Konağa Baskın

714 Kelimeler
Mardin’in sabahı, güneşin sarı bir hançer gibi taş evlerin arasından süzülmesiyle başlardı. Ancak Zerin için bu güneş, bir umudu değil, kabullenilmesi imkânsız bir esareti aydınlatıyordu. Gece boyunca gözüne tek damla uyku girmemişti. Üzerindeki o ağır, işlemeli gelinliği çıkarmış, yerine valizine son anda tıkıştırdığı sade bir elbise giymişti. Odanın köşesindeki koltukta oturan genç kız, pencereden aşağıya, avludaki hareketliliğe bakıyordu. Kapı, herhangi bir nezaket belirtisi gösterilmeden sertçe açıldı. İçeri giren, Baran’ın annesi, Arslanoğlu aşiretinin "Hanım Ağa"sı Sultan’dı. Kadının yüzündeki çizgiler, sadece yaşın değil, yıllardır süren bir hükmetme arzusunun izlerini taşıyordu. Bakışları Zerin’in üzerinde bir kırbaç gibi şakladı. "Daha ne kadar oturacaksın burada?" dedi Sultan Hanım, sesi buz gibiydi. "Burası senin babanın evi değil ki öğlene kadar yas tutasın. Kalk, aşağı in. Hizmetliler sofrayı kurdu, senin de yapacak işlerin var." Zerin, yavaşça ayağa kalktı. Boğazındaki düğümü yutkundu. "Ben misafir değilim, bunu biliyorum Sultan Hanım. Ama hizmetçi de değilim." Sultan Hanım acı bir gülüşle yaklaştı. Zerin’in çenesini kavradı, parmakları genç kızın tenine gömüldü. "Sen bir bedelsin. Abinin canı karşılığında bu kapıya atılmış bir diyet... Bu konakta yerini bileceksin. Şimdi o mağrur başını eğ ve aşağı in. Baran seni bekliyor." Zerin avluya indiğinde, uzun ahşap sofranın başında Baran’ı gördü. Akşamki o karanlık adam gitmiş, yerine beyaz gömleği ve vakur duruşuyla gerçek bir aşiret lideri gelmişti. Ancak gözlerindeki o mesafe hâlâ oradaydı. Zerin çekinerek masanın ucuna oturdu. Sofrada ölüm sessizliği hâkimdi. Baran, elindeki bardağı masaya bıraktı ve bakışlarını karısına çevirdi. Zerin’in göz altlarının morardığını, omuzlarının çöktüğünü fark etti. İçinde bir yerlerde, çok derinde bir sızı hissetse de bunu yüzüne yansıtmadı. Bu topraklarda merhamet, zayıflık demekti. "Akşam aile büyükleri gelecek," dedi Baran, sesi otoriterdi. "Herkes her şeyin yolunda olduğunu görmeli. Zerin, üzerindeki bu solgun hali at. Annem sana ne derse onu yapacaksın." Zerin başını kaldırdı, gözleri öfkeyle parladı. "Ben bir kukla değilim Baran. Herkesin önünde oyun oynamamı bekleyebilirsin ama ruhumu bu evin kurallarına teslim etmeyeceğim." Baran, masadan aniden kalktı. Sandalyenin taş zeminde çıkardığı gıcırtı herkesi susturdu. Zerin’in yanına gelip eğildi. "Burada ruhlardan bahsetmiyoruz," diye fısıldadı. "Burada hayatta kalmaktan bahsediyoruz. Abin şu an Dilan ile hangi delikte saklanıyor bilmiyorum ama eğer bu berdelin hakkı verilmezse, onları bulup getirecek olan benim. Ve inan bana, o zaman silahlar konuşur." Zerin, abisinin adını duyunca sustu. Azad... Onu bu ateşe atan adam. Yine de onun kanının dökülmesini istemiyordu. Sessizce başını önüne eğdi. Bu, onun ilk yenilgisiydi. Gün boyu konak bir kovan gibi hareketliydi. Zerin, Sultan Hanım’ın bitmek bilmeyen emirleri altında eziliyordu. Gümüşleri parlatması, mutfaktaki kadınlara yardım etmesi, gelen misafirlere kahve taşıması istendi. Akşam yaklaştıkça üzerindeki baskı artıyordu. Akşam yemeği saati geldiğinde, aşiretin ileri gelenleri avluda toplandı. Zerin, üzerine giydirilen ağır, altın işlemeli bindallının içinde nefes almakta zorlanıyordu. Baran’ın yanına oturtulduğunda, adamın elini kendi elinin üzerinde hissetti. Bu bir sevgi gösterisi değil, bir mühürdü. Dışarıya verilen "biz biriz" mesajıydı. Yaşlı bir adam, aşiretin en büyüğü, Baran’a döndü. "Baran Ağa, kan durdu, berdel kuruldu. Ama bu kızın kalbi de bu konağa mühürlendi mi? Yoksa aklı hâlâ o kaçak abisinde mi?" Baran, Zerin’in elini daha sıkı sıktı. Genç kızın parmaklarının acıdan sızladığını biliyordu ama bırakmadı. "Zerin artık benim namusumdur," dedi gür bir sesle. "Onun aklı da, kalbi de bu duvarların içindedir. Kimsenin şüphesi olmasın." Yemek bittikten ve misafirler dağıldıktan sonra, konak yeniden o ağır sessizliğine büründü. Baran ve Zerin odalarına çekildiler. Zerin, kapı kapanır kapanmaz elini Baran’ın avucundan kurtardı. "Canımı yaktın," dedi, kızaran parmaklarını göstererek. Baran pencereye doğru yürüdü, dışarıdaki karanlığa baktı. "Canının yanması, ölmenizden iyidir Zerin. Bugün o masada sadece senin elini değil, abinin canını da tutuyordum. Anlamıyor musun?" Zerin ona doğru bir adım attı. "Peki ya senin canın? Sen bu hayatı istiyor musun Baran? Hiç tanımadığın, nefretle baktığın bir kadınla aynı odada yaşlanmak... Bu senin de cezan değil mi?" Baran yavaşça arkasını döndü. İlk kez gözlerinde bir anlık boşluk belirdi. "Benim hayatım hiçbir zaman bana ait olmadı," dedi kısık bir sesle. "Ben doğduğum gün bu topraklara kurban edildim. Şimdi ışığı söndür ve uyu. Yarın daha zor olacak." Zerin, yatağın diğer ucuna uzanırken aralarındaki o görünmez uçurumu hissetti. Aynı odada iki yabancı, aynı dertle kavrulan iki mahkûm... Gece Mardin’in üzerine çökerken, Zerin içinden gizli bir yemin etti: Bu duvarlar onu hapsedebilirdi ama asla değiştiremeyecekti. Baran ise çalışma masasının başında, karanlıkta oturuyordu. Zerin’in düzenli nefes alışlarını dinlerken, ilk kez kalbinde bir huzursuzluk hissetti. Bu kız, diğerlerine benzemiyordu. Kırılmıyordu, sadece bükülüyordu. Ve bükülen her şey, bir gün şiddetle geri dönerdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE