Kızmış…

1061 Kelimeler
ASLAN Adamlar kundakçının bulunduğu haberini verince hemen pis işlerimizi yaptığımız depoya atmalarını tembihledim. Dananın kuyruğu bugün kopacaktı. Fabrikayı kimin yaktırdığını da kızları kimin kaçırdığını da öğrenme imkanımız vardı. Böylece hem adımızı temize çıkaracak hem de bizimle uğraşan şerefsizleri haklayacaktık ama öncesinde bu işi herkesten gizlemeliydim. Eğer dedemin haberi olursa illegal işlere girmez direkt polise teslim ederlerdi. Telefonumu cebime atıp tekrar kahvaltı yaptığımız masaya döndüm. “Abi kimmiş arayan?” Ahu hemen duygu değişimimi anlamıştı. “Önemli biri değil abicim. Sen kahvaltına devam et.” Kafasını salladı. Masadakilere göz ucuyla bakıp kahvaltıma devam ettim. Kahvaltı dediysem de kaç gündür her şey burnumuzdan gelmişti. Depolardaki tüm ürünler çöp olmuş dolayısıyla da ihracatımız yalan olmuştu. Hepimiz dedemin konağında hep beraber yaşıyorduk. Dedem, babaannem, annem, ben, kardeşim Ahu, Amcam Haşim, Yengem Münire, Kuzenlerim Serkan ve Tolga. Meltem de üç yıl önce evlenene kadar bizimle beraber yaşamıştı. Dedem henüz güvenlik yüzünden bana doğru düzgün hesap sormamış olsa da ortalık durulunca yaptığım hatayı burnumdan getirecekti. Ne zaman kendi aşiretimizden adamlar bulalım dese hep itiraz etmiş, işi profesyonellere bırakmak istemiştim. Babamdan sonra ağalık bana geçiyordu ama bu işler bana hep uzak olduğu için pekte ağalık yaptığım söylenemezdi. Önümdeki kahvaltıyla çatalın ucuyla oynarken kundakçıya yapacaklarımı düşündüm. Tüm hıncımı o ve onun sahibinden çıkaracaktım. Kahvaltının sonlarına doğru Tolga ve Serkan’a kaş göz yapıp çıkmamız gerektiğini hatırlattım . Yanıma kuzenlerim Tolga ve Serkan ile arkadaşlarım Levent ve Ayaz’ı alıp depoya doğru yola koyuldum. Önce fena bir benzeyecektim şerefsizin evladını. Kimse bu anları kaçırmak istemiyordu. Günlerin verdiği sinirle yerine duramıyordum. Bizi asıl suçlulara götürecek kişi artık elimdeydi. İtirafı belki yasal yollardan işime yaramazdı ama zaten benim için önemli olanda yasal yollar değil, yasadışı yollardı. Aileme bu zararı vereni tabiki yasadışı yollardan haklayacaktım. Ağzından laf alana kadar her türlü işkenceye başvuracaktım. Şehir merkezinden yaklaşık altmış kilometre yol gittikten sonra depoya geldik. Adamlar kapıda bizi bekliyorlardı. “Nerede, attınız mı içeri?” “Attık Aslan Bey içeride.” “Aferin size. Bu başarınızın karşılığını misliyle alacaksınız.”Adamımın omzuna dokunduktan sonra bizimkilerle merdivenlerden aşağı doğru inmeye başladık. Adamlar da arkamızdan geldi. Üzerindeki anahtarı çevirip demir kapıyı gürültüyle açtım. İçerisi terkedilmiş fabrikanın diğer bölümlerinden daha çok pas ve rutubet kokuyordu. El yordamıyla ışığı açıp yerdekine baktım. Diğer çocuklar benden önce içeriye girip bir şeyler demeye çalışıp kıpırdamaya çalışan çocuğun etrafını sardılar. En son içeriye ben girip kapıyı arkamdan kapattım. “Pek de cılız bir şeymiş.” “Yaşı küçük belli. Baksana daha sakalları terlememiş.” Çocuklar kendi aralarında konuşurken yerdeki kundakçı iyice debelenmeye başladı. Dediklerimize tepki verecekti belli ki. Ağzı, gözü iyice kapatılmış, elleri ve ayakları oldukça sıkı bağlanmıştı. Ağzını açsak ağlayıp yardım dileneceğine emindim. Serkan içindeki sinirle yerdeki kundakçının göbeğine sert bir tekme savurdu. “Daşaklarımın anasını ağlattı. Kaç gündür ağrısı geçmedi şerefsizim.” “Sen de pek narinsin be gülüm.” Tolga Serkan’ın yanağından makas almaya çalışırken Serkan eline bir tane vurdu. “He narinim he. Üç gün kan işedim oğlum.” İşaret parmağıyla yerdekini gösterdi. “Aha da bunun yüzünden.” Serkan tekrar tekme atınca yerdeki kundakçı inleyerek yeniden kıvrandı. “Tamam hadi.” Adamlara dönüp emir verdim. “Kelepçeleyin şunu.” Deponun ortasına iki tane demirden direk vardı. Direkler birbirlerinden uzaklaştırıp yakınlaştırabiliyordu. Belirli yerlerde el ve ayaklara takılması için de kelepçeler vardı. Basit ama etkili bir işkence aracıydı. Daha vahşi işkence aletlerimiz de vardı ama onları daha ilerleyen aşamalarda kullanıyorduk. Adamlar kundakçının ellerini ayaklarını çözüp kelepçelere taktıktan sonra kafamla çıkmalarını işaret ettim. Bundan sonrası bende, eğer konuşmazsa da ben yorulunca sırasıyla bizim çocuklardaydı. Elimi kemerime atıp çözerken kundakçı hala debeleniyordu. Aslında çok fazla can yakarak başlamak niyetinde değildim ama önce gözünü korkutmak lazımdı ki çabuk ötsün. “Daha dövmeden korkudan altına işeyecek piç.” Bu sefer konuşan Ayaz’dı. Kemerimi çıkarıp sakince bir kaç kere yere doğru savurup ses çıkarttım. Havadaki sert yırtılma sesi kulaklarımıza “şlak” nidasıyla indi. Kundakçı homurdanıyor, muhtemelen ağlıyordu ama gözleri de ağzı da bağlı olduğu için bir şey anlaşılmıyordu. “Aslan konuşacak bence çocuk. Ağzını açıp bir dinleyelim derim.” Bence de konuşacaktı ama ufak da olsa hıncımı çıkarmak istediğim için Levent’in dediğini önemsemedim. İçimde kıpırdayan hınç, sağduyunun boğazını çoktan sıkmıştı. “Karışmayın,” dedim sadece. Sert, tok, tartışmaya kapalı bir sesle. Kemeri elime usulca sarıp eziyet edeceğim ite ağır adımlarla yaklaşıp önünde durdum. Derin bir nefes alıp kemeri karşımdaki cılız bedene salladığımda kundakçının bağlı ağzından bile duyulan acı dolu sesiyle kemer tişörtün üstünden gövdesine indi. Kemerin toka kısmı tişörtü delip parçaladı. Elimdeki kahverengi deri kemerimi geri çektiğimde toka kısmının kana bulandığını gördüm. Kundakçının bedeninden hızla sızan kan çok kısa sürede açık mavi pantolonuna kadar ulaşmıştı. Çektiği acıyla debelenmesi artan zavallı, ellerini, ayaklarını oynatıp kendini kurtarmaya çalıştıkça demir direklere değen zincirler daha fazla ses çıkarmasına neden oluyordu. Evet zavallıydı. Bana yanlış yapan herkes sonunda acınacak duruma düşerdi. Eğer biri bana karşı düşmanımın maşası olduysa bunlara da katlanması gerektiğini bilmeliydi. Kıvrak işkence aletimi elime usulca sararken içimdeki öfke de git gide harlanıyordu. Benimle uğraşan kimse bulup çıkaracaktım. Kundakçı debelenmeyi bırakınca başı omzuna doğru düştü. Başı düşünce bir anda şapkasının yere inip uzun sarı saçlarının omzuna dökülerek dalgalanması bir oldu. Hepimiz donmuş önümüzdeki erkek kıyafetleri içerisinde ağzı gözü bağlı kundakçıya bakakalmıştık. Elimdeki kemer süzülüp çınlayarak sert beton zemine düştü. Olamazdı değil mi? Gözlerimi kapatıp kafamı iki yana salladım. Hayır hayır olamazdı. Belki de sadece parlak uzun saçları olan genç bir delikanlıydı. Bir kaç adım daha atıp titreyen ellerimde kundakçıya doğru ilerledim. Saçlarından gelen yoğun vanilya kokusu burnuma çarpınca gözlerimi kapatıp başımı önüme eğdim. Hala içimde küçükte olsa bir umut kırıntısı vardı ama bu kokunun bir erkekten gelemeyecek kadar güzel olduğunun farkındaydım. Kundakçının ağzındaki bez parçasına uzanıp aşağı doğru yavaşça çekiştirdim. Çenesinden ince boynuna düşen bez parçasıyla ortaya çıkan dolgun, pürüzsüz dudakları ise asla bir erkeğe ait olamazdı. Hızla elimi atıp gözlerindeki bezi çözdüğümde ise artık emindim. Karşımdaki belki de henüz yirmilerine yeni basmış genç bir kızdı. “Kızmış…” Levent’in sesi fısıltı gibi geldi kulağıma. Ama bende yankısı büyüktü. Kızın solgun yüzünü avuçlayıp kavisli üst dudağını izleyerek, çoktan kurumuş boğazımla bağırdım. “Lan hemen! Hemen anahtarı getirip çözün kızı! Çabuk!” Olmuştu. Ben bir kıza yanlışlıkla da olsa işkence etmiştim ama cevaplanması gereken bir çok soru vardı. Bu kız gerçekten aradığımız kundakçı mıydı?Eğer öyleyse neden erkek gibi görünmeye çalışıyordu? Bir kız neden gizlerdi ki kendini? Kızın moraran bileklerinden gözümü kaçırıp zincirleri çözülür çözülmez, incecik bedenini yaralarına dokunmamaya özen göstererek kucağıma aldım. Ve ben… Bu kızı alıp buraya getireni de. Bana yakaladıkları kundakçının kız olduğunu söylemeyen piçleri de öldürecektim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE