4. Bölüm / Balıklıgöl
Cesur..
Ben Cesur Haşimoğlu, 32 yaşındayım ve Haşimoğlu Aşiretinin en büyük oğluyum. Kız kardeşim Mihribanı, babamın teröristlerin yardım talebini ret etmesi sonucu teröristler tarafından kaçırılmış canice katledilmesinden iki gün sonra askere alınmıştım. Eğer askere alınmasıydım bütün sınırı yakardım o ayrı konu. Askerlik görevimi Hakkari Yüksekova da komando olarak yapıyordum ki İstanbul Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği aynı zamanda Uluslararası İlişkiler Fakültesini bitirip yurt dışında iki ayrı yüksek lisansı yaptığımı öğrenen Milli İstihbarat Teşkilatından bana Türkiye Cumhuriyeti için ajan olma teklifi alınca ekstra MIT mensubu olarak özel yetiştirildim. KKTC de gizli bir bölükte ağırlaştırılmış sıkı bir eğitimden geçtikten sonra gündüzleri Şanlıurfa’nın Cesur Ağası, geceleri ve bazı günler ise MİT mensubu olarak operasyonlara katılıyordum. Hiç düşünmeden bu teklifi kabul etmiştim tabi ki amacım Türk Vatandaşı olarak ülkemi bayrağımı korumak, en büyük arzumda kardeşimi katledenleri bu dünyadan silmekti !
Arabaya biner binemez son hızla Eyüp Peygamber dergahına doğru yol aldık. Oldukça geç kalmıştım ama ezan saatinden önce yetişmiştim. Hemen camii avlusunda abdest alıp camiye girdim. Babamın sağ köşesi boştu benim için ayrılan safı doldurunca babam geldiğimi fark etti,
“Cuma saatinde herkes burada olacak demedim mi?” dedi sert bir şekilde.
“Bir daha olmayacak baba” dedim ve hocanın selamı ile namaza başladık. Cami ağzına kadar doluydu. Namaz bittikten sonra Cemaat babama selam vermek için bekleşiyordu ve buda bizim çıkışa ulaşabilmemizi zorlaştırıyordu. Son zamanlarda açık açık tehditlere maruz kalıyorduk bunun içinde ciddi önlemler alıyorduk ama bu bizi korkutmuyor insan içine çıkmamıza engel olmuyordu. Korumalarımız devreye girince yol açıldı ve çıkışa ulaştık. Her Cuma olduğu gibi babam caminin yardım kutusuna yüklü bağış yapmış cami avlusunda soğuk şerbet ve yemek ikramı sunuyordu. Bunlar babamın ince çizgileri idi. Cami avlusundan çıkıp balıklı göle doğru ilerlerken korumalar etrafımızda, babam önde ben ve iki erkek kardeşim babamın bir adım arkasında yürümeye devam ediyorduk. Bir anda bizim korumalarımız ile bir grup arasında bir itişme olunca babamın önüne biri düşüverdi. Anında hepimizin elleri bellerimizdeki silahlarımıza gitmişti. Olası bir saldırı ihtimaline karşı her zaman tetikteydik. Burnuma bugün benim tüm dikkatimi sarsan o portakal çiçeği kokusu ilişince başımı sağa doğru eğip babamın önüne düşen kişiye baktım.
Ödülden..
Aracımız balıklı gölde durunca araçtan çıktık. Annem abime,
“Oğlum sen Cuma namazına yetiş bizde o arada buradaki mağazaları gezeriz” deyince abim saatine bakarak,
“Tamam anne dikkatli olun” dedi ve yanına iki koruma alıp diğer korumaları bize bıraktıktan sonra hızlı adımlarla camiye doğru ilerlemeye başladı. Bizde annemle korumalar eşliğinde balıklı göle doğru yürüyorduk. Cuma olduğu için hem turistler yoğundu hem de namaza yetişmeye çalışan esnaflar vardı. Annemle etnik ürünler satan mağazaları dolaşıyorduk. Annem yöresel hediyelik ürünlere bakıyordu benimde gözüme renk renk şalların satıldığı mağaza takılınca oraya gittim ve mavi bir şal beğendim satışını yapan kız,
“ Başınıza takmamı ister misiniz?” diye sorunca kabul ettim. Sonra gözlerime siyah sürme de çektiler.
“Ayy abla çok güzel oldun ya sen” deyince hemen ayna da kendimi gösterdi. Gerçekten çok beğendim mavi şal çok yakışmıştı. Ücretini ödeyip annemin yanına geçtim oda yakın arkadaşlarına Urfa yöresine ait kilim yolluk bir kaç farklı hediyelik eşya almıştı onları korumalara verdik arabaya götürdüler. Diğer mağazalara bakarken korumalardan biri yanımıza geldi,
“Hanım efendi amirim aradı dergaha doğru gelmemizi istedi. Lütfen sol tarafa doğru yürüyelim” deyince bizde sola döndük biranda Cuma namazı çıkışındaki kalabalığı ile karşı karşıya geldik. Korumalar,
“Hanım efendi lütfen uzaklaşmayın” dediği an ne olduğunu anlamadan o kalabalığa rağmen birisi koşturarak üzerime doğru geldi ve benim omuzuma çarpmasıyla dengemi kaybedip yere popomun üzerine düşü verdim. Allah’ım ne olur eteğim açılmamış olsun diye mırıldanırken yavaşça başımı kaldırıp etrafıma baktım. Etrafımda Urfa’nın yakıcı sıcağına rağmen onlarca siyah takım giyinmiş adamlar ve elleri bellerinde tetikte pür dikkat bana bakıyorlardı. Ben ise orta yaşlı bir adamın tam önüne düşmüşüm. Önüne düştüğüm adam elini kaldırıp,
“Durun” komutu verince herkes ellerini belindeki silahlardan çekip bana bakmaya devam ettiler. Orta yaşlı adamın arkasından biri çıkıp yanıma geldi güneş ters açıdan vurduğu için gelen adamı ilk anımsayamadım ama burnuma tanıdık bir koku ilişince pür dikkat kesilip elimi siperlik yapıp bakınca içimde bir ohaaaa demedim desem yalan olur. VİP te çarptığım adam değil mi bu? Dedim içimden. O ise bana elini uzatmış sesli bir şekilde,
“Evet benim” dedi uzattığı eli tutup kalkarken ellerinin ne kadar sert ve nasırlı olduğunu fark ettim. Üstümü başımı sirkelerken annemin Ödül diye seslenişini duyunca başımı o tarafa çevirdim. Önüne düştüğüm orta yaşlı beyefendi,
“Açılın yol verin hanım efendiye” deyince korumalar yana kaydı ve annem bizim korumalarımız ile bana doğru adımlamaya başladı bende bir yandan üzerimi düzeltmeye devam ediyordum ki bay lacivert göz kaymış şalımı düzeltti. Hemen ona sinirli keskin bir bakış attım, evet kendimi onun gözlerine esir vermiş olabilirim kokusundan da çok etkilenmiş olabilirim ama bu onun bana istediği şekilde dokunabileceği anlamına gelmiyordu. Bakışlarımdan rahatsız olduğumu anlayınca ellerini havaya kaldırdı ben masumum der gibi ve bir adım geri attı. Bende hemen annemin yanına doğru ilerledim. O sırada Celal abime durumu korumalar bildirmiş olacak ki abim hızlıca yanımıza geldi bana ve anneme baktı.
“Anne, Ödül iyi misiniz?” Diye sordu son derece telaşlı ve endişeli bir tonda. Korumalar abimin kulağına bir şeyler fısıldayınca abimin yüzü gergin bir hal aldı. Hemen arkasını döndü ve önüne düştüğüm beyefendinin yanına gitti.
“ Merhaba, kusura bakmayın kız kardeşimin dalgınlığına denk gelmiş.” Adam elini abime uzatınca abimde elini uzatıp tokalaştılar. Orta yaşlı adam,
"Ben Hakkı Haşimoğlu” dedi tok bir sesle.
“Bende Celal Eroğlu. Memnun oldum.” Dedi o sırada onların korumalarından biri de Hakkı beyin kulağına bir şeyler fısıldayınca adam memnun bir yüzle bize döndü.
“Şehrimize hoş geldiniz Celal bey, buyurun size Şanlıurfa’mızın güzel yemeklerinden ikram edelim” dedi. Annem devreye girme ihtiyacı duydu çünkü bu mafya vari adamlarla daha fazla vakit geçirmek istemiyordu.
“Teşekkür ederiz ama bizim bazı planlarımız” var deyip kibarca onları ret etti. Ahh annecim ne var kabul etsen, bende bu yakışıklı lacivert gözlü ile biraz daha vakit geçirsem ya dedim . Dedim ama hanım efendi kişiliğimden ödün veremediğim için yüzlerine diyemedim. Hakkı bey de annemin lafı üzerine bir şey diyemedi. Bizde yönümüzü değişip adım atıyorduk ki,
“Şanlıurfa’mızın sofrası güzeldir, bence tatmalısınız” dedi bay lacivert göz. Ben başımı çevirip ona doğru bakınca herkesin ona şok olmuş gözlerle baktığını gördüm. Yani şaşıran bir ben değilmişim. Abim anneme dönüp sesizce,
“Kabul edelim anne bunlar aşiret sıkıntı çıkmasın alt tarafı bir yemek” diye fısıldadı. Abimin lafı üzerine annem,
“Size zahmet vereceğiz ama “ dedi. Hakkı bey bu yanıtla memnun olmuştu resmen gözlerinin içi gülüyordu.
“Rica ederim buyurun, araçlarınız yakında mı ?”
“Evet merak etmeyin” dedi abim.
“Tamam o zaman bizi takip edin size güzel bir Urfa sofrası kuralım” dedi ve hepimiz korumalardan oluşturulmuş bir koridor eşliğinde arabalarımıza ilerledik o sırada bay lacivert gözün yanındaki iki gencin ona bir şeyler söylediğini gördüm anlık kaşları çatılınca ikisi hemen susup önlerine baktılar. Kısa sürede arabamıza binip onları takip ettik. Onlar bizden önce gelmişler ve han gibi etrafı yüksek surlarla çevrili eski ama geniş bir kapısı olan yerde durmuş bizi bekliyorlardı. Yüksek duvarları olan yerin üzerinde ‘Cevahir konağı’ yazıyordu.
“Buyurunuz lütfen” annem ve ben önden yürüdük
“Aman Allah’ım anne burası resmen tarih kokuyor” deyince annem iyice sinirlenmişti uyarı bir tonda,
“Ödül!” deyince ağzıma hayali bir fermuar çektim ve kendimi hemen toparladım. Sonuçta ben bir bakanın kızıydım ona göre davranmam gerekiyordu dimi ama Urfa’nın sıcağından mıdır yoksa bay lacivert gözün tesirinden midir tamamen saçmalamaya başlamıştım. İçeri girdik ve içeride kimse yoktu burayı bizim için mi kapatmışlardı. Kapıdan girdiğimiz anda yöresel kıyafetler giyinmiş garsonlar bizi deyim yerindeyse sultanlar gibi karşıladılar. Bize ayrılan masaların bir tarafına annem abim ve ben karşı tarafına Hakkı bey, bay lacivert göz ve iki genç ben yaşlarından olan kişiler oturdu. Bay lacivert göz tam benim karşıma denk gelmişti. Yerleştiğimiz anda en köpüklüsünden bakır bardaklarda ayran ikram ettiler ve beklemeye geçtiler. Etraf yemyeşildi huzurlu bir yerdi burası. Hakkı bey garsonların başında duran beyefendiye döndü.
“Özel misafirlerim ona göre mahcup etme beni” dedi.
“Emrin olur ağam” deyip el pençe gerisin geri gitti ve hummalı bir telaş kapladı tüm garsonları. Ne ağam mı? Abi aşiret mi bunlar biz nereye düştük böyle şimdi ne olacaktı. Diye düşünürken alt dudağımı kemiriyordum. Annem elimi güvenle sıkınca derin bir nefes aldım.
“Abim zahmet verdik. Belki de planlarınızı bozduk” dedi.
“Olur mu hiç öyle düşünmeyin lütfen. Keşke daha önceden haberimiz olsaydı havalimanından karşılardık sizleri bizim konaklardan birinde ağırlardık. Deyince bay lacivert göz ve ben aniden bakışlarımızı Hakkı beye şaşkınlıkla yönelttik.
“Hanım efendi, eşiniz Mehmet beyle bir kaç kere Kıbrıs’ta karşılaşma şerefine nail olmuştum. Şu benim küçük oğlan Sarp Kıbrıs’ta okurken bir kaç vukuata karışmıştı. Sağ olsun bize çok yardımcı oldu.” Haa demek bunun adı Sarp mış.. “Peki ya bu bay lacivert gözün ismi ne?” dedim içimden değil dışımdan dedim yine. Allah’ım beni çarp yoksa annem şimdi bir tane çarpacaktı, hay aksi deyip ellimle ağzımı kapattım lacivert gözün kıkırdamasını duyunca başımı da aşağıya iyice eğmeme sebep olmuştu.
“Ben Şanlıurfa’nın en büyük aşireti olan Haşimoğlu aşiretinin ağasıyım hem de iş adamıyım. Bunlarda benim çocuklarım” dedi kendinden emin bir şekilde. Gururla gösteriyordu evlatlarını aslan gibiler maşallah. Ay Ödül sus vallahi son günün bugün olacak şimdi.
“Ben KKTC de polisim annem Firuzan hanım emekli okul müdiresidir. Bu da kız kardeşim Ödül.” Dedi ben öyle utanıyorum ki başımı kaldırıp insanların yüzüne bakamıyorum. Ama adını az önce öğrendiğim Sarp yerinde bir saniye duramıyor kıpır kıpırdı.
“Güzel Urfa’mızı gezmeye geldiyseniz hemen size iki tane işinin ehli rehber ayarlayalım.” Dedi Hakkı bey.
“Kızımın tayini buraya çıktı onun için geldik. Öğretmen olur kendileri her ne kadar daha farkında olamasa da “dedi sessizce. Bay lacivert göz duymuş olacak ki hemen gülmeye başladı. Kâküllerim olmasına rağmen kaşlarımı çattım dik dik gözlerinin içine baktım. Bittin sen bay lacivert göz der gibi.. Hakkı ağam aman ağa beni tebrik etti ve abimle bir sohbete girişti. Bu konuşmalar esnasında garsonlar masamızı türlü türlü yiyeceklerle donatmış leziz kokuları iştahımızı iyice kabartmıştı. Gözlerimi yumup masadan yükselen kokuyu içime çektim enfessss.. Yemekleri tek tek tatmaya başladım aman Allah’ım bu nasıl güzel, lezzetli etlerin tadı çok hoş. Masadaki yemekler yenice annem,
“İnce nezaketinizden ötürü teşekkür ederiz. İzninizle bize müsaade edin kalkalım.” Dedi. Hakkı ağada ikiletmeden ayağa kalkınca hepimiz ayaklandık . Yanımda duran garsona
“Lavabo nerede acaba?” diye sorunca bay lacivert göz insana huzur veren baştan çıkartıcı sesi ile,
“Buyurun ben size eşlik edeyim” dedi hiç yöresel aksanı yoktu bu durumu garipsemedim desem yalan olur. Abime baktım başı ile onaylayınca bay lacivert göz reverans yaparak ellerini uzattı ben önüne geçtim ve lavaboların olduğu yere doğru birlikte yürümeye başladık. İçeri geçip ellerimi yıkayınca şöyle bir üzerimi bir kontrol ettim şalıma tekrar bir düzen verdikten sonra kapıyı açıp dışarı çıktım baktım lavaboların az ilerisinde sırtını duvara yaslamış kollarını birbirine dolamış öylece duruyor. Yok artık ne yapıyor burada yoksa beni mi bekliyor. Şaşkınca ona baktım beni hissedince bana doğru döndü ve duruşunu düzeltti. Resmen bana bir boy pos görsel şöleni sundu. Ona doğru adımlamaya başladım.
“Cesur.” Dedi.
“Anlamadım?”
“Adım Cesur, bay lacivert göz değil” dedi gülümsüyor muydu o yoksa cennetin kapılarımı açılmıştı. Ağzımdan istemsiz,
“Haaa.. evet” kelimeleri dökülmüştü. Kendimi hemen toparlayıp bana uzattığı eline elimi bıraktım. Ellerinde benim ellerim çok küçük kalıyordu ve aşırı sertti. Bu sefer bakışlarımı ellerine indirdim, hakikaten elleri nasırlı,
“Ağa oğlu ama sanki tarlada çalışan ırgat elleri gibi. Nasıl nasırlar olabilir ki?” ellerimi biranda daha da sıkınca bakışlarımı gözlerine çıkarttım gözlerinde ki lacivert hareler bir garip bakıyordu. Allah kahretsin! Ben yine iç düşüncelerimi dışa vurmuştum.
“Ağa oğlu olduğum doğrudur. Ama yeri geldiğinde bu ovalarda ırgatta oldum hamal da..” sesin de bir gizem vardı. Kızdı mı güldü mü anlayamadım. Çok garip birisi.
“Affedersiniz. Boş bulundum.” Bu utanç verici ortamdan uzaklaşmak istiyordum. Ben insanları yaptıkları işlere veya dış görünüşlerine göre yargılayan biri değildim. Ama nedense Urfa’ya ayak bastığımdan beri patavatsızca, fütursuzca konuşuyor ve hareket ediyordum. Hemen abimlerin yanına doğru adımlayama başladım. İkinci adımımda elimin hala Cesurun elinde olduğunu fark ettiğim an, aniden durdum. Ben Cesurun önünde yürüdüğüm için aniden durunca sırtım onun sert göğsüne çarptı. Derince bir soluma sesi duydum bu bende iç gıdıklayıcı bir his oluşturmuştu ki.
“Sen hep böyle portakal çiçeği gibi mi kokarsın.” Deyince hemen elimi elinden çektim ve,
“Bu sizi ilgilendirmez!” dedim sinirli bir sesle. Hemen hızlıca adımlar atıp onun tesirinden kurtulmak için abimlere doğru yürüdüm. Hee portakal çiçeği gibi kokuyorum tövbe estağfurullah sapık mıdır nedir? Abim beni görünce yanıma geldi koluna girdim. Tekrar Hakkı ağaya teşekkür edip aracımıza bindik. Bir iki dakika geçmişti ki abim,
“Ödül prensesim, artık gerçek dünyaya adım attın. Ve burası hemen hemen herkesin tespih taşır gibi silah taşıdığı bir yer olduğunu bugün sende gördün. Az önce buranın en büyük ve güçlü aşiret reisi ile tanıştık. Lütfen bu insanlardan uzak dur ve bir daha karşılaşırsan tevazu göstererek oradan uzaklaş. Senden rica ediyorum lütfen dikkatli ol ve adadaki hayat ile burayı aynı düşünme." dedi aşırı derece tedirgin ve düşünceliydi. Dediklerini aklıma resmen kazıdım, sonuna kadar haklıydı.
“Kızım bugün ki bazı patavatsız anlar yaşattın bize, lütfen hemen kendine çeki düzen ver benim yetiştirdiğim Ödül Eroğlu’na geri dön! Bugün pek ses etmedim ama bir daha böyle uyarıda bulunmam bilesin!” dedi annem. Evet fırçamızı da en sağlamından yediğimize göre normale dönebiliriz. Otele gelince hemen indik ve odalarımıza geçtik. Kısa bir duşun ardından yatağıma uzandım. Gözlerimi yumduğum an gözlerimin önüne Cesurun o lacivert gözleri geldi.. bir daha nerede görecem ki, ben okuluma gideceğim o işine...
Cesurdan..
Portakal çiçeğinin önüme düşmesi onu yerden kaldırmam ve yemeğe davet etmem tabi ki babam Hakkı ağanın gözünden kaçmadı. Beyaz elbisesi ve başındaki mavi şalı ile resmen melek gibi olmuştu. ‘ay tenli kadın!’ diye içimden geçirdim. Uzattığım eli tutunca vücudum resmen tandık olmadığım bir akımla sarsıldı. Aramızda ki çekim ve elektriklenme etrafımızdaki kişiler tarafından da görülüyordu. Sarp ve Mert,
“Aha ne oluyor abim bir dişiye elini mi uzattı az önce yoksa ben mi yanlış görüyorum” Mert ise
“Şimdi kapana girdin babam bu fırsatı asla kaçırmaz” diye söyleniyorlar ama ben tüm dikkatimi yanımda ki ay tenli kadına vermiştim.
“Kesin lan” dediğim anda sahte bir ürkme hareketi gösterdiler.
Ben her zaman insanlarla arama belirli bir mesafe koyardım mevzu bahis kadınlar ise üç beş adım daha fazladan koyardım. Ama bu portakal çiçeği gibi kokan aya rakip beyazlıkta ki kız beni benliğimden çıkarmıştı bugün. Babam kendi metotları ile bizi aynı ortama sokma isteğini gerçekleştirmeye çalışıyordu. Bu sırada sarp durur mu ? adamın eline resmen koz verdim yerinde duramıyor bana sataşacağı doğru anı bekliyordu.
Annesi davetimizi ret edince anlık bir yıkıldım çünkü ben ay tenli portakal çiçeği gibi kokan kız ile daha fazla zaman geçirip onun bu insanı efsunlayan kokusunu biraz daha içime çekmek istiyordum. Sonunda abisi kabul edince bayramda eline şeker verilmiş çocuk gibi sevindiğimi anladığım an elimi kalbime koydum. Değişik atıyordu.. Urfa’ya gelen özel misafirlerimizi ağırladığımız Cevahir Konağına geldiğimizde tam karşıma oturdu. Babam havalimanından alsaydık sizi dediği an şaşırdım babama bakışlarımı döndürdüm. Nereden tanışıyorlardı, babam Firuzan hanım ile konuşurken ben nereden tanışıyor olabilirler ihtimallerini sıralıyordum. O sıra portakal çiçeği demez mi ‘peki bay lacivert gözün ismi ne’ diye herkes adını yeni öğrendiğim Ödüle döndü oda ağzında çıkanları sonradan fark etmiş olacak ki başını utançla yere eğdi. Utandığı anda aniden kızaran yanakları vardı. Ben onun bu halini zevkle izlerken öğretmen olduğunu ve tayinin buraya çıktığını öğrendiğim an derince bir nefes aldım. Uzunca bir süre burada aynı şehirde olacağız ve ben o müthiş portakal çiçeği kokusuna doyacaktım. Annesinin Ödülü uyarma konuşmasını duyunca kahkaha attım. Tabi ki Ödül bozuldu ve gözlerinden ateşler çıkararak bana baktı. O benim bu mahvolmuş hayatımdaki ödülüm olacaktı. Kokusu bile bana yaşama umudu vermişti. Elbet bir gün kendisi de bana Ödül olacaktı. Birden yemekler dikkatini çekince minik minik lokmalar alarak teker teker hepsini tattı. Yemek yerken gözü başka hiç bir şey görmez olmuştu. Çatalımı bırakıp onu izlemeye başladım. Gülüyordum evet ben Cesur Haşimoğlu kız kardeşimin katlinden sonra kendine gülmeyi yasaklamıştım ama bu kız beni yedi sene sonra gülümsetmişti. Hem de hiç bir çaba göstermeden. Sarpın koluma dirsek atmasıyla bakışlarımı ona çevirdim.
“Hayırdır bilader?” dedi gözlerimi canice kısıp bakınca hemen oturuşunu ve duruşunu düzeltti. Yemekten sonra izin istemişleri ve Ödül lavaboya gitmek isteyince yalnız kalmak için işte bu fırsat deyip ona yolu ben gösterdim. Tabi yine şaşkındı önüme düşüp yürürken 190’lık boyuma rağmen aramızda pek bir fark yoktu endamlı idi. Lavabodan çıkıp beni gördüğünde şaşırdı ve hemen kendimi taktim edip bay lacivert göz namından kurtulmam lazımdı. Adımın Cesur olduğunu söylediğim an şaşırıp uzattığım elimi tuttu. Elleri küçük çok kibardı. Elimi bırakmadan adım atmaya başladı ellerimizi fark edince anlık duraksadı ve göğsüme tekrar çarptı bu sefer daha yakından soluduğum o kokuya yenik düşüp derince bir kere daha soludum kokusunu. Bu hareketimden hoşlanmadı ‘sen hep portakal çiçeği gibi mi kokarsın’ dediğime beni bin pişman etti sinirle arkasını döndüğünde yüzüme atacağı tokada kendimi hazırladım ama o sadece sinirle bana baktı ve çıkışa doğru ilerledi...