Günün ışıkları pencereden sızmaya başladığında yeni bir gün başlıyordu. Uyandığımda Alperen'in kolları tarafından iyice sarılmıştım. Kıpırdayamayacak kadar dolanmıştım ona ve bir şikâyetim de yoktu.
O hiç kıpırdamadan uyumaya devam ederken tuvalete gitme ihtiyacım olduğunu fark ettim. Rahatsız etmemeye çalışarak olduğum yerde kıpırdanmaya başladım.
Kendinden hiç taviz vermeden olduğu gibi uyumaya devam etti. Bu şekilde onun kollarından kurtulmak imkânsızdı. "Alperen" diye fısıldadım uyanması için. "Uyansana" Fakat o sadece derin bir nefes aldı ve uyumaya devam etti.
"Kalk artık, hadi."
Dün gecenin bıraktığı sarhoşluk ve yorgunluk ile uyanamıyordu. Fakat hemen lavaboya gitmem gerekiyordu. Ellerimle dürttüğümde kıpırdamış olsa da uyumaya devam etti. Derin bir nefes verip sesimi yükselttim.
"Uyansana!"
"Ne bağırıyorsun kızım!?" dedi yorgun bir sesle.
Üstümdeki kolunu çekip gözlerini ovuştururken hızla yataktan zıpladım ve lavaboya girdim. İşimi hallettikten sonra elimi yüzümü yıkayıp yansımamdan gözlerimdeki şişkinliğe baktım. Ağlamaktan gözlerim kaybolmuştu.
Aynadaki mahvolmuş kızı görünce Alperen’e kızdım, kırıldım tekrar. Fakat bu konuyu bir daha açmamak için söz verdim kendime, ne benim için ne de onun için iyi olacaktı. Çünkü gidecek hiçbir yerim yoktu ve Alperen’e şimdilik ihtiyacım vardı. Sıkıntıyla derin bir çektim ve hissettiğim karmaşayı bastırmaya çalıştım. Kızıl saçlarımı topladım hızla. Dağınık topuzuma onaylayarak son kez baktıktan sonra çıktım.
Alperen hala kendine gelmeye çalışıyordu. Sırtını yaslamış, ellerini saçlarının arasına koymuş duruyordu. Ben odaya girince yavaşça kafasını kaldırdı ve önemli bir şey hatırlamış gibi gözleri açıldı, kaşları çatıldı.
"Dün gece benimle mi uyudun?" diye sordu uykulu sesiyle. Nasıl yanıtlamam gerektiğini bilemedim önce, gözlerimdeki şişkinliği görmüyor olduğunu umdum sadece.
"Hatırlamıyor musun?" diye sordum.
Başını hayır anlamında salladı. Hayal kırıklığına uğramıştım. Bunun adı tamamıyla hayal kırıklığıyla. "Tek hatırladığım…" deyip düşündü. Zihni ona geçit vermiyor gibi anlamsızlıkta süzüldü gözleri. Kısa bir süre sonra gözleri karardı bana bakarken. Konuştuklarımızı hatırladığını anladım.
Konuyu değiştirmek için uyuma meselesine küçük bir açıklık getirdim. "Bu arada," dedim sahte bir gülümsemeyle "Ben değil, sen benimle uyudun"
"Fırsatçılık yaptım demiyorsun yani..." diye başladı fakat tamamını duymamıştım çünkü makyaj çantamı da alıp banyoya girmiş, kapıyı kapatmıştım.
O kadar hüzün yarattıktan sonra söylediği tek kelimeyle bile gülümsememe sebep olmuştu Alperen'in farklı bir yanı vardı. Bunu hissedebiliyordum. Ve o yanı beni bir karmaşaya sürüklüyordu. Günün sonunda kendimi aptal gibi mi yoksa huzur içinde mi hissedeceğimi bilemiyordum.
Gözlerime, hafif fakat en azından gözlerimdeki şişkinliği kaybettirecek bir makyaj yaptığımda daha iyi görünüyordum. Makyaj belli bile olmuyordu. Böyle daha iyiydi, en azından rengi göze batmıyordu.
Çantayı banyoda bırakıp odaya yöneldiğimde Alperen yatakta oturmuş, pencereden dışarıyı izliyordu. Onu hiç bu kadar tembel ve yorgun görmemiştim. "Başın ağrıyor mu?" diye sordum. Evet dercesine başını hafifçe sağladı.
