Hadsiz...

800 Kelimeler
Mardin’in üzerine çöken akşam serinliği, Zerin’in avucundaki sızıyla birleşmişti. Kırılan kalemin açtığı yara derin değildi ama simgelediği yıkım, genç kızın ruhunda devasa bir yarık açmıştı. Avludaki küller savrulmuş, Sultan Hanım zafer kazanmış bir edayla odasına çekilmişti. Zerin ise hâlâ o taş zeminde, dizlerinin üzerinde, kanayan eline bakıyordu. O sırada konağın ağır demir kapısı gıcırdayarak açıldı. Baran, atını kan ter içinde bırakacak kadar sert sürmüş, öfkesini ovaya boşaltmaya çalışmıştı ama nafileydi. Avluya girdiğinde gördüğü manzara, yüreğine bir kor gibi oturdu. Zerin, o görkemli bindallısının içinde, küllerin arasında bir harabe gibi duruyordu. Baran ağır adımlarla ona yaklaştı. Zerin, onun gölgesini gördüğü an başını kaldırdı. Gözleri yaşlı değildi; aksine, bakışlarında Baran’ın bile daha önce kimsede görmediği bir kararlılık, bir meydan okuma vardı. "Hâlâ burada mısın?" dedi Baran, sesi bu sefer daha alçak, neredeyse boğuk çıkmıştı. Zerin cevap vermedi. Yavaşça ayağa kalktı. Avucundaki kan, bindallısının altın sarısı işlemelerine bulaşmıştı. Baran, genç kızın elini fark ettiğinde gayriihtiyari ileri atılıp bileğini kavradı. "Elin... Ne oldu buna?" Zerin elini sertçe geri çekti. "Yaktığınız hayallerimin son parçası elime battı, Baran Ağa. Merak etme, ölmem. Öldürmeyen her darbe, bu konakta size nasıl direneceğimi öğretiyor bana." Baran bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazına dizildi. Zerin, yanından bir hayalet gibi geçip yukarı çıktı. Baran ise olduğu yerde kalakaldı. Bakışları, Zerin’in düşürdüğü ve az önce titreyen elleriyle kapattığı telefonuna kaydı. Ekran hâlâ açıktı. Baran eğilip telefonu aldı. Ekranda bir tablo vardı. Sınav Sonuç Belgesi. Gözleri tablonun altındaki o cümleye takıldı: Hukuk Fakültesi - Yerleşti. Türkiye genelindeki sıralamasını gördüğünde Baran’ın nefesi kesildi. Bu kız, sadece okumak isteyen bir genç değil; bir dehaydı. Kendi haklarını savunmak için hukuk seçmişti ama şimdi hukukun işlemediği, törenin ve namlunun ucundaki bir dünyada esirdi. Baran telefonu cebine koydu. İçindeki o büyük çatışma artık sadece öfke değildi; vicdanı, bir yılan gibi ruhunu kemirmeye başlamıştı. O gece konakta akşam yemeği yenmedi. Zerin odasına kapanmış, kapısını arkadan kilitlemişti. Baran ise çalışma odasında, önündeki boş kâğıtlara bakıyordu. Aklında sadece Zerin’in o dik duruşu vardı. Bir piyon gibi harcanmayı reddediyordu. Gece yarısına doğru kapısı çalındı. Gelen, Baran’ın en güvendiği adamı ve çocukluk arkadaşı olan Kerem’di. Kerem, konaktaki her şeyi biliyordu ama susuyordu. "Ağam," dedi Kerem çekinerek. "Zerin Hanım’ın babasının evinden birkaç parça eşyası daha gelmiş. Sultan Hanım 'yakın' dedi ama ben bir sorayım istedim." Baran masadan kalktı. "Neymiş o eşyalar?" "Birkaç defter, bir de küçük bir lamba... Çalışma lambasıymış." Baran bir an duraksadı. Annesinin bu bitmek bilmeyen zulmü artık sınırları aşıyordu. "Yakma," dedi Baran kararlı bir sesle. "Hepsini benim odaya getir. Ve Kerem... Kasabadaki eczaneye git, en iyi yara merhemini ve sargı bezini al getir. Kimse görmesin." Kerem şaşırsa da başıyla onaylayıp çıktı. Baran, elindeki yara bandıyla Zerin’in odasına yöneldi. Kapıyı çaldı ama ses gelmedi. Bir daha çaldı. "Zerin, aç kapıyı." "Git buradan Baran," dedi içeriden gelen yorgun bir ses. "Zerin, zorlatma beni. Elin için bir şeyler getirdim. Açmazsan kapıyı kırarım." Kapı yavaşça aralandı. Zerin, yüzünde solgun bir ifadeyle karşısında duruyordu. Baran içeri girdiğinde odanın havasının bile değiştiğini hissetti. Genç kızın omuzlarına dökülen saçları, ay ışığında daha da parlak görünüyordu. Baran hiçbir şey söylemeden Zerin’i yatağın kenarına oturttu. Kendisi de önünde diz çöktü. Zerin şaşkınlıktan donup kalmıştı. Bir aşiret ağası, bir bedel kızının önünde diz mi çöküyordu? Baran, Zerin’in yaralı elini avuçlarının içine aldı. Ilık suyla ıslattığı bezle kanı temizlemeye başladı. Hareketleri o kadar nazikti ki, Zerin bir an için karşısındaki adamın o sert Baran Arslanoğlu olduğuna inanamadı. "Neden yapıyorsun bunu?" diye sordu Zerin, sesi titreyerek. "Gündüz kitaplarımı yakan adamla gece yaramı saran adam aynı kişi mi?" Baran başını kaldırmadı. Merhemi yaraya sürerken, "Gündüz olanlar... Annem ve aşiret içindi. Bu konakta herkes bir maske takar Zerin. Takmazsan yaşatmazlar," dedi. "Senin masken de zalimlik mi?" Baran sustu. Sargı bezini dikkatlice Zerin’in avucuna doladı. İşini bitirince ayağa kalktı ve cebinden Zerin’in telefonunu çıkarıp yatağın üzerine bıraktı. "Hukuk fakültesini gördüm," dedi Baran, sesi bu sefer derinden geliyordu. "Sıralamanı da... Sen bu topraklara çok fazlasın Zerin." Zerin’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü. "Ne önemi var? Ben bir bedelim. Hukuk fakültesi benim için artık Kaf Dağı’nın arkasında." Baran pencereye doğru yürüdü. Sırtı Zerin’e dönüktü. "Belki de değildir," dedi gizemli bir şekilde. "Bu konak bir hapishane olabilir ama her hapishanenin bir anahtarı vardır. Sadece o anahtarı bulacak kadar sabırlı olmalısın." Zerin, Baran’ın bu sözlerindeki alt metni anlamaya çalışıyordu. Baran kapıya yöneldiğinde durdu. "Yarın sabah hazır ol. Şehre ineceğiz. Aşiret alışverişi diyecekler, ama biz başka bir yere gideceğiz." "Nereye?" "Kendi hakkını savunmayı öğrenmen için ilk adımı atmaya," dedi Baran ve odadan çıktı. Zerin, sargılı elini kalbine koydu. İlk kez, bu taş duvarların arasında bir umut rüzgârı esmişti. Baran Arslanoğlu bir bilmeceydi ve Zerin o bilmeceyi çözmeye kararlıydı. Ama bilmediği bir şey vardı: Sultan Hanım, oğlunun bu değişimini çoktan fark etmiş ve o karanlık planlarını devreye sokmuştu bile. Zerin o gece, rüyasında hukuk fakültesinin merdivenlerinde yürüdüğünü gördü. Ama merdivenlerin sonunda onu bekleyen kişi bir profesör değil, elinde bir anahtarla Baran’dı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE