Mardin’de sabah ezanı, taş sokaklarda yankılanırken Zerin için yeni bir savaşın başlangıcını müjdeliyordu. Akşamki "kan durdu" yemeğinin ardından konak, sahte bir sükunete bürünmüş olsa da mutfaktan gelen tıkırtılar ve Sultan Hanım’ın sert komutları, hayatın acımasız ritmini hatırlatıyordu.
Zerin, odadaki küçük komodinin üzerinde duran zarfa baktı. Üniversite sınav sonuçlarının bugün açıklanacağını biliyordu. Birkaç gün öncesine kadar bu tarih, onun özgürlüğe açılan kapısıydı. Şimdi ise bu zarf, imkânsız bir hayalin buruşturulmuş kâğıt parçasından başka bir şey değildi.
Aşağı indiğinde avlu her zamankinden daha kalabalıktı. Baran, aşiret işlerini konuşmak üzere amcalarıyla bir araya gelmişti. Zerin sessizce mutfağa yöneldi ancak Sultan Hanım’ın sesi onu durdurdu.
"Zerin! Gel buraya."
Zerin, avlunun ortasına yürüdü. Baran’ın amcaları ona "bedel" olduğunu hatırlatan o aşağılayıcı bakışlarla süzüyordu onu. Sultan Hanım, elinde eski bir sandıkla duruyordu.
"Bu konakta hanım olacaksan, önce geçmişini gömeceksin," dedi Sultan Hanım. Sandığı açtı; içinde Zerin’in getirdiği birkaç kitap, üniversite hazırlık notları ve bir kalem seti vardı. "Bunlara artık ihtiyacın yok. Bir Arslanoğlu gelini vaktini kitapla değil, ocağıyla ve sülalesiyle geçirir."
Zerin’in gözleri doldu ama başını dik tuttu. "Onlar benim geleceğim, Sultan Hanım. Okumak suç değil."
"Bu kapıdan girdiğin gün geleceğin bu taş duvarlar oldu kızım," dedi kadın ve kitaplardan birini alıp avlunun ortasındaki harlı ateşe doğru fırlattı.
Zerin bir çığlık atarak ileri atıldı ama Baran’ın sert eli kolunu kavradı. Zerin kafasını kaldırıp Baran’ın gözlerine baktı. Bir yardım, bir anlayış kırıntısı aradı. Fakat Baran’ın yüzü bir heykel kadar hareketsizdi.
"Bırak yansınlar Zerin," dedi Baran, sesi buz gibiydi. "Burada onlara yer yok."
Zerin, kolunu Baran’ın elinden hırsla kurtardı. "Sadece kitaplarımı değil, beni de yakıyorsunuz! Sen de en az onlar kadar zalimsin Baran Arslanoğlu. Korkaksın! Bir genç kızın hayallerinden korkacak kadar acizsin."
Avludaki herkes nefesini tuttu. Bir "bedel"in, Arslanoğlu aşiret reisinin yüzüne karşı böyle konuşması görülmüş şey değildi. Baran’ın çenesi kasıldı, gözlerinde şimşekler çaktı. Adım adım Zerin’in üzerine yürüdü. Onu köşeye sıkıştırdığında, aralarındaki öfke havayı elektriklendiriyordu.
"Benim sabrımı sınama," diye fısıldadı Baran. "Seni bu konakta tutan tek şey o kitaplar değil, benim merhametim. Eğer bir daha sesini yükseltirsen, merhametimi bu ateşe ellerimle atarım."
Zerin geri adım atmadı. "Zaten attın," dedi fısıltıyla. "O kitaplarla beraber içimdeki insana dair ne varsa yaktın."
Baran, Zerin’in gözlerindeki o saf nefreti gördüğünde kalbinde tarif edemediği bir sızı hissetti. Arkasını dönüp konaktan hızla çıktı. Atına binip uçsuz buçaksız ovaya doğru sürerken, Zerin’in "Zalim" deyişi kulaklarında çınlıyordu.
Zerin ise yanan kitapların küllerine bakarken dizlerinin üzerine çöktü. O an, telefonuna bir mesaj geldi. Sınav sonuçları açıklanmıştı. Türkiye genelinde ilk binin içindeydi. Hukuk fakültesini kazanmıştı. Kendi adaletini aramak için çıktığı yolun başında, adaletsizliğin tam kalbine hapsolmuştu.
Eline geçen tek bir kalemi avucunda sıktı. Kalem kırıldı, ucu avucunu kanattı. Ama Zerin ağlamadı. O kanayan avucunu taş duvara sürdü. Bu, onun bu konağa bıraktığı ilk izdi.