Alperen bir süre bekledi ve gözleri tekrar gözlerime değdiğinde devam etti. "Evi terk etmen ve annen için ağlaman... Bunlar çok tutarsız şeyler. Aslında babandan nefret ettiğini söylüyorsun ama ondan nefret etme sebebin ondan gerçekten nefret etmem değil." sesi bıçak gibiydi. Kelimelerinin haklılığı için mutlu mu olmalıydım, beni anladığı için yoksa yarama dokunduğu için daha da üzülmeli miydim?
"Onu özlediğin için ondan nefret ediyorsun."
İçimde hareket etmeye devam eden titreyişin kalbime ulaştığını hissettim. Kendime itiraf edemediğim şeyleri yüzüme söylemesi acımasızlık mıydı yoksa sadece beni hiçlikten kurtarmaya mı çalışıyordu? Duygularıma bakacak olursak evet, bu oldukça acımasız bir tavırdı.
"Nefret ettiğin zaman sebebi önemli değildir. Sadece nefret edersin. Bunu en iyi sen anlarsın sanmıştım." dedim.
Tekrar bir saniyeliğine gözleri gözlerime baktığında söylediğime bir an pişman olmuştum. Çünkü gülümsemesi yüzünden silinmiş yerini düz bir çizgi haline gelmiş bir dudağa bırakmıştı. Sustum, benim konuşmamam genelde çok daha iyi oluyordu.
"Haklısın" dediğinde şaşırdım çünkü kızdığını düşünmüştüm. Üzgünken sinir bozucu olabiliyordum ama o bunu umursamamış sadece hak vermişti.
"Üzgünüm." dedim özür dileyerek. "Bazen haddimi aşıyorum."
İçinde bulunduğu, hassas bir durumdu ve tüm bunları annesi için yapması bile konuyu yoruma kapalı bir hale getiriyordu. Ben ise hassas konulara bastıkça basmayı alışkanlık edinmiştim.
"Sorun değil. Dediğin gibi nefreti anlıyorum. Bu yüzden yanımdasın."
Başımı geriye yasladım ve Alperen’in verdiği güven duygusuyla gözlerimi kapattım. Arabanın sallanmasıyla uykum gözlerimin üzerinde birikirken oldukça yorgun hissediyordum. Göz kapaklarımın kapanmasıyla karanlık beni içine çekse de ufacık bir seste irkiliyordum ve bu beni halsizliğe yuvarlıyordu. Uyumak istiyordum.
En son Alperen’in evinde kendimi güvende hissederek ve gerçekten iyi bir şekilde uyumuştum. Bu hallerim bana eski zamanlarımı hatırlattığından mı bilmem ama uyuyamadığım her an içimde ağlamak isteyen tarafım ağır basıyordu.
Odamda yalnız bir şekilde otururken hayatın siyah beyazlığını ağladığım geceleri ve yatağımda yastığımın gözyaşımdan ıslandığı o zamanlar beynimi içinde ışığını söndürdüğüm bir odanın raflarında tozlanmaya bırakmıştım. Yine ışığı yakıp içeriye girmeme sebep olan şey kafamda dönüp duran kâbuslardı. Her gece mutsuz uyumanın hayatı nasıl bir cehenneme çevirdiğini hala hatırlıyorum. Sanki asla mutlu olamayacakmışım gibi hissetmiştim, buna öyle çok inanmıştım ki; küçücük bir inancı gözlerimde büyütüp ona haftalarca tutunabilirdim. Sonunda hayal kırıklığı ile yüzleşmem gerektiğinde bu beni çok derin bir şekilde sarsardı.
Annesi tarafından yalnız bırakılmış ve kaybolmuş bir çocuk gibi hissediyordum. Annem bütün varlığını babam için heba ettiğinde kapı eşiklerinde ayaklarım üşüyerek onun dikkatini çekmeye çalışırdım. Bu yüzden hasta olmak hep iyi şeyler getirirdi benim için. Annem üstümü örterdi o zamanlar, bana dikkat ederdi.
Anılarım bana o yalnız kız çocuğunu bana hatırlattığı için ağlamak istiyordum. O zamanlar yaptığım gibi yastığı kollarımla sarmak ve sesimi çıkarmadan bütün gece, içimde dolmaya başlamış harfleri gözlerimden akıtmak istiyordum. Ağladıkça içimde biriken ne var ne yoksa bir kenara çekip fırlatmak ve içimden sökercesine silmek istiyordum. Kurtulmak istiyordum bu duygulardan, değiştirmek istiyordum kendimi. Her şeyin hiç değişmeyen bu hali artık beni boğazıma kadar batmışım gibi boğuyordu.
Ya kalbimin ortasında batarcasına hissettiren bu duygulardan kurtulacaktım ya da onlarla birlikte bir ömür yaşayıp böylesine ölü bir ruh ile dolaşacaktım. Henüz çok gençtim oysaki.
Bütün gün kahkaha atıp ortalıkta dünyanın en mutlu insanı gibi herkese yardım ediyordum, hala yapıyordum bunu. Koşturup duruyordum, asla durmuyordum. Aynısını bekliyordum. Aynısını istiyordum. Ama hep savaşın ortasında tek başıma, bütün oklar bana doğrulmuş şekilde bekliyordum. İnsanlar benim mutluluğuma inanıp beni sonunda yapayalnız bırakıyorlardı. Dinlemeyi bile bilmiyorlardı ki, kelimeleri ve sevgi sözleri yalandı.
Ben de onlardan pek farklı sayılmazdım. Ben de sahteydim, en büyük yalancı bendim. Kendi karanlığıma çekildiğimde yüzümdeki gülen makyajı siliyordum. O makyajın akan renklerinin altında kızarmış siyah gözler vardı, hayal kırıklığı içinde boğulan bir yüz ve söylemek istediği her şeyi susmuş, kuru dudaklar vardı. Kimseye göstermediğim o ifade şimdilerde unutamadığım bir hastalık gibi yapışmıştı üzerime. Ne unutabiliyordum ne kurtulabiliyordum.
İnsanlar asla o yüzümdeki gülümseyen makyajı aşıp öz benliğime ulaşmamıştı. Böyle bir çaba göstermemişlerdi, belki de izin vermemiştim. Belki de tüm kapıları kapalı tutan, beni içerde havasız bırakan yine bendim. Sadece farkında değildim. Ben bile farkında değilken diğerlerinden bunu bekleyemezdim ki.
Arabanın hafif bir titremesiyle gözlerim aralandı. Hastanenin önündeydik. Ne zaman gelmiştik anlayamamıştım. Neredeyse uyuyakalıyordum, bu duruma bir son verip iyice dinlenmeliydim.
"Uyumaya devam et, ben halledeceğim."
Alperen bana dönmüş, arkada annemin çantasına uzanıp kendine çekmişti.
Uyumuş muydum? Sanki saniyeler üzerime devrilmişti de ben sadece göz kırpmıştım. Az önce olduğumdan daha halsiz bir şekilde yerimden doğrulup çantaya uzandığımda Alperen elimi durdurmak ister gibi tuttu.
"Uyu!" diye emir verdi. "Annene yorgun olduğunu söylerim. Halledeceğim merak etme."
Haklıydı. Ne hastaneye gitmek istiyordum ne de herhangi başka bir şey yapmak. Sadece uyumak istiyordum. Annemin yüzüne bu şekilde bakıp bir şeyleri halledecek güce sahip değildim. Gözlerimi açacak halim bile yoktu.
"Ama söyle ona tamam mı?" dedim başımı geriye yaslarken. Sesim küçük bir çocuk gibi çıkmıştı. "Onu görmeye tekrar geleceğimi söyle."
Alperen eliyle saçlarını alnından başlayarak geriye doğru sürüklediğinde siyah saçları kutsal bir hareketle dağıldı. O sırada onaylar gibi başını salladı ve bana doğru eğilerek alnıma ufak bir öpücük bıraktı. O öpücüğün etkisi bir uyku ilacı kadar tatlı bir rahatlık bıraktı.
"Geldiğimde uyumuş olmazsan cezalısın." dedi ve geri çekildi. Onun benden uzaklaşmasıyla kokusu birkaç saniye daha yanımda kaldı.
Seri bir hareketle arabadan inişini izledim, sırtının ne kadar güzel olduğunu düşünüyordum. Ama tavırları bana karşı sürekli değişip duruyordu. Bazen öyle uzak oluyordu ki bir yabancı gibi hissediyordum. Ne olmuştu şimdi?
Düşünceli bir kuzen?
Yardımsever bir dost?
Onu anlamak zordu. Hareketlerini tahmin etmek ve nasıl davranacağını bilmek imkânsızdı. Kafasında neler geçtiğini öğrenmek için ölebilirdim ama bunun bile yeterli olmayacağına emindim. Belki de korktuğum için bu kadar yakın davranıyordu, belki de annemle konuşmak istediği şeyler vardı ve olayın benimle hiçbir ilgisi yoktu.
Başımı geriye yaslayıp gözlerimi hastanenin önündeki insanlardan çekip yavaş yavaş kapatmaya başladım. Birinin arabaya, daha doğrusu bana doğru baktığını saniyeler içinde gördüm. Kapalı gözlerimin ardından o silueti hala hayal edebiliyordum. Bulanık zihnim beni kandırıyor olabilir miydi? Gördüğüm şeyden emindim, hayır bir bulanıklık değildi bu. Gözlerimi tekrar açıp aynı yere bir daha baktım. Baz insanların hızlı adımlarla yürüdüğü ıslak caddede öyle biri yoktu. Az önce çok ileride duran duvarın arka tarafında birinin bana baktığına yemin edebilirdim. Fakat saniyeler içinde yok olmuş olamazdı değil mi?
Uykusuzluk bana hayal gördürüyor olmalıydı veya son yaşadıklarımızdan sonra paranoyak olmaya başlamıştım. Hatta muhtemelen gelecek zaman içinde kendi kendime hayal görmeye ve sesler duymaya başlayacaktım. Sürekli tetikte olmanın en kötü yanı bütün hareketleri kendi üstünüze almanız olabilirdi.
Kendimi karanlığa doğru sürüklenir gibi hissediyordum. Uyku istesem de istemesem de beni kendine çekiyordu. O kadar uykum vardı ki kâbuslar beni irktiği zaman istemsizce tekrar gözlerim kapanıyordu. Her seferinde tekrar tekrar o kâbusların içine doğru sürükleniyordum, sanki uykumun kapkara elleri kolları vardı ve beni içine, o karanlık kâbuslara çekip duruyordu.
"Yapma lütfen!"
Bir ses işittim zihnimin içinden mi geliyordu yoksa dışarıdan bana doğru mu uzanıyordu anlayamıyordum. ‘’Lütfen!’’ ses çok tanıdıktı, sanki benim ciğerlerimden çıkıp dudaklarımdan kayıp gidiyor, kulaklarıma doluyordu. Benim sesim, diye düşündüm o an. Bu ses benim sesim. Ama ağzım hareket etmiyor. Bu bağıran ben değilim.
"Alperen!! İndir şu silahı!"
Alnımdaki soğuk namlu beni korkutuyordu. Her an kafamda patlayacak gibi hissediyordum. Ama bu çığlıkları atan ben değildim. Bu bana ait ses... Bu korku dolu titreyen nefes nereden geliyordu??
"Öldür onu"
Başka bir yerden yine tanıdık bir ses yükseldi.
Baba!!
Babam Alperen’in kulağının dibinde, ona emir verir gibi bana vurmasını ister gibi bakıyordu. Yüzünde karanlık mı karanlık bir ifade vardı. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı ama susmaya devam ediyordum. Sanki korkudan dilim tutulmuş gibiydi.
Üzerimizdeki lamba yavaşça sallanıyor sallanıyor ve sallanıyordu... Etraf karanlıktı ama Alperen’in gözleri bütün karanlıkları kör bir aydınlığa çeviriyordu. Gözleri gözlerimi delip geçerken kırpmıyordu bile. Üzerimizdeki lamba döndükçe başım da o ışıkla beraber dönüyordu.
Korkuyorum... Korkuyordum.
"Hadi, Alperen." diyen ses babamın sesiydi, düşmanca çıkıyordu, canımı yakıyordu.
"Yapma lütfen, bunu bana yapamazsın!"
Elimi ağzıma götürdüğümde dudaklarımın kıpırdamadığına emindim. Ben değildim. Bu ses benimdi ama benden gelmiyordu. Kafayı yemek üzereydim. Öylece susup beni öldürmelerini bekleyemezdim!
Alperen gözlerini gözlerimden çekip sağ tarafıma bir yere odaklandığında namluyu alnımda tutmaya devam ediyordu. O soğukluğu zihnimin derinliklerindeki anılara kadar hissedebiliyordum.
"Onu dinleme," diye tıslıyordu babam. "Sadece vur bitir!" diyordu nefretle. Sesindeki o nefreti çok iyi tanıyor ve anımsıyordum.
"Benden neden bu kadar nefret ediyordun baba??"
Alperen baktım. Hala oraya bakıyordu. Ardımda kim vardı da bakıyordu bilmiyordum ama arkamı dönemeyecek kadar korku içindeydim.
"Sana ne yaptım? Küçük kızına bunu yapmasına izin verme!"
İkisi de sessiz kaldı, sanki yıllardır raflarda saklanan tozlu bir gerçeği alıp önlerine sermiştim. Sanki günahtan besleniyordu kelimelerim, yasaklanmalıydı. Öylece sessiz kalmalarından güç aldım ve Alperen’in baktığı şeye bakmak için usulca hareket ettim. Alperen’in baktığı yere baktığımda daha çok şaşırmam mümkünmüş gibi geri çekildim.
Eski, üzerinde kirler birikmiş bir cam parçasında yansımamı gördüm, oradaki bendim. Ama henüz altı yaşındaydım. Ona bakmamla o da bana aynı şekilde bakıyordu.
Ellerimi kaldırdığımda on dokuz yaşındaki Kâinatın ellerine sahiptim.
Alperen yansımamdaki kızın sesini duymuyor gibi tekrar bana odaklandığında ağzından o kelimeler döküldü. Dökülen kelimeler korkuyu içime bir iğne gibi enjekte etti…
"Eyleme dökülemeyecek arzular beslemektense, bebeği beşiğinde öldürmek daha iyidir."
Kafamın içinde hissettiğim patlama sesi kulaklarıma doldu. O tiz ses ağırlığıyla kulak zarımı patlatırken zihnimdeki tüm harflerin etrafa dağıldığını hissettim. Bir an için yeryüzü kırılıyor, gökyüzü düşüp çatlaklardan sızıyor sandım.
Bir anda bütün o karanlık, namlu ve tozlu yansıma; yerini şeritli yola bıraktı. Alperen’in çalışan arabasındaydım. Ses hala kulaklarımda yankılanıyordu, irkilmemden dolayı Alperen’in bakışlarının bir an için bana döndüğünü görebildim. Zihnimdeki korkunç görüntülerden sonra yanımda oturan Alperene bakmadan önce kendime gelmeye çalıştım. Gözlerimden birkaç yaş geldiğinde kendimi altüst olmuş bir harabe gibi hissediyordum. Bu kadarı fazla geliyordu. Dışarıda korku dolu bir hayat, yetmiyor gibi kâbuslarımla süslenmişti... Bu kadar güçlü değildim.
"Uyandın mı?" yüzümü görmemesi için pencereden dışarı bakarken onayladım. ‘’İyi misin?’’ diye sordu bu sefer.
Başımı onaylar gibi sallarken basit bir mırıltı ile onu onayladım. Bir süre sustu. Gözyaşlarımı silerken o kadar hızlı aşağı iniyorlardı ki yetişemiyordum. Camdaki görüntü yaşlardan dolayı buğulu bir hal almıştı ve nefesimi düzenli tutmaya çalışıyordum.
"Ağlıyor musun sen?"
Alperen’in sesi güven vericiydi ama ağlayışımı ondan saklamam ona özel değildi. Genel olarak insanların beni ağlarken görmemesi için çaba sarf ederdim. Bu bir alışkanlık haline gelmişti. Sanki biri beni ağlarken görürse zayıf olacaktım, bir anda zavallı gibi hissetmeye başlıyordum.
Geçtiğimiz yol, uçurum kadar olmasa da denize göre yüksek bir falezdi. Alperen arabayı sağa çekip durdurduğunda bana baktığını hissettim. "Kâbus mu gördün?" diye sordu. Sesi benim için endişeliydi, bunu anlayabiliyordum ama onu endişelendirmemek için ne söyleyebilirdim bilmiyorum. Endişelenmesi gerekir miydi?
Cevap vermeden iç çektim. Söyleyeceğim şeyi bekledi bir süre, ona anlatmamı, onunla konuşmamı istiyordu belli ki. Fakat söyleyecek hiçbir şeyim kalmamış gibi hissediyordum. Sanki sesimi kaybetmiştim. Birkaç dakika boyunca öyle sessizlik içinde bekledik, sonunda hiçbir şey sormadan kapıyı açtı ve dışarı çıkıp arabanın kaputuna yaslanarak denizi izlemeye başladı. Birkaç dakika onu izledim. Gelir diye bekledim ama gelmedi. Bunun bir davet olduğundan emindim, yanına gitmemi istiyordu.
Ayrıca biraz hava alsam ben de kendime gelirdim. Bu iyi bir fikirdi. Göğsüme sıkışıp duran her şeyi belki böylece rahatlatabilirdim. Sorunlarımı ve kâbuslarımı kaburgalarımın içinde yumuşatır ve onları görmezden gelmeyi başarırdım.
Dışarı adım atar atmaz denizin serin havası bütün bedenimi karşıladığında üzerimdeki monta iyice sarıldım. Denizin tuz kokusu ve gökyüzünün mavisiyle buluşan kısmına bayılıyordum. Çok güzeldi. Kendimi mavi dalgaların köpüklü ve tuzlu kucaklamalarına bıraksam acılı bir kaybı da yanımda getirirdim. Ama sonrasında daha iyi hissederdim belki, sonsuz bir uyku bedenimi esir alırdı. Tek ihtiyacım olan şeyin bu olduğunu düşündüm.
Alperen’in yaptığı gibi kaputa doğru gittim fakat yaslanmayıp kollarımdan ufak bir yardım alıp kaputa oturdum. Alperen, uçuşan saçlarının ardından omzunun üstünden bana baktı. Keskin göz hatlarının beni heyecanlandıran duygularla bırakmasına aldırış etmeden duramıyordum. Sanki ona bu duygulardan arkadaşça bahsedebilirdim, diğer tüm sorunlar gibi sanki ona hissettiklerimi açıklasam bana yardım edebilirdi.
Ama bu düşüncemin zalimce bir yardım isteği olduğunu biliyordum.
Rengi solmak üzere olan kızıl saçlarımda gözlerini gezdirdi gezdirdi ve tekrar gözlerime baktı. Bilerek mi yapıyor diye çok düşündüm ama sonunda bazı şeyleri farkında olmadan yaptığına kendimi ikna ettim. Dışarıdaki korkunç dünyayı bilen ve anlayan o zeki adam, konu benim duygularım olduğunda bir kadının kendisine karşı beslediği duyguları anlayamayacak kadar aptallaşıyordu.
"Anlatacak mısın?" diye sordum. Denizin hırçın dalgaları beni onaylar gibi kıyıya vurduğunda Alperen bir elini cebinden çıkarıp saçlarının arasında gezdirdi. Neyi kastettiğimi biliyordu. Olan biten her şeyin içine acımasızca beni sürüklerken bunları düşünmesi gerekirdi. Bana her şeyi anlatmalıydı, sadece bu şekilde hazırlıklı olabilirdim.
"Bu yazıyı yazanın kim olduğunu tahmin edebiliyorum." dedi soğuk bir sesle. Kelimeleri bir buzu tenime sürtmek kadar ürkütücü bir duygu bırakıyordu üzerimde. "Muhtemelen birkaç gün sonra ölmüş olacak."