PROLOG
Mardin’in kızıl toprağı, üzerine çöken akşam karanlığıyla beraber daha da ağırlaşmıştı. Mezopotamya’nın kadim rüzgârı, taş konakların dar pencerelerinden içeri sızarken beraberinde sadece toz değil, yaklaşan bir fırtınanın haberini de getiriyordu. Zerin, odasının penceresinden ufka bakarken ellerinin titremesine engel olamıyordu. Az önce aşağıdan gelen feryatları duymuştu. Abisi Azad, Arslanoğlu aşiretinin tek kızını, Dilan’ı kaçırmıştı.
Bu topraklarda sevdanın bedeli ya kandı ya da berdel.
Zerin, üniversite sınavı sonuçlarını beklediği o heyecan dolu günlerin, bir gecede nasıl olup da bir idam mangasına dönüştüğünü anlayamıyordu. Kapısı sertçe vurulmadan açıldı. Giren babasıydı; yüzü kireç gibi beyaz, bakışları ise ölü bir adamınki kadar fersizdi.
"Zerin," dedi babası, sesi boğazında düğümlenerek. "Hazırlan kızım. Hüküm verildi."
Zerin, kalbinin göğüs kafesini zorladığını hissetti. "Baba ne diyorsun? Azad abim nerede?"
"Abin... Abin canını kurtardı ama seni kurban verdi. Arslanoğulları kan istiyor. Ya abin ölecek, ya da sen Baran Arslanoğlu’nun helali olacaksın."
Zerin’in kulakları uğuldamaya başladı. Baran Arslanoğlu... Adını duyduğunda bile insanların yolunu değiştirdiği, o sert bakışlı, merhameti bir zırh gibi kuşanmış adam. Onunla evlenmek demek, hayatının geri kalanını bir hapishanede, üstelik kendisinden nefret eden bir adamın gölgesinde geçirmek demekti.
"Ben gitmem," diye fısıldadı Zerin. "Benim suçum ne baba? Okuyacaktım ben, öğretmen olacaktım!"
Babası, kızının yanına gelip diz çöktü. Yaşlı adamın gözlerinden süzülen yaşlar, Zerin’in ellerine düştü. "Eğer gitmezsen bu gece bu konak ateşe verilir. Sadece abini değil, hepimizi katlederler. Töre bu kızım, töre kanla yazılır."
Zerin, odasındaki aynaya baktı. Üzerindeki çiçekli fistanı, hayallerini, gençliğini gördü. Bir de kapının önünde bekleyen siyah arabaları... Kader, dikişlerini çoktan atmıştı.
Arslanoğlu Konağı’na varıldığında, avlu sessizdi. Ancak bu sessizlik huzur değil, bir patlamadan önceki son bekleyişti. Zerin, arabadan indiğinde bacaklarının onu taşımayacağını sandı. Avlunun tam ortasında, yüksek bir sandalyede Baran Arslanoğlu oturuyordu. Üzerinde siyah bir gömlek vardı, gözleri ise geceden daha karaydı.
Baran, gelen heyeti buz gibi bir ifadeyle süzdü. Bakışları Zerin’e değdiğinde, genç kız irkildi. O gözlerde aşk ya da şefkat yoktu; sadece mecburiyet ve derin bir öfke vardı. Kendi kız kardeşi kaçırılmış, onuru zedelenmişti. Karşısındaki bu incecik kızı, o onurun kefareti olarak görüyordu.
"Gel bakalım Zerin Hazer," dedi Baran. Sesi, taş duvarlarda yankılandı. "Sen artık bu konağın gelini, benim de dert ortağımsın. Ama bil ki, bu kapıdan içeri girdiğin an Hazer ismi senin için biter."
Zerin, başını dik tutmaya çalıştı. Ağlamayacaktı. Onu bir eşya gibi takas eden bu dünyaya boyun eğmeyecekti. "Ben buraya gelmeye mecbur bırakıldım, Baran Ağa. Ama ruhumu sana teslim etmeye gelmedim."
Baran’ın dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. Ayağa kalktı, ağır adımlarla Zerin’in önüne kadar geldi. Aralarındaki mesafe azaldığında Zerin onun sert tütün ve sabun kokusunu duydu. Baran, elini uzatıp Zerin’in çenesini hafifçe yukarı kaldırdı.
"Ruhun senin olsun," diye fısıldadı sadece onun duyabileceği bir sesle. "Benim ihtiyacım olan tek şey, bu kan davasının bitmesidir. Ama unutma, bu konakta her duvarın bir kulağı, her sözün bir bedeli vardır. Bu gece seninle bir yemin edeceğiz. Dilsiz bir yemin. Birbirimize değmeden, birbirimizi sevmeden, sadece hayatta kalmak için."
İmam, avlunun köşesinde hazır bekliyordu. Bir yanda yas tutan anneler, diğer yanda silahlarını henüz kınına koymamış adamlar vardı. Şahitlerin huzurunda isimler söylendi, dualar edildi. Zerin, "Kabul ettim," derken sesinin titrememesine özen gösterdi. O an, genç kızın içindeki o neşeli çocuk son nefesini verdi.
Tören bittiğinde, herkes dağılmaya başladı. Baran, Zerin’in kolundan hafifçe tutarak onu üst kattaki odaya doğru yönlendirdi. Merdivenleri çıkarken Zerin, arkasında bıraktığı ailesine dönüp bakmadı. Bakarsa, gitmekten vazgeçeceğini biliyordu.
Odanın kapısı kapandığında, Zerin kendini o yabancı boşlukta yapayalnız hissetti. Baran, ceketini çıkarıp bir kenara fırlattı. Odanın geniş balkonu, tüm Mardin’i ayaklar altına seriyordu.
"Bu oda artık senin," dedi Baran, balkona çıkarken. "Ben çalışma odasında olacağım. Yarın sabah, yeni hayatının ilk günü başlayacak. Kimse senin burada zorla tutulduğunu düşünmesin. Sen artık Arslanoğlu’nun hanımısın. Rolünü iyi oyna."
Zerin, yatağın kenarına ilişti. "Rol mü? Bu bir oyun mu senin için?"
Baran arkasını dönüp ona son kez baktı. "Hayat bir oyundur Zerin. Biz sadece piyonlarız. Şahları korumak için piyonları feda ederler. Sen ve ben... Biz bugün feda edildik."
Baran odadan çıkıp kapıyı kapattığında, Zerin odanın ortasında kalakaldı. Dışarıda bir yerlerde, abisi Azad belki de mutluluktan gülüyordu. Oysa burada, bu soğuk taş odada, Zerin için zaman durmuştu. Gözyaşları sonunda yanaklarından süzülürken, Mezopotamya’nın rüzgârı pencereleri dövmeye devam ediyordu.
İlk gece, sessizlikle mühürlenmişti.