Araf

1862 Kelimeler
Yılların yorgunluğunu üstünden atarmışcasına sabaha kadar sıcak yatağında uyudu. Alışık değildi bedeni sıcak yatağa. Uzun zamandır tetikte beklemişti hep. Keşke daha önce taşınsaydım düşüncesi dolaştı ilk önce zihninin bir köşesinde. Daha sonra kalbi hemen bertaraf etti onu, 'Babanın anısını bırakacak gücün yoktu ki.' Haklıydı kalbi. Dışarıdan ne kadar güçlü görünse de çok naif ve kırılgandı. Söylenilen her kelime onu kırar, ama yüzüne taktığı maske o kadar güçlüydü ki, kimse bunu fark edemezdi. Babası anlardı onu sadece. Bir bakışı ile hüznünü görür, sesindeki tonundan kırıklığını anlardı. Hayattaki en büyük hediyeydi babası. Masallardaki kahramanı, yada beyaz atlı prensi. Tabirlerin bir önemi yoktu babasının kolları arasına girdiği zaman. Ah şimdi ne çok isterdi o kollarda olmayı. Belki de tüm hayatını verirdi babasına bir defa yeniden sıkıca sarılmak için. İçini saran hüznü def etmek için yataktan kalkıp elini yüzünü yıkadıktan sonra mutfağa geçti. Uzun zamandır kahvaltı yapmadığı için dün evine geldiği zaman sokağın başındaki pastaneden aldığı kurabiyelerden bir kaç tanesini yiyerek yeniden odasına geçip iş için hazırlandı. Siyah kumaş pantolonun üzerine giyindiği beyaz bluz ile hazırdı. Hafif yaptığı makyaj ile evden çıktı. Geç kalmak isteyeceği en son şeydi. Sabahın erken saati olduğu için sokaklar boştu. Buna rağmen taşıdığı huzur onu bambaşka bir diyara sürüklemişti. Sanki yıllardır burada yaşıyormuş gibiydi. Sokaklar yabancı, ama bir o kadar da tanıdık. Yavaş adımlarla sokağın başına park ettiği aracına doğru yürüdü. Dün işten geldiği zaman pastaneye girmek için sokağın başına park etmiş, eve de yürüyerek gitmeyi tercih etmişti. "Günaydın kızım. Sabah sabah işe mi gidiyorsun?" Ona seslenen kişi evi tutmaya geldiği gün tanıştığı kişiydi. Yavaşça arkasına döndüğü zaman yüzündeki gülümsemesi gerçekti. İçten tebessümü ile karşıladı Sevgi hanımı. "Günaydın Sevgi teyze nasılsın? Evet işe gidiyorum." diyerek cevapladı. İlk defa tanıdığı birisine elinden geldiği kadar destek olmuş, eve geldiği akşam bir tencere yemek getirerek "Yeni taşındın kızım yemek yapmaya vaktin olmamıştır şimdi." diyerek tencereyi eline tutuşturmuştu. Bu mahallenin sıcaklığını belki de en çok o hissettirmeye çalışmıştı. "Dur kızım iki dakika bekle beni." diyerek hızlıca pencerenin önünden çekildi. Bir kaç dakika sonra elinde bir saklama kabı ile kapıda belirmişti. "Sabah yaptım, fırından yeni çıktı. Sıcak sıcak yolda yersin." Mahcup olmuştu Neva. Hem dün getirdiği sarma, hem de şimdi börek. Utanmıştı. "Sevgi teyzem ne zahmet ettin. Ellerine sağlık." "Ne zahmeti kız duymayam bir daha. Sonra benim deli tarafımla tanışırsın heç kurtulamazsın he." Az önce yüzündeki mahcup gülümsemenin yerini içten bir kahkaha doldurdu şimdi. İsmi gibi yüreği de sevgi doluydu kadının. "Tamam Sevgi sultan bir şey demedim. Kendine dikkat et." diyerek ayrıldı oradan. Yoğun geçen bir günün sonunda kendisini koltuğa bıraktı. İşe yeni başladığı için fazla dosya incelemiş, mesai arkadaşları ile kısa toplantılar yaparak şirketin düzenine adapte olmaya çalışmıştı. Bu sürede iki gündür kaçtığı Demir bey ile karşılaşmamak için büyük bir çaba harcamıştı. Bir yanı, 'Aman çoktan unutmuştur' dese de, diğer yanı 'Ya unutmadıysa?' diyerek fısıldamıştı. Kısa sürede toparladığı çantası ile şirketten çıkmış, açık otoparka park ettiği aracına doğru ilerledi. Evden çıkarken babasının evine gitmek için kendisine söz verse de, oraya gittiği zaman eve dönemeyecek kadar yorgun olduğu için erteledi. Annesi ve o adam dün eşyalarını toparlayarak evden çıkmıştı. Komşular Serpil hanım Neva'yı arayarak haber vermişti. Annesi söyleme gereği bile duymamış, kızını yine görmezden gelmişti. Kırık kalbine bir çizik daha atılmıştı o an. Arabayı kenara çekip hüngür hüngür ağlamıştı. Zihnine dolan anıları başını iki tarafa sallayarak uzaklaştırmak istedi. Ne kadar başarılı olduğu ise muammaydı. Trafiğe takılmamak için girdiği bir ara sokakta Gözüne beyaz harflerle "MAVİ SAHAF" yazan, ve dış cephesi ismini aldığı gibi mavi olan iki katlı bir sahaf çekti. Uzun zamandır yeni kitap almadığını fark ederek arabayı sağa çekip sahafa adımladı. İçeriye girdiğinde burnuna dolan eşsiz bir koku ile olduğu yerde sendeledi. İlk defa duymuyordu gül kokusunu, ama bu bambaşka hissettirmişti. Gözlerini kapatıp derin derin soludu. Aldığı nefesi dışarı bırakmak istemiyordu. Sanki nefesini verdiği zaman bir daha soluyamayacaktı bu kokuyu. Kendisini biraz toparladığı zaman gözlerini açarak etrafını inceledi. İki katlı olan sahafın ilk katı kitaplardan ibaretti. Rafların arasında dolaşarak elini kitaplarda gezdirmeye devam etti. Biraz daha dolaştığı zaman gözüne masanın üzerinde duran mavi kapaklı kitap çarptı. Merakına yenik düşerek kitabı eline aldı. "MENFA" ilk defa duyuyordu bu kelimeyi. Anlamına daha sonra bakmayı not düştü aklına. Kitabın ilk sayfasını açtığı zaman kapıdan içeri girdiği zaman duyduğu koku yayıldı. Yine ondan bağımsız kapandı gözleri. Bir süre sonra zar zor açabildiği gözleri italik yazı ile yazılmış satırlara ilişti: "Tanıtım Yine erken geldim sana. Yoksa sen mi geç kaldın bana? Biliyor musun artık bir önemi yok. Olmayacak bir duaya amin dedim ben seninle. Kalbim her atışında ismini sayıklarken, aklım dur dedi kalbime. Ben kendi benliğimi kaybettim ama senin aşkını içimden söküp atamadım. Korkma sevdiğim. Kapını çalıp 'beni sev' diyerek küçük bir çocuk gibi eteğine sarılmayacağım. Sevme beni olur mu? Beni babamın annemi sevdiği gibi sevme.. Beni unutmanı değil, bir ömür kalbinde taşımanı istiyorum. Biliyor musun? Bu sana ilk ve son mektubum. Sana gönderecek kadar cesaretim var mı? Bilmiyorum.. Konu sen olunca ben hiçbir şey bilmiyorum sevgilim. İlk defa sana sevgilim dedim. Korkarak söyledim. Ben seni severken çok güçsüzüm biliyor musun? Ama merak etme. Bu sana sözüm olsun, bir daha sana sevgilim demeyeceğim.. Ve gidiyorum bir bilinmezliğe doğru. Geri dönüş mü? Belki can çekişen ruhumu gözlerinin içine bakarak teslim etmek için. Olur da dönemezsem sana, Deniz gözlü kızı unutma. İmza: Deniz Arslan.." "Buyurun ne istemiştiniz?" Satırlarda o kadar kaybolmuştu ki, yanına yaklaşan adamın ayak seslerini bile duymamıştı. Bu yüzden istemeden yerinde zıpladı. "Ben bu kitabı almak istiyorum, fiyatı ne kadar?" Elinde tuttuğu kitabı biraz havaya kaldırarak karşısındaki kişiye göstermişti. Başını kaldırıp yüzüne bakmayan adam hafif tebessüm etmiş, daha sonra duymayı beklemediği o cümleleri söylemişti: "Kusura bakmayın ama o kitabı size satamam. Satılık değil -" "Peki bir başka nushasını getirmeniz mümkün mü?" Duyduğu olumsuz sözler ile daha fazla cümlenin devamını dinleyememiş, yarıda keserek sorusunu yöneltmişti. Bu defa daha büyük bir tebessüm belirmişti karşısındaki simada. "Üzgünüm ama o kitap satışta yok. Siz sormadan cevaplayayım, çünkü sayılı basım yapıldı. Sadece aile üyeleri için ve bizim gelecekte ailelerimize anı kalsın diye. Anne ve babamın hikayesi, bu yüzden bir nüshası da bende." Bunu beklemiyordu Neva. Hiç tanımadan hayran kalmıştı kadına. Satırlardan anladığı kadarıyla karşılıksız bir aşkın vuslatı vardı karşısında. O da içten bir tebessüm sundu. "Peki anneniz Deniz hanım ile tanışma şansım var mı?" Bu soruyu beklemiyordu Ahmet Musab. Defalarca kez bu kitabı eline alıp okuyan arkadaşları olmuş, ama kimse annesi ile tanışmak istememişti. "Neden tanışmak istiyorsunuz ki? Daha kitabı okumadınız bile. Nasıl bir süreç yaşandı bilmiyorsunuz dahi." Şaşkınlığını ne Neva, ne de Ahmet Musab gizleyememiş, gizleme gereği de duymamıştı. "Haklısınız, ben de bu yüzden onunla tanışmak istiyorum. Hikayeyi satırlardan okumak yerine, yaşayarak dinlemeyi tercih ediyorum. Karşımdaki kişi bir kurguyu satırlara döken bir kadın değil, hayatını hiç korkmadan kaleme alıp miras bırakan güçlü bir kadın. Sanırım öğreneceğim çok şey var ondan. Çünkü bir kurguyu yazmak kolay, ama kimsenin bilmediği, anılarını, acılarını, mutluluklarını kaleme almak kolay değil. Ve bunu başaran çok az insan vardır." "Ah yine mi birisine yakalandın?" İkisi de sesin geldiği tarafa dönmüş, ellilerinde olan kadınla karşı karşıya gelmişti. Kadının beline kadar uzanan ışıl ışıl saçları, yüzünde zarif makyajı, ince ve narin vücudu, giyindiği beyaz elbisenin içinde bir meleği andıran duruşu hayran bırakmıştı Neva'yı. "Sanrım öyle oldu teyze. Hayırdır sen neden buradasın akşam akşam?" "Hıh sen beni kapıdan mı kovuyorsun, bana mı öyle geliyor?" "Aşk olsun teyze ben seni kovar mıyım hiç? Hem kimi kimin mekanından kovuyorum ki?" "Ay hemen de başlar senin diye. Hem ne var tapusu bizim üzerimize ise? Burası senin kalın kafana sok artık bunu." Daha fazla dayanamayarak kahkaha atmıştı Neva. "Merhaba kızım, ben Şefika Çetin. Kitabın ismi mi dikkatini çekti, yoksa satırlar mı?" "İlk başta ismi. İlk defa duyuyorum, ama satırlar beni başka bir dünyaya götürdü. Satılmadığını öğrenince üzüldüm ama yazarı ile tanışmayı çok isterim. Satırlarda değil, gözlerde okumayı severim." Yüzünde eksik olmayan tebessüm ile izlemişti Şefika onu. İlk adımını attığından beri kızı görmüş, uzaktan izlemişti onu. İçinden bir ses yardıma ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Bu yüzden sessizce beklemişti. "Menfa sürgün yeri demek. Aşka sürgün, yada aşktan sürgün gibi de düşünebilirsin. Ama Deniz ne aşka sürgün yedi, nede aşktan sürgün. Ülkesinden sürgün yedi. Sevdiği adama bir itiraf defteri bırakarak gitti. Bilmedi yıllarca o sabah gitmeseydi, sevdiği adamın onun varlığından haberdar olduğunu. Şiirler ile sevdasını fısıldayan kızı nihayet fark etmişti adam. Nasıl yıllarca adam Deniz'in varlığını bilmediyse, Deniz de yıllarca Mert'in onu beklediğini bilemedi. Eh bu süreç kolay olmadı tabi. Öncesi ve sonrası zorlu geçti. İkisi de ağır yaralar aldı bu savaşta. Ama umudu bırakmadılar. Verdikleri sözleri vardı çünkü. Deniz aldığı son nefese kadar sadece Mert'i seveceğine ve Mert'te ömrünün sonuna kadar bile olsa deniz gözlü kızın yeniden ülkeye gelmesini bekleyeceğine dair söz vermişti. Eh aylarca satırlarda tanıştığı ve üniversite arkadaşı olan Deniz'e hayranlık değil, hislerinin aşk olduğunu da öğrenmişti bu dönemde. Bunu kolay anlatmamın nedeni Deniz gitmeden aylar önce her ikisi ile de tanışmam ve neler yaşadıklarına birebir şahit olmam. Mert yıllarca Deniz'den haber alamadı, bense verdiğim söz üzerine söyleyemedim. Mert, Deniz'i bekledi, Deniz ise bir gün uyandığında onu unutmayı. Sen neyi bekliyorsun? Gözlerinden akan arafın izlerini neler taşıyor? Ama en önemlisi de kalbindeki dolmayan boşluğun farkında mısın?" Anlamıştı Ahmet Musab hikayenin kısa özetinin bir sonuca varacağını. Ve teyzesinin boş yere bunu anlatmayacağını. Neva ise duyduğu hikaye ile Deniz Arslan'a daha çok hayran kalmış, onunla tanışma isteği daha ağır basmaya başlamıştı. Ta ki sonunda duyduğu sorulara kadar. Put gibi olduğu yerde kala kalmış, nefes almayı bile unutmuştu. Ne demişti karşısındaki kadın? "Gözlerindeki arafın izlerini neler taşıyor?" Oysa şimdiye kadar kimse ona bu kadar derin bakmamış, onu görmek için çaba harcamamıştı. Kim olduğunu bilmediği kadın ise kısacık anda görmüştü maskenin arkasındaki Neva'yı. Boğazında tutamadığı hıçkırığı yankılandı önce sessizliğin hakim olduğu sahafta. Daha sonra akan yaşlar eşlik etti, sanki hıçkırık gök gürültüsü, gözyaşları ise bulutu terk eden yağmur damlaları. Toprakla buluşmayı sabırsızlıkla bekleyen damlalar gibi ardı ardına takip etti birbirini. Hiç düşünmeden sarıldı karşısındaki kadına. Biraz düşünse arkasına bakmadan kaçıp giderdi buradan. Düşünmedi. Düşünemedi belki de. Bir anne gibi sarıp sarmaladı onu kadın. Saçını sevdi, güven veren sıcak elleri gezindi sırtında daha sonra. Ne kadar öyle kaldı bilemedi. Ama bu anın ona çok iyi geldiğini anlaması uzun sürmedi. Ah her gece ağlardı oysaki. Ama bu defa neden bu kadar rahatladı ki içi? Bir omuzda ağladığı için mi? Neden Demir beyin yanında bu kadar rahatlamadı içi? "Bişnev in ney çün hikâyet mîküned Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned" Kendi ruhunu dinlemeyi sakın unutma!" O an mısraların anlamını aramadı. Yorgun düşen ruhu izin vermedi buna. Kitabı bıraktı masaya. Arkasını dönüp sessizce uzaklaştı oradan. Attığı her adım bir can çekişin şahidi gibiydi. Bir ruh gibi kullandığı araba ile nihayet evinin sokağına girmişti. Bu defa sokağın başında park etmedi aracını. Zira kimseye de görünmek istemiyordu. Çok yorgundu, çok yalındı ruhu. Görmesinler istedi bu yüzden. İlk defa bu kadar çıplak kalmıştı. Ne zaman arabadan indi, eve nasıl girdi hatırlamadı bile. Yatağa uzandığı zaman aklında yankılanan iki mısra vardı: "Bişnev in ney çün hikâyet mîküned Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned" Anlamını bilmediği satırlar ona yeni bir hayatın kapılarını açacaktı belki de. Ruhundaki boşluk dolacaktı, nereden bilebilirdi ki? Dış cephesi maviye boyanan sahaf onun ruhunu hangi renge boyayacaktı peki? Yine bıraktı düşünmeyi. Zihninin en büyük köşesinde yankılanan satırları bu defa sesli söyleyerek uykuya yenik düştü yorgun bedeni. Ah bir bilseydi hayatının altı ile üstünün yer değişeceğini yine de girer miydi o sahafa? Bunu hiçbir zaman sorgulayamayacağını bilmeyerek uykusuna devam etti Neva Bahar.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE