"Savaş meydanında, ona atılan okları izleyen o küçük kız yoktu artık."
Ağaç dalları, gökyüzünü çizer gibi sonsuzluğa uzanmak isteyerek yükseliyordu. Havada asılı kalan dal parçaları atmosferi kesiyor gibi batma görüntüsü bırakıyordu. Kapalı bulutlar tüm ışığı emerek yeryüzüne düşmesini engelliyordu. Camdan geçip giden evlerin gökyüzüne bakışına bakarken üşüyor gibi hissettim. Kış soğuk geçiyordu. Bakışlarımı onlardan alıp ön koltukta, çaprazıma denk gelen Alperen’in sağ profiline baktım.
"Artık biriniz bana bunun ne anlama geldiğini anlatacak mı?" Sesim bıkkın ve yorgundu. Her seferinde bir öncekinden daha korkunç şeyler ile karşılaşmaktan bıkmıştım. Böyle devam ederse akli dengemi kaybetmem yakın bir tarihe dayanırdı.
"Anlatacağım, Kâinat. Biraz sabret." dedi Alperen, direksiyonu çevirmeye devam ederken. Yüzündeki ifade katı ve tamamen donuktu.
Bunun bizi nereye sürüklediğini bilmiyordum ama korku, içime ağ kurmuş gibi sarmıştı her tarafımı. Her şey bir tehdit, herkes gizli bir düşman gibi geliyordu. Sadece beni seven bir iki kişinin gerçekten iyi niyetle bana yaklaştığını düşünmeye başlıyordum. Korkaktım. Belki de hepsi buydu. Belki de birinin gizlice evime, odama girip ölüm mesajı vermesi abartılacak bir şey değildi.
Başımı yasladığım cam, uykumu getirirken gözlerim her kapandığında beliren görüntüler beni kâbusların içine sürüklüyordu. Sadece kâbus görmemek için bile uyumak istemiyordum. Beni deli gibi korkutuyorlardı.
Ön koltukta, hemen önümde göremediğim Okyanus sessizce otururken Umut da benim yanımdaydı. Arada bir bakışlarımız değiyordu fakat çok da bakmamaya özen gösteriyordum. Onun da farklı bir yanı vardı ve daha çözememiştim.
Umut, yüzüme doğru dökülmüş bir kaç saç perçemini geriye atarken yüzüme dikkatle baktı. Ben de gözlerimi ona çevirdim. Alperen buradayken bana bu kadar samimi davranmaya çekinmiyor muydu?
Ağlarken bile çok güzelsin, deyişini düşününce bir an için ön koltuktaki Alperene aktım. Dalgındı.
Umutun sesi beynimde dönerken bunun sadece basit bir iltifat olduğuna inanmaya çalışıyordum.
"İyi misin?" diye sorduğunda ona haksızlık ettiğimi düşündüm.
Sesi, beni ürkütmek istemiyor gibiydi. Hissettiğim kadar yorgun görünüyor muydum gerçekten?
Alperenin siyah gözleri, dikiz aynasında bana baktı. Saniyeler sonra Umut’a döndüm tekrar, "İyiyim" dedim.
"Kâinat?" ön koltuktaki kuzenimin sesi aramıza girdiğinde Umut’un hafif kirli sakallarına bakıyordum. "Biraz dinlenmen gerek. Uyu annene eşyalarını ben bırakırım." diye devam etti Alperen.
Olduğum yerde yavaşça oturuşumu düzeltirken itiraz ettim. "Hayır. Kadın benden istedi, ben götürmek istiyorum." dedim.
Israr etmedi. Başka zaman olsa uyumam için ısrar ederdi ama o kadar karmaşık bir durum içindeydim ki üstüme gelirsem içimde bir şeylerin patlak vereceğini biliyordu. Hayatın beni sürüklediği yerler hep içimde bir yerlerde çatlaklara sebep olurken şuan tüm benliğimle içine zehirli nefeslerin dolduğu bir balon gibi patlayabileceğimi hissediyordum.
İstemsizce bakışlarım sol tarafıma kaydığın da, Umut da anlayışla gülümsedi. Gülüşü sempatikti,., gözlerinin kısılmasıyla kirpikleri daha çekici bir hal alıyordu. Zorla gülümsemeye çalıştım ve gözlerimi kaçırdım. Gülümseyişi o kadar sıcaktı ki karşılık vermesem kendimi suçlu hissedecektim. Onun yanında benim sahte ifadem oldukça belirgindi.
İç sesim olaya kelimeleri ile müdahale ederken o kelimelerin doğruluğunu düşünerek içimden tekrar ettim, ‘Daha dün gece bir sürü cinayete yardımcı oldun. Senin gibi bir suçluya gülümsesen de suçlusun, gülümsemesen de.’ Bu kelimeler bir süre tekrar tekrar söylendi, sonra kelimeler yer değiştirdi, farklılaştı.
‘Bir suçluya gülümsesen de bir sürü cinayete yardımcı oldun, suçlusun.’
Alperen’in gözlerine bakmak, keşfe çıkmak gibiydi ama Umut’un gözlerine bakmak beni zorluyordu. İstemsizce gözlerimi kaçırıyordum. Belki de çekiniyordum. Okyanus, pencereden dışarıyı izlerken bir süre sarı saçlarını izledim. O da sessizdi. Yavuz ile aralarında oluşan boşluk ve bütün bunlar onu germişti.
Sanırım kimse böyle bir şeyi beklemiyordu. Eski odamda alacağım bir tehdit mesajı, kimsenin aklına gelmemişti. Birilerinin Birliğe girdiğimden dolayı beni dolaylı yoldan tehdit edeceğini düşünmemişlerdi. Çünkü tüm dikkatleri Alperen çekerken, küçük zayıf kuzeni kimin ilgisini çekebilirdi ki?
"Eyleme dökülemeyecek arzular beslemektense, bebeği beşiğinde öldürmek aha iyidir"
Gözkapaklarımın ağırlık yüzünden ağrıdığını hissettim. Başımı geriye yaslayıp parçaları birleştirmeye çalıştım. Fakat parçalar öylesine dağılmıştı ki, tanıdık gelen yüzleri bile birbirine karıştırıyordum. Elim ayağıma dolanıyor, hangi köşenin hangi kısma oturacağını bilmiyordum.
Bu kelimelerle anladığım kadarıyla beşiğinde öldürülmesi gereken bebek bendim. Bu durum ödümü koparıyordu ama ellerimden hiçbir şey gelmiyordu. Bütün bunlara öyle yabancıydım ki, her an üzerime atlayacak birilerine rastlamaktan korkuyordum.
Eskiden var olan ben değişeli çok oldu.
Artık ölmek istemiyorum.
Ölmemek için de gözlerimi iyi açıp etrafımda olan biten her şeyi sıraya koymalı ve dikkatli olmalıydım. Sıranın nereden başlayıp nerede bittiğini ise aklımla oynayan anılar karışıp her şeyi mahvediyordu.
Birincisi; Alperen’in intikam savaşı vardı. Annesi için arayış içindeydi. İntikam, birinin yaptığı kötü bir şeye kötü bir şekilde karşılık vermekti.
O intikam, babama karşıydı bunu biliyordum. Kimi arıyor olursa olsun, ne yapıyor olursa olsun Alperen’in dönüp dolaşıp babamın hesabını keseceğini biliyordum.
İçimdeki küçük çocuk korkuyla başını kapattığında onu umursamamaya başladım. Çünkü bu hikâyede asıl kaybın benim ruhumdan olacağını biliyordum. O yüzden babamı olabildiğince düşünmemeye çalışıyordum. Eğer düşünürsem, beni ve annemi bu hale getiren adama acımak uğruna kendi hayatımı mahvedecektim. Ki kesinlikle bu istediğim bir şey değildi.
İkincisi; bu intikam oyununa katılmış, ruhuma zincirler vurmuştum ve anahtarı Alperendeydi. Ona güveniyordum ama Emre kafamı karıştırıyordu. Parçalar dağılıyordu iyice. Birinin doğru dediğine diğeri yanlış diyordu. Bütün doğrular ve hatalar içinde dönüp duruyordum.
Kişiliğindeki o değişiklik beni korkutuyordu. Bazen kuzenim gibi davranıyordu, bazen çok daha fazlasıydı ve bazen de gözlerindeki siyah mürekkep üzerime yağıyordu.
Üçüncüsü ise ne anlama geldiğini bilmediğim şeyler dönüyordu ve ben hiçlik içinde gibi hissediyordum. Anlaşılan birilerinin odağı haline gelmiştim.
Alperen benim gitmemi isteyecek miydi?
İçime, göğsümün ortasına oturan bir çığlık endişe doldururken içimi bir yandan da bunu yapmayacağını düşünüyordum.
Alperen beni bırakmazdı. Sadece bunun için yapmazdı bunu. Ondan başka kimsem yokken gitmemi nasıl isterdi?
Endişe kaplarken tüm zihnimi garip bir şekilde hissettiğim bu hüzne şaşırdım.
Tüm bu tehlikelerden, beni katile çeviren ölümlerden kurtulmak insanı neden endişelendirirdi ki?
Alperen arabayı durdurduğunda etrafıma baktım. Caddenin içindeydik ve hastaneye varmaya daha vardı.
"Umut, Okyanus siz buradan bir taksiye binip gidin. Biz de eşyaları hastaneye bıraktığımızda geleceğiz." dedi.
"Ben kalmak istiyorum." dedi Okyanus. Sesi itirazcı olsa da Alperen’in siyah gözleri ona döndüğünde aralarında garip bir bakışına yaşandı.
Sanırım sadece benimle yalnız kalmak istiyordu.
Lütfen sadece benden gitmemi, o evi, seni terk etmemi isteme...
Eğer benden güvende olmam için gitmemi isterse kendimi yine eski döngünün içinde boğulurken bulacaktım.
Umut ile gözlerimiz birbirine değdiğinde "Görüşürüz." dedim derin nefes alarak.
"Görüşürüz." diyerek yanıtlarken kapıyı açtı. Söyleyecek bir şeyleri olduğunu düşündüm ama başka bir şey söylemedi. Arabadan dışarıya adım attığında içeriye dolan soğuk havanın bana değmesi bir oldu.
Üşüyordum, çok üşüyordum.
Okyanus ve Umut çıktığında Alperen de arkalarından çıktı. Arabada tek başıma kalmak içeriye koskoca bir sessizlik bırakmıştı. Gözlerimle Alperen’in her hareketini izlerken nasıl oluyor da bu kadar güçlü ve yıkılmaz bir görüntü bırakıyordu anlam veremiyordum. Sanki yıkılmaz bir dağdı o ve hiçbir güç onu yenemezdi.
Ben ise koltukta büzülmüş, kendime sarılacak kadar hassas hissediyordum.
Dışarıda Okyanus taksi beklerken arka camdan Umut ve Alperen’in bir şeyler konuşmalarını izledim. Alperen’in kaşları çatıktı ve yoldan geçen arabalara gözleri takıla takıla bir şeyler söylüyordu Umut’a. Umut da elleri ceplerinde, hafif rüzgârdan saçları saklanıyordu. Gözlerini kısmış dikkatle Alpereni dinliyordu. Arada bir kafasını onaylar gibi sallıyordu.
Ne konuştuklarını az çok tahmin edebiliyordum. Bundan sonra çizecekleri rotayı düşünüyor olmalılardı. Kim bilir daha bu işin arka planında Umut gibi tanımadığım kaç insan vardı. Sayıyı düşünmek bile istemiyordum. Bir yandan da kalabalık olması beni garip bir şekilde daha güvende hissettiriyordu.
Konuşmaları bittiğinde Alperen dostça Umut’un kolunu sıvazladığında yine arabaya doğru yürüdü. Ben de önüme dönüp ön koltukların arasındaki boşluktan şoför koltuğunun yanına geçtim. Zayıf bedenim hiç zorlanmadan yerine geçtiğinde ön cama düşen küçük damlaları izledim.
Birkaç saniye sonra şoför kapısının açılmasıyla soğuk hava içeri girmeye başlasa da Alperen seri bir hareketle kapıyı tekrar sertçe kapattı.
"Onları neden gönderdin?" diye sordum.
Yüzüme bakmadan arabayı hareket ettirdiğinde hafifçe omuz silkti. "Ben buradayken başkasına ihtiyacın yok." dedi kesin bir sesle.
Önüme bakıp önümüzdeki beyaz arabaya baktım. Konuşmayacak mıydı? Bana gitmemi söylemeyecek miydi? Bu tehdide karşı ne yapmamı istiyordu?
"Onlar biliyorlar mı?" diye sordum tekrar ona bakarken. Neler olacağını biliyor gibi herkes sessiz kalmıştı, bunun tek bir açıklaması olabilirdi.
Alperen’in yan profilden sert bir duruşu vardı. Kaşları hafif çatılmış ve gözlerinin koyuluğu ile kaslarının siyahlığı bakışlarına keskin bir hal aldırmıştı. Tahmin ettiğim cevabı verdi. "Biliyorlar."
Yani hiçbir şeyden haberi olmayan tek kişi bendim. Burnumdan solup önüme döndüm. Sakin kalmaya ve o anlatmayana kadar hiçbir şey sormamaya karar verdim.
"Endişeli misin?" diye sordu bu sefer. Birkaç saniyelik bakışla gözlerime bakmıştı. Anlamaya çalışır gibi bir hali vardı. Araba kayar gibi ilerlerken etraftaki dünyaya baktım.
"Hayır." dedim.
Çok büyük bir yalancısın Kâinat! Tabii ki endişeliydim, sadece endişe değil; kocaman bir korku gelmiş v üzerime oturmuştu. Bazen nefes almayı unutuyordum.
"Öyleyse neden titriyorsun?"
Onun söylemesiyle bakışlarım önce siyah gözlere sonra da onun bakışlarını takip ederek parmaklarıma geçti.
Birbirine dolamış olduğum parmaklarım beyazlamış ve uçları pembeleşmişti. Titriyordu. Alperen söylene kadar bunun farkına bile değildim ama dizlerimim de titrediğini hissetmeye başlamıştım. Soğuktan olduğunu düşünmüştüm ama içerisi o kadar da soğuk değildi ki.
"Nedenini bilmiyorum ama endişe veya korkudan değil." dedim. Tatlı gülüşü kulağıma dolarken tekrar ona baktım.
"Kâinat..." dedi gülümsemeye devam ederken. Sözlerini bitirmesi için bekliyordum. O kaşları çatılmış adamı güldüren yanım hangisiydi merak ediyordum. "çok garip bir kızsın" dedi.
Anlamamış gibi bakmaya devam ettim, "Garip olduğumu düşünmene sebep olan nedir?"
"Davranışların... Çok basit bir konuyu abartman fakat ciddi şeylerde sakin kalıp susmayı tercih etmen..."
Sanırım haklıydı, bu tavırlarımın nedenini ben bile anlayamıyordum. Sanırım çok büyük şeyler hissettiğimde benliğim sessiz kalmayı tercih ediyordu. Çünkü en ufak seste hayatımın başıma yıkılabileceğini çocukken öğrenmiştim.