Sıla’nın zihni bulandı. Bir yanda Özgür’ün uyarıları, diğer yanda kadının büyüleyici ikna gücü. İçinde bir savaş başladı.
O sırada televizyonda bir haber flaşı geçti. Ekranda timin görüntüleri vardı. Yarım yamalak çekilmiş, karanlıkta koşan askerlerin bulanık görüntüleri… Haberin başlığı şuydu:
“Saldırıda Asıl Hedef Kimdi? Güvenlik Zaafı mı, Yoksa Bilinçli İhmâl mi?”
Spikerin sesi yankılandı:
— “Gece yaşanan saldırıda, iddiaya göre özel bir tim görevlendirilmişti. Ancak görgü tanıklarının ifadelerine göre, timin sivilleri korumakta yetersiz kaldığı, bazı ölümlere sebep olduğu iddia ediliyor. Bu konuda resmi makamlar henüz açıklama yapmadı.”
Sıla dehşetle televizyona baktı.
— “Bu doğru değil! Onlar sivilleri kurtarmak için canını ortaya koydu.”
Diana, sinsi bir tebessümle göz ucuyla ona baktı.
— “Ama halk öyle görmüyor. Medya ne derse, halk onu gerçek zanneder. Sevgilinizin ve arkadaşlarının adı yakında başka şekilde anılabilir. Kahraman değil, suçlu olarak…”
Sıla’nın kalbi sıkıştı. Özgür’ün yüzünü düşündü, o kararlı bakışlarını. Eğer halk ona sırt çevirirse, eğer devlet bile timi gözden çıkarırsa…
Diana dosyayı kapattı.
— “Ben sadece şunu söylüyorum Profesör: Güç kimin elindeyse, kaderi o yazar. Siz hâlâ doğru tarafta olduğunuzu düşünüyorsunuz, değil mi?”
Sıla, suskunlukla ona baktı. Kendi kalbinin atışlarını bile duyuyordu.
Karargâhta Özgür televizyonu yumrukladı. Ekran çatladı, cam parçaları yere saçıldı.
— “Bu oyun! Bu düpedüz oyun! Biz orada canımızı ortaya koyduk, şimdi hain gibi gösteriyorlar!”
Selim ayağa fırladı.
— “Alex’in işi bu. Adam sahada savaşmıyor, ama zihnimizi alt üst ediyor. Halkı bize düşman etmeye çalışıyor.”
İlhan sinirle masaya tekme attı.
— “Asaf’ın parmağı olmadan bu kadar hızlı yayılmazdı. Bütün medya onun elinde. O adam bu tiyatronun başrolünde!”
Yusuf sessizce başını eğdi.
— “Komutanım… Eğer bu böyle giderse, devlet bile bize sırtını döner. Biz yalnız kalırız.”
Özgür, sessizce başını kaldırdı. Gözleri kararlıydı.
— “Yalnız kalsak da fark etmez. Biz vatan için buradayız. Ama önce… Sıla’yı korumalıyız. Diana ona yaklaştı, biliyorum. O kadın zihnine sızmaya çalışıyor.”
Tim sustu. Çünkü hepsi aynı şeyi hissediyordu: Bu artık sadece bir savaş değil, bir zihin işgaliydi.
Gece olduğunda Sıla yalnız kaldı. Laboratuvarda Diana’nın bıraktığı dosya hâlâ masadaydı. İçindeki formüller, grafikler zihnini kurcalıyordu. Kadının sesi kulaklarında yankılanıyordu: “Güç kimin elindeyse, kaderi o yazar.”
Bir an için kendi kendine fısıldadı:
— “Ya ben yanlış taraftaysam?”
Bu fısıltı, karanlığın içine yayılan zehirli bir damla gibiydi.
Ve işte o anda, şehrin gökyüzünde şimşekler çaktı. Fırtına yaklaşıyordu.
Alex, gölgeler içindeki odasında, pencereden yıldırımları izlerken gülümsedi. Elindeki dosyada timin fotoğrafları vardı. Her birinin üzerine kırmızı kalemle işaretler koymuştu.
— “Kahramanlar… Siz hâlâ sahada savaş kazandığınızı sanıyorsunuz. Oysa ben, sizin kalelerinizi içeriden yıkıyorum. Halk size sırt çevirecek. Devlet sizi gözden çıkaracak. Ve siz, en sevdiklerinizi koruyamaz hale geleceksiniz.”
Ardından Sıla’nın fotoğrafına baktı. Parmağını dudaklarına götürüp fısıldadı:
— “Sen anahtar olacaksın, Profesör. Senin zihninle, onun kalbini kıracağım. Özgür, senin en büyük zaafın olacak.”
Ve Alex kahkaha attı. Gecenin uğursuz karanlığı, bu kahkahayı şehirde yankılandırdı.
Şehrin kalbinde yükselen konser alanı, gece boyunca bir yıldız gibi parlıyordu. Işıklar göğe yükseliyor, lazerler gökyüzünde dans ediyor, gençlerin çığlıkları şehrin gürültüsünü bastırıyordu. Herkes eğlenmek için gelmişti: kollarında çocuklarını taşıyan aileler, üniversite öğrencileri, sevgililer… Her bir yüz coşkunun, heyecanın, biraz da alkollü cesaretin yansımasıydı.Ama bu renkli kalabalığın arasında bir avuç insan, sahneyi bambaşka gözlerle izliyordu.
Özgür, kalabalığın içine doğru adım attığında, kalbinin ritmi müziğe değil, sezgilerine ayarlıydı. Siyah montunun altında tabancasının soğukluğu tenine değiyor, gözleri kalabalığın her kıpırtısını tarıyordu. Yanında yürüyen Selim, gözlerinde ateşle gülümseyerek fısıldadı:
“Şu kalabalığa bak… Bir kıvılcım yetse hepsi birbirini ezer.”
Özgür, dudaklarını sıkıca kapattı. “İşte bu yüzden buradayız.”
İlhan, konser alanını çevreleyen yüksek ışık kulelerini gözlüğüyle tarıyor, keskin bakışlarıyla gölgelerde saklı ihtimalleri arıyordu. Yusuf kalabalığın en kenarında, olası bir panikte ambulansların hangi güzergâhtan gireceğini hesaplıyor, zihninde bir harita çiziyordu.
Tim, eğlenen binlerce insan arasında görünmez bir çember gibiydi. Onların kahkahaları, bağırışları arasında sessizlik taşıyan tek grup onlardı.
Sahnedeki sanatçı mikrofonu kavrayıp şarkıya başladığında, kalabalık coştu. Gitar telleri çığlık gibi yükseldi, davul kalp gibi atmaya başladı. Ama Özgür’ün zihninde bu ritim, bir geri sayım gibiydi.
İstihbarat açıktı: Bu gece bir saldırı olacaktı. Kaynak kesin değildi, ama izler aynı noktaya işaret ediyordu: Alex.
Ve o, oradaydı.
Konser alanının tam karşısındaki kulede, karanlık gölgelerin arasında bir adam duruyordu. Elinde dürbün, gözlerinde ölümün sabırlı parıltısı. Alex, yüzündeki sakin tebessümle kalabalığı izliyordu. Aşağıdaki binlerce insan onun için birer taş parçası gibiydi: yıkılıp yeniden inşa edilecek bir düzenin malzemeleri.
Yanında Diana vardı. Siyah elbisesiyle kalabalığın içine karışmış, ama beden dili fazlasıyla kontrollüydü. Elindeki küçük bir cihazı şalının altına gizledi. Dudaklarının kenarında sinsice kıvrılan bir gülümseme belirdi.
“Hazır mıyız?” diye fısıldadı.
Alex gözlerini sahneden ayırmadı.
“Müzik… insanların kalplerini aynı anda hızlandırır. Panik de öyle. Birkaç saniye içinde hepsi aynı ritme uyacak: korkunun ritmine.”
Diana başını eğdi, çantasını biraz daha sıkıca kavradı. Cihaz, konserin ışık sistemine bağlıydı. Birkaç tuş, binlerce kalbi karanlığa teslim edecekti.
Aşağıda tim farkındaydı. Selim, dudaklarının arasından bir hırıltıyla mırıldandı:
“Üst katlarda bir hareketlilik var gibi.”
İlhan hemen teleskopik dürbününü kaldırdı. “Gölgeler var… iki, belki üç kişi. Keskin nişancı ihtimali yüksek.”
“Bekle,” dedi Özgür sert bir sesle. “Emin olmadan ateş yok. Panik yaratamayız.”
Ama içinden geçenleri susturamıyordu. İçgüdüleri çığlık atıyordu: Bu gece kan dökülecek.
Tam o anda Diana düğmeye bastı.
Bir anda bütün ışıklar söndü.
Kalabalık şaşkınlıkla çığlık attı. Binlerce ses aynı anda yükseldi; kimisi güldü, kimisi bağırdı, kimisi panikle etrafına baktı. Sahnedeki sanatçının sesi hoparlörden yankılandı:
“Teknik bir sorun, lütfen sakin olun…”
Ama Özgür’ün kalbi daha hızlı atmaya başladı. Bu bir arıza değildi. Bu, oyunun başlangıcıydı.
“Hazır olun,” dedi dişlerinin arasından.
Ve karanlıkta ilk kıvılcım parladı.
Sahnenin yan tarafında küçük ama güçlü bir patlama oldu. Çelik barlar zangırdadı, insanlar korkuyla bağırarak koşmaya başladı. Panik, suya düşen kan gibi hızla yayıldı.
Kalabalık dalgalar gibi sağa sola savrulurken, Özgür’ün bakışları sertleşti.
“Yusuf, yaralıları topla! İlhan, gökleri temizle! Selim, benimle!”
Selim’in yüzünde delice bir gülümseme belirdi. “İşte beklediğim an.”
Kalabalığın içinden maskeli siluetler çıktı. Susturuculu silahlarıyla, adımları kalabalıkta yankısız ama ölümcül bir ritim gibiydi. Onların hedefi belliydi: sahne.
Alex yukarıdan izliyordu. Dürbününün merceğinde panikle koşan insanlar, yerde yatan siviller, birbirine sarılıp ağlayan çiftler birer gölge gibi görünüyordu. O ise gölgelerin efendisiydi.
“Başlasın,” dedi kendi kendine.