençlerin liseden arkadaş olduklarıydı. Üniversite üçüncü sınıfa başlayan gençlerin hepsi farklı bölümlere gitse de aralarındaki bağı koparmamış, yıkımın olduğu günde Zülfiye hanımların evinde Efe için buluşmuşlardı. Bilgisayarlarla haşır neşir olan Arda bilgisayar mühendisliği, Efe Polis Akademisi, Halil beden eğitimi, kıvırcık-kahverengi saçlı Sude acil tıp teknikeri, saçlarının uçlarına doğru sararan ancak kumral olduğu belli olan Esra ise modayla alakalı bir bölüm okuyordu. Şimdi burada hepsi toplanmış Peri hanımla birlikte onlara ne söyleyeceğimizi bekliyorlardı. Peri hanım bana bir kez bakarak onlara geri döndü ve dudağını ıslatarak bir adım öne çıktı. Çantasında kırmızı bir ruj olmalıydı çünkü onu gördüğümden beri dudakları hep boyalıydı. Oğuz ve Kemal masadan biraz uzakta sandalyede yan yana oturmuşlar kendi aralarında kısık sesle sohbet ediyorlardı. "Sayloblara yaklaşıp onların bizi fark etmemesini sağlayacak bir prototip var. Malzemeleri bulabilirsek o prototipi yeniden üretebilirim ve böylece dışarıya çıkabiliriz." Peri hanım sözlerini bitirince gençlerin hepsi kendi aralarında bakışmaya başlamıştı. "Malzemeleri bulmak?" dedi Efe sessizliği bozarak. "Burada Arda'nın da yardımıyla belli başlı malzemeleri bilgisayarlardan topladım ancak eksik olanlar için dışarı çıkmamız gerekecek." Peri hanım bu protipe oldukça güveniyor olmalıydı. Dışarıya çıkmak akıl kârı değildi yine de çıkıp malzeme toplamayı teklif ettiğine göre bahsettiği prototip son umudumuzdu. "Bu bir şaka mı? neden söz ettiğinin farkında mısın?" Halil'in sert sesinden sonra sığınakta ses karmaşası oluşmuştu. Herkes dışarı çıkmaktan oldukça çekiniyordu haklı olarak. Üstelik bilgisayardaki güvenlik görüntülerini izledikten sonra buna ben de dahildi. Hayatımda hiç böylesine korktuğumu hatırlamıyordum. "Bu söylediğimin tehlikesinin ne denli farkında olduğumu bilmek istemezsiniz ancak başka çaremiz yok. Sığınaktaki yiyecekler bize kaç gün daha yetecek? Yiyeceklerimiz tükendiğinde seçeneklerimiz zaten kısıtlı olacak. Ya açlıktan burada öleceğiz, ya da çıkıp kendimize yiyecek temin edeceğiz. Yiyecek için gittiğimiz zaman eksik parçaları da toplamamızı söylüyorum sadece. 3 gündür burada mahsuruz. Sokakları kontrol edip Saylob'lara görünmeden ve gücümüz tükenmeden çevreden bir şeyler bulmalıyız." Peri hanımın sert sözlerine sonuna kadar katılsam da bu hâlâ deli gibi korktuğum düşüncesini değiştirmiyordu. Dışarıda başıma bir şey gelirse oğlum bu yeni dünyada yalnız kalacaktı ve onu koruyacak kimsesi olmayacaktı. "Ben varım" dedim yüksek sesle karmaşa devam ederken. Herkesin gözleri bana döndüğünde yan gözle oğlumu kontrol ettim. Kocaman açtığı gözlerini bana kilitlemişti. Peri hanım kafasını bir kere sallayarak diğerlerine döndü. "Kimse bunu yapmak için zorunlu değil bu yüzden gönüllüler varsa dışarıya çıkacak ilk grup onlar olsun. İki saat sonra gün doğumuyla iki kişi çıksın ve bulabildiği her şeyi alsın. Çıkacak kişilerle irtibatı sağlamak için eski tip telsizleri kullanacağız. Gönüllü var mı?" Herkes birbirine bakmaya başladığında gözlerindeki korkuları net bir şekilde görüyordum. Oğluma ve Kemal'e tekrar çevirdiğim bakışlarım, Arda'nın üzerinde son bulmuştu. Ayağını hızlı hızlı sallayarak başını yere eğmiş, zayıf yüzünde gözlüğünün üzerine kakülleri dökülerek dağınık duruyor ve endişeli gözüküyordu. Her okulda mutlaka bulunan bilgisayar kurtlarından biriydi. "Beni yazın," dedim bakışlarımı Peri hanıma çevirerek. Gençlerin bakışlarını yine üzerimde hissedince, cesaret tohumlarını filizlendirmesi gerektiğini düşünerek ağzımdan bu cümle çıkmıştı ancak çıkar çıkmaz pişman olmuştum. Derin bir nefes aldığımda Oğuz'un "Anne hayır!" Dediğini duydum ve ona sorun yok anlamında gülümseyerek tekrar gençlere döndüm. "Peki o halde gidelim" Ses Efe'den gelmişti. Kaslı ve uzun boylu, genç bir adamdı. Kendinden emin ve sert görünse de annesi ve babasına olan tutumundan aslında çok içten bir adam olduğunu anlamıştım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE