Demek beni böyle bulmuştu. Bir az olsun kendimde olup yolu göre bilseydim kendim giderdim ama bu yabancı adamın yardımına gerçekten ihtiyacım vardı. Beni arabamın arkasına park ettiği siyah lüks aracına doğru yönlendirdi. Adımlarına ayak uydurdum ve yolcu kapısını açarak oturmama yardım eden adama daha fazla nasıl minnet duyardım bilmiyorum. Ben koltuğa oturana kadar beni bırakmayan adam yerleştiğimi görüp kapıyı yavaşça kapattı.
Ardından adımlayarak benim arabamın kapısını açarak oturdu. Bir kaç dakika sonra elinde benim palto ve çantamla çıktı ve arabanın kapısını kapatarak kilitledi. Hızlıca yürüyüp kendi aracının arka kapısını açarak elindekileri arka koltuğa bıraktı. Kapıyı kapatıp sürücü koltuğuna yerleşen adam fazla oyalanmadan aracı yavaşça çalıştırarak sürmeye başladı. Tüm hareketlerini dikkatle izlediğimin farkına vararak bakışlarımı ellerime indirdim. Onu dikizlediğim için utanmıştım. Üstelik bunca yıl sonra Altuğa bile bu kadar uzun süre bakmamıştım. Ama içimde anlamlandıramadığım hissler vardı ve onu seyr etmek istiyordum.
Ben diyerek kurmak istediğim cümleyi kafamda düzelttim. Yalan söyleyemiyorum ben. Yalan söylediğimde hep midem bulanıyor dediğimde devamını getiremedim. Bakışlarımı yüzüne kaldırdığımda direksiyonu fazla sıktığını ve kusursuz yüzündeki kaşlarının çatıldığını anladım. Sadece bir kaç saniye devam eden bu durum ile, Ayzer bey derin bir nefes koyverdi. Sanki bir kaç dakikadır nefesini tutuyor da şimdi veriyordu. Bir şey mi olmuştu, ya da yalnış bir şey mi söylemiştim?
Başını hızla iki yana sallayan adam kendine gelmiş gibi tuhaf bakışlarla bana baktı. Sadece bir kaç saniye sonra bakışlarını yola çevirerek gülümsedi.
Kendi içinde çelişki mi yaşadı bu adam az önce? İyi ama neden?
"Yalan konuşmamanız güzel bir durum ama sizi bu duruma galiba ben getirdim. Yan masanızda oturuyordum ve iş yemeğindeydim. Tüm yemek boyunca masanızda olanları duydum ve içimden size yardım etme isteği geldi. Sizi zor durumda bırakmaz istemezdim. Amacım sadece sizi o insan yiyenlerden kurtarmaktı." diyerek küçük bir açıklama yapan insanın kalbinin güzelliğine ve yaptığı küçük espiriye gülmeden edemedim. Benim gülümsememi hissetmiş gibi başını çevirip bakmasıyla gülüşüm bir az daha büyümüş olabilir. Benim gülüşüme gözleri takılı kalınca hemen başımı çevirdim ve ellerime bakmaya devam ettim. Bu ara yanaklarımın kızardığına da emin oldum. Aksi halde tüm vücudumdaki kanın sanki yanaklarıma toplanmış gibi hissetmezdim.
"Evinizin adresinde de size yardımcı olmak isterdim ama maalesef evinizin adresini bilmiyorum." dediğinde yine kendimi tutamadım ve kıkırdadım.
İstanbol caddesi Fatih, Altınaç apartmanı dediğimde yüzünde gülümseme yarandı.
Hemen arabadaki GPS navigasyon cihazına adresi yazarak ondan yardım aldı ve beni apartmanın önüne getirdi. Arabayı durdurur durdurmaz indi. Arabanın etrafından dolaşarak kapımı açtı. Ben araban indikten sonra arkamdan kapıyı kapattı ve bu sefer arka kapıyı açarak paltoyu ve çantayı aldı. Bana doğru uzattığıda başımı kaldırmadan gülümseyerek elinden aldım.
Bu gece olanlar için çok teşekkür ederim. Bu iyiliğinizi hiç bir zaman unutmayacağım dedim başımı yeniden yere eğerek.
"Teşekkür etmenize gerek yok Ayliz hanım. Sizi tanıdığıma memnun oldum Ayliz hanım." diyerek elini bana doğru uzattı. Uzun parmaklı kemikli elinin içerisine elimi bıraktığımda kendimi ufak zannettim. Onun büyük elinin içindeki küçük elimden kalbime doğru bir ılık esinti yayılıyordu sanki. Bu adamın boyu, yapısı büyüktü ve bu güçlü ellerinin olmasını açıklıyordu. Elimi hafif sıkarak yukarı kaldırdı ve kibarca üzerine küçük bir öpücük koydu. Gülümsemem bu sefer utançtan dolayı büyümüş olabilir. Çünkü ne yapmam gerektiğini şaşırmıştım.
Bu adam gerçekten çok kibar ve kültürlü bir beyefendiydi.
İyi geceler diyerek arkamı utançla döndüm ve apartmana doğru yürüdüm. Bu ara çantamı karıştırarak apartmanın anahtarlarını aramaya başladım. Nihayet bulduğumda anahtarı anahtar deliğine yerleştirerek apartmanın kapısını açtım. İçeriye girerek kapıyı kapatmadan önce benim içeriye girmemi bekleyen adama gülümsedim. Karşılık olarak benim gibi gülümseyen adama son kez bakarak apartmanın kapısını kapattım.
Kalbim çok hızlı atıyordu ve ben kontrol edemiyordum. Asansörlerin bulunduğu alana doğru yürüdüm ve asansörü çağırmak için düğmeye bastım.
Asansör gelene kadar bekledim ve bir kaç dakika sonra asansörün kapısı açıldı. İçeriye adımlayıp 8. katın düğmesine bastım. Kapanan kapı ile arkama yaslanıp asansörün diğer tarafındaki aynadan kendimi izlemeye başladım.
Saçlarımı ensemde dağınık topuz yapmıştım ama bir kaç tutamı omzuma dökülmüştü. Saçlarım doğduğumdan beri zifiri kara siyahı rengindeydi. Ama her zaman canlı ve parlak rengi dikkatleri çekiyordu üzerine. Belden aşağı inen siyah saçlarımı de hep toplardım dikkat çekmemesi için hep toplardım, tıpkı bu günkü gibi. Hiç boyatmamıştım saçımı. Böyle seviyordum. Çünkü sanki bana hayatımı anlatmak istiyorlardı. Saçlarım gibi zifiri karanlık gözlerim vardı. Hep parlak ve buğulu olurdu gözlerim. Bu da parlaklık veriyordu. Sanki doğduğumdan beri hayatında siyahtan başka bir renk olmayacak diye söylenmiş gibi siyah gözlerim acıyı kimsesizliği içinde gizlemek için verilmişti bana.
Siyah saçlarım ve siyah gözlerim tüm hayatım boyunca tek rengin siyah olacağını ve benim asla rengarenk bir hayatımın olmayacağını kanıtlar gibi verilmişti. Ben acılarımı bir çift siyah gözlerde gizletmiştim. Ama gerçekten beni anlamak isteyen o siyah gözlerdeki her şeyi okurdu. Yılların acısını zorluğunu, çektiklerimin hepsi siyah olsa da o gözlerdeydi. Aslında siyah bile gizleyemiyodu değil mi olanları?
Al bu siyah saçların, hayatın böyle yazılmışsa değiştiremezsin değilmiş gibi, al bu da gözlerin siyah hayatını gizlemek için sana verilmiş kara gözlerin. Hadi yaşadığın her şeyi gizle deyilmiş gibi.
Ama tenim beyazdı, siyaha tezat , saçlarımla gözlerime tezat olarak beyaz tenim... Evet tenim beyazdı ve siyah o yüzden bende çok belli oluyordu. Ne garip değil mi? Siyahla beyazın kavgası mı yoksa siyahla beyazın dostluğu mu bir türlü anlayamıyorum.
Bakışlarımı bir az daha aşağıya indiğirdiğimde bu gün için özel giyindiğim beyaz sıfır kollu inci işlemeli, belden sonra genişlenen ve yerlere kadar uzanan bir elbiseydi. Bu elbiseyi bir az özgüvenli görünmek için giymiştim. Ama ben hep eziktim değil mi, bu elbiseyi bile taşıyamayacağı kadar eziktim.
Artık aynalarda bile kendime bakmaya tahammül edemiyordum. Başımı aşağı dikerek tek bantlı topuklu ayakkabılarıma bakmayı kendime bakmaktan daha iyi bir manzara olarak gördüğüme karar verdim.
Aslında o gittikten sonra ben kendimi sevmeyi bırakmışım değil mi? Aslında ben onunla bendim ve o gittikten sonra benliğimi de farketmeden onunla yolcu etmiştim.
Ben o gittikten sonra kendimi sevmemiştim ve bu yüzdendir 2 dakikadan fazla yüzüme bakamamam. Ben o gittikten sonra kendimi sevmeyi bile bırakmış bir acizdim. Kendimi bile sevemeyen bir beceriksiz.
Ben onu, o sevdiğimi ne çok da özlemişim ne çok istiyorum. Ben onun ne halde olduğunu bile bilmeden yaşamaya devam edecek kadar acizim değil mi? O şimdi nerede, ne halde? Onu bile bilmiyorum. Onun hayatta olup olmadığını bile bilmiyordum.
Hayır, hayır, hayır. O iyi, o çok iyi ve güzelce yaşıyor. O sadece beni unuttu ve yaşamını çok güzel devam ettiriyor.
Nerede olursa olsun, kimle olursa olsun o yaşasın istiyorum. İyi yaşasın. Kiminle olursa olsun yaşasın, iyi olsun.
Kalbimin sıkışması ile elimi kalbimin üzerine koydum ve oksijenin yetişemediği ciğerlerime bir gram hava girsin diye derin derin nefes alıyordum. Ama olmuyordu. Tam bu ara açılan asansör kapısıyla kendimi adeta dışarıya attım. Duvarlara tutunarak kendi evimin kapısına ulaşmaya çalıştım. Yollar sanki uzanıyordu. Ama halim hal değildi ve eve bir an önce girmeliydim.
Bu her defa böyle oluyordu. Aklıma ne zaman o gelse ben boğuluyorum. Artık ondan bir haber almak istiyordum.
Duvardan destek alarak kendi kapımın önüne geldim. Apartmanın anahtarını ile evin anahtarı aynı anahtarlıkta olduğu için bir de çantayla uğraşmamak için elimde saklamıştım. Şimdi sadece kapıyı açmak gerekirdi ama sanki bunu başaramayacak gibi hissediyordum. Anahtarı anahtar deliğine getirerek kapıyı açmaya çalıştım ama olmuyordu. Anahtar deliğe girmiyordu. Titreyen ellerim bir türlü doğru yere tutturamıyordu. Anahtar yere düşünce de tüm sinirlerim boşaldı sanki.
Dayanamadım ve ağlamaya başladım. Yere çökerken elimdekileri yere attım ve ellerimle yüzümü kapatarak dıştan sessizce olsa da içimde fırtınalar koparak ağlıyordum. Bu hep böyle mi olacaktı? Gecenin sonunda hep ben kimsesiz olarak ağlayarak mı uyuyacaktım? Ben hep kimsesiz mi olacaktım?
Zor oluyor bazen yaşamak bile. Nefes almak bile. İnsanın boğazında düğümlenir kalır her şey ve yutmak isterken bile canın çok yanar. Olmuyor, bak yaşamak bile zor.
Evet, kapımın önünde yere çökmüş perişan halde ağlıyordum. Ellerimle yüzümü saklayarak ağlıyorum. Sesini çıkarmaktan korkarak ağlıyordum. Bu gün çok yoğun ve yorgun olduğum bir gün yaşamıştım. Ve ben acılarımı gözlerimdeki damlalara yükleyerek kurtulmak istiyordum.
Umut. Ne güzel söz değil mi umut? Ben bunca yıl sadece umutla yaşamıştım. Bu gün, sabah diye diye umutla yaşamıştım. Şimdi umutlarım kocaman bir hayal kırıklığı olmuş da gözlerimden mi akıyor? Ben onu hâlâ bekliyordum.
Ben aslında onun yokluğuna alışamadım değil mi? Sadece kendimi kandırdım. Bu yüzdendir Altuğla olan ilişkinin iki arkadaştan farklı olmadığı. Evet Altuğ bir kaç aydır sevgilim ama ona elimi tutmasına, yaklaşmasına, beni öpmesine bile izin vermeyecek kadar sadıktım beni yalnız bırakan o insana. Benim elimi tutan ilk ve son kişiydi. Beni öpen, sarılan.
Kendimi bir az toparladıktan sonra yere düsen anahtarı alarak kapıyı bir kaç denemeden sonra açtım. Yerdeki paltoyla çantanı da alıp içeriye geçtim. İçeriye portmantonun üzerine eşyaları bırakıp kapıyı kapattım. Koridordan salona doğru yürüyüp salonun ışığını duvardaki düğmeye basarak açtım.
Evim. Bu kadar yılda onsuz başardığım üçüncü şeydi. İlki üniversiteyi burslu kazanmamdı. Ona söz vermiştim. Son gün konuşunca ona söz vermiştim.