Patlamanın yankısı konser alanında dalga dalga yayıldı. İnsanlar çığlık atarak birbirlerini ezercesine kaçışıyor, dev ekrandaki görüntüler bir anlığına kararıp titriyordu. Çocukların ağlamaları, kadınların haykırışları, erkeklerin öfkeli küfürleri birbirine karıştı. Saniyeler içinde renkli bir eğlence cehennem yerine dönmüştü.
Özgür, panikle birbirini ezen kalabalığın arasında ilerlemeye çalışırken Selim’i omzundan çekti.
“Dikkatli ol, ateş hattındayız!”
Selim, dudaklarının kenarında çarpık bir gülümsemeyle, “Bırak gelsinler,” diye fısıldadı. Ellerini silahına götürmüş, gözlerini kalabalığın arasındaki maskeli adamlara dikmişti.
O sırada İlhan, sahneye yakın bir noktadan seslendi. Telsizi kısa bir cızırtıyla canlandı:
“Üç hedef sahnenin solundan ilerliyor. Ellerinde susturuculu tabancalar var, muhtemelen VIP bölgeye yöneliyorlar.”
Özgür’ün gözleri çakmak gibi parladı. VIP bölgesinde onlarca sanatçı, teknik ekip ve şehirdeki üst düzey isimler vardı. Bu sadece masumlara değil, devlete de vurulmuş bir darbe olacaktı.
“Selim, benimle! İlhan, yüksekten baskı ateşi ver! Yusuf, sahne arkasındaki yaralılara yönel!”
Yusuf hiç tereddüt etmedi. Hızla kalabalığın arasından sıyrıldı, düşenlerin üzerine kapanan anneleri, kanlar içinde yerde yatan gençleri kontrol etmeye başladı. Bir eliyle yarayı bastırıyor, diğer eliyle tabancasını hazır tutuyordu. Onun yüzünde korkudan eser yoktu; askerliğin ve doktorluğun birleştiği o soğukkanlılık, çevresine güven saçıyordu.
Kalabalığın diğer ucunda ise Alex, dürbününden her ayrıntıyı izliyordu. Panik onun istediği gibi büyüyordu. Diana, elindeki cihazla ikinci aşamaya geçmek için bekliyordu.
“Şimdi mi?” diye sordu sabırsızca.
“Henüz değil,” dedi Alex soğukkanlı bir sesle. “Onlar düşsün, sonra biz basarız.”
Aşağıda Özgür ve Selim, maskeli adamlara doğru ilerliyordu. Kaçışan kalabalık onları itiyor, önlerini kesiyordu ama ikisi de bir su gibi yol buluyordu. Selim, hızla eğilip bir çocuğu kaldırdı, annesinin kucağına verdi, sonra hiç duraksamadan silahını çekti.
“Üçüncü sıradaki! Sağdan geliyor!” diye bağırdı.
Özgür, kalabalığın arasından sıyrılıp doğrulttuğu silahıyla hedefi gözüne kilitledi. İki susturuculu atış havayı yardı. Maskeli adam yere yığıldı. İnsanların çığlıkları daha da yükseldi; artık panik geri dönülmez bir noktaya ulaşmıştı.
“İlhan, üstten destek!” diye bağırdı Özgür.
Bir saniye sonra yüksekten bir seri ateş sesi yankılandı. İlhan’ın kurşunları hedefleri tek tek buluyor, karanlıktaki gölgeler yere düşüyordu.
Ama saldırganlar sayıca fazlaydı. En az on kişi, belki daha fazlası… Ve onlar kalabalığın arasına ustaca karışıyor, bir anda ortaya çıkıp ateş açıyorlardı. Bu savaş sadece kurşunla değil, korkuyla da yürüyordu.
Yusuf, kanlar içinde yerde yatan bir gencin göğsüne bastırırken, kulaklığına Özgür’ün sesi ulaştı:
“Durum ne?”
“En az üç sivil ağır yaralı. İki kişiyi kaybettik. Ama ben buradayım, elimden geleni yapıyorum!”
Özgür gözlerini yumdu, çenesini sıktı. Her kayıp, kalbine bir çivi gibi saplanıyordu. Ama zamanı değildi. “Dayan Yusuf. Onları burada durduracağız.”
O sırada Selim aniden bağırdı:
“Dikkat et!”
Bir saldırgan, sahneye yakın noktadan makineli silahını kaldırmıştı. Gözlerinde delice bir ışık vardı. Namlu ışıldadığında Özgür kalabalığa doğru atladı, en ön sıradaki gençleri yere yatırıp bedenini siper etti.
Kurşunlar sahnenin metal iskeletinde çınladı. Işık kulelerinden biri sallandı, parçalar aşağıya düştü. İnsanlar çığlıklarla sağa sola kaçışırken, Selim öne atıldı. Hiç tereddüt etmeden ateş etti. Üç kurşun, saldırganın göğsünü paramparça etti. Adam dizlerinin üzerine çöktü, sonra yüzüstü yığıldı.
Ama bu kahramanca hareketin bedeli oldu. Kalabalığın içinde gizlenen ikinci saldırgan, fırsatı yakaladı. Sessiz bir atış yankılandı.
Selim, bir an sendeledi. Yüzünde hâlâ o deli gülümseme vardı ama omzundan aşağıya kan sızıyordu. Özgür’ün gözleri kocaman açıldı.
“Selim!”
Selim, bir kahkaha attı, sonra dizlerinin üzerine çöktü. “Daha iyisini yapmaları lazım…”
Özgür onu yakalayarak yere yatırdı. Kurşun omzuna saplanmıştı, hayati tehlike görünmüyordu ama kan çok hızlı akıyordu.
“Dayan kardeşim! Yusuf!” diye bağırdı.
Yusuf, bir yaralının üzerine bastırdığı eliyle başını kaldırdı. “Selim mi? Hemen geliyorum!”
Ama zamanları yoktu. Çünkü Alex nihayet elini kaldırdı. Diana’nın gözleri parladı.
“Şimdi mi?” diye sordu tekrar.
Alex’in dudaklarından tek kelime döküldü:
“Şimdi.”
Ve ikinci patlama gökyüzünü aydınlattı.
İkinci patlama, ilkinden daha şiddetliydi. Gökyüzünde bir alev topu gibi yükseldi; konser alanının ışık kulelerinden biri tamamen çöktü. Çelik kirişler devrilirken çığlıklar daha da artarak kulakları sağır etti. İnsanlar panikle birbirlerini ezmeye başladı, bazıları sahneye doğru koşarken bazıları çıkış kapılarına saldırıyordu.
Dumanın boğucu kokusu havayı kapladı. Öksürükler, ağlamalar, yalvaran sesler birbirine karıştı. Bu artık sadece bir saldırı değil, bir felaketti.
Özgür, Selim’i bir kenara sürükledi. Onu daha güvenli bir noktaya yatırıp Yusuf’a seslendi:
“Artık sana ihtiyacımız var!”
Yusuf hızla geldi, kanlı elleriyle Selim’in yarasını sardı. Yüzünde hiç panik yoktu, sadece odaklanmış bir sertlik vardı. “Omuzdan girmiş. Temiz çıkış yok. Ama hayatta, merak etme.”
Selim, yarı baygın hâlde gülmeye çalıştı. “Ben… daha ölmedim. Önce şu köpekleri temizleyin.”
Özgür, dostunun alnına sertçe dokundu. “Dayan. Döndüğümüzde ilk kadehi sen kaldıracaksın.”
Sonra ayağa kalktı. Gözleri savaş meydanına dönüşen konser alanını taradı. Maskeli adamlar hâlâ kalabalığın arasına yayılmıştı. Kimisi sahneye yaklaşmaya çalışıyor, kimisi panik içindeki insanları daha da korkutmak için havaya ateş ediyordu.
İlhan, yüksek noktadan kesintisiz ateş ediyordu. Dürbünlü tüfeğiyle birini yere serdi, sonra diğerine geçti.
“Onlarca kişi var, ama sayıları azalıyor. Baskıyı artırabiliriz!” diye bağırdı.
Özgür, dişlerini sıkarak cevap verdi:
“Onları burada bitireceğiz. Hiçbiri kaçamayacak!”
Tam o anda sahnenin üstündeki büyük ekranlarda görüntü aniden değişti. Konser görüntüleri yerine siyah bir fon üzerinde titrek bir kamera açısı belirdi.
Ve o ekranda Alex’in yüzü göründü.
Sakin, sinsi gülümsemesiyle binlerce kişinin gözünün içine baktı. Ses sistemi onun sesiyle doldu.
“Sevgili insanlar… Bu gece unutulmaz olacak, değil mi? Eğlenmek için geldiniz, ama her eğlencenin bir bedeli vardır. Biz o bedeli hatırlatıyoruz.”
Kalabalık dehşetle dondu. Kimileri koşmayı bıraktı, kimileri sahnenin önünde ekrana bakarak titremeye başladı.
Alex’in sesi buz gibi, ama aynı zamanda büyüleyiciydi.
“Bugün korkunuzu gördüm. Yarın teslimiyetinizi göreceğim. Bu sadece başlangıç.”
Özgür’ün öfkesi kabardı. Yumruğunu sıktı, içinden bağırdı:
“Alçak… İnsanların hayatını oyuncağa çevirmiş!”
Yanında İlhan’ın sesi telsizden yankılandı:
“Komutanım, üst kattaki kulede… Ekranı oradan kontrol ediyor olmalı!”
Özgür hemen karar verdi. “İlhan, gözünü oradan ayırma. Ben ve sen saldırı timini temizleyeceğiz, sonra yukarı çıkacağız.”
Diana, ekranın arkasında Alex’e dönerek gülümsedi. “Herkes seni görüyor. Onlar panikliyor. İstediğin bu değil miydi?”
Alex dudaklarını kıpırdattı: “Onlar sadece piyon. Asıl oyunum yeni başlıyor.”
Aşağıda Özgür, kalabalığı bölen bir hat çizmişti. İnsanları çıkış kapısına yönlendiriyor, Yusuf ve birkaç güvenlik görevlisi yaralıları taşıyordu. Kaosun ortasında bile disiplinin gücü fark yaratıyordu.
Ama saldırganlar pes etmiyordu. Dört kişi, kalabalığı yararak sahnenin merdivenlerine çıktı. Ellerinde otomatik silahlar, yüzlerinde ölümün soğuk kararlılığı vardı.
Özgür, Selim’in tabancasını kaptı, hızla oraya yöneldi. Selim yerde, Yusuf’un ellerinde acıyla kıvranırken bağırdı:
“Özgür! Dikkatli ol!”