"Biraz," diye yanıtladı. Tekrar kafasını pencereye çevirdiğinde yapabileceğim bir şey olmadığını düşünerek odadan çıkmak için kapıya yöneldim. "Kâinat!" dedi sakin bir ses tonuyla. Söyleyecek bir şeyi olduğunu hissederek ona baktım. "Dün gece için özür dilerim."
Evden gitmem konusunda özür diliyor olmalı diye düşündüm. Ama bir insanı kovma seviyesine geldikten sonra özür dileyemezdiniz. Gidecek başka yerim olsa muhtemelen şimdiye kadar çoktan gitmiştim.
"Benimle uyumak zorunda da değilsin. Bir dahakine umursama, bu yeterli olacaktır" diye devam etti.
"İyi görünmüyordun." dedim açıklama gereği hissederek.
"Sadece sarhoştum." diye yanıtladı hemen.
"Peki." diyebildim sadece.
Onunla uyumam onu rahatsız etmiş gibi görünmüyordu. Söyledikleri ise öyleymiş gibi hissettiriyordu ve bu içimde rahatsız edici bir üzüntü yaratıyordu. Her ne kadar ona karşı hiçbir şey hissetmemiş olsam da uzak davranması beni deli ediyordu.
"Kahvaltıdan önce sana kahve yapacağım." dedim gitmeden önce.
"Gerek yok." diye yanıtladı. Yavaşça ayağa kalkıp olduğum yere doğru geldi. "Kahvaltı da yapmayacağım." dedi.
"Sen hep böyle misin?" diye sorduğumda merakla kaşlarını çattı.
"Böyle misin derken?" diye sordu.
"Böyle şımarık… İçer misin sık sık sonra da kahvaltı etmeden çıkar mısın?"
Garip bir şekilde süzdü beni. Gözleri gözlerimi bulduğunda bıkkınlıkla cevap verdi. "Hayır" dedi.
"Genelde sinirlerim bozulduğunda içerim ve bu her zaman olmaz," Sinirlerim bozulduğunda dan kastı dün gece ona hesap sormamdı. Bu Dilara olayı epey canını sıkan bir durumdu anlaşılan.
Alperen banyoya girdiğinde mutfağa yöneldim. Amacım ona aramızdaki tatsız olayı unutabilecek güzel bir kahvaltı hazırlamaktı. Hem şu Dilara olayı biraz bekleyebilirdi, Okyanus'tan öğrenirdim. Ne de olsa çocukluk arkadaşlarıydı.
Omletleri hazırlayıp iki tabağa yerleştirdiğimde yanına domates, salatalık, peynir ve zeytin koydum. Su da kaynayınca güzel bir çay demledim ve hazırladığım masaya baktım.
Ekmek!
Ekmek eksikti ama sorun değil market çok yakındı. Kahvaltı soğumadan gidip gelebilirdim. Peluş terliklerimin yerini botlarım aldığında montumu giyip anahtarı aldım ve çıktım. Soğuk havada hızlı adımlarla yürümeye başladım. Beynim hala bin bir düşünce ile sıkışık bir şekilde kaynıyordu.
Hızlı adımlarla yürürken soğuk havanın etkisiyle üşüyor, titriyordum. Ellerimi ceplerime yerleştirdim, sokağın sonunda Emre’nin durduğunu gördüm. Yanında birkaç genç ile birlikte zengin işi bir arabanın yanında hararetli bir muhabbet ediyorlardı. Bir sen eksiktin, diye düşündüm.
Bu soğukta başka yer yokmuş gibi ne yapıyorlardı burada?
O kadar kaptırmıştı ki kendini sohbete, geçtiğimi fark etmemişti. Zaten fark etmesin diye dua ediyordum çünkü bir de onunla konuşacak enerjiyi hissetmiyordum, ayrıca Alperen'in sinirlerini daha da bana çevirmeye ihtiyacım yoktu.
Markete gidip iki sıcak ekmek alıp tekrar hızlı adımlarla eve dönmeye başladım. Aynı şekilde fark edilmeden yürümek istedim, fakat görüş alanı beni bulacak şekilde olduğu için gözlerimiz bir saniyeliğine birbirine dokundu.
"Kâinat?" diye seslendi. Arkadaşları başlarını çevirip bir an için bana baktılar.
Önce onları umursamadan yürümeye devam ettim fakat tekrar bana seslendiğinde arkamdan geldiğini anladım. Durdum, dönüp ona baktım. Şaşırmış bir ifadeyle yaklaştı. "Kaçar gibi nereye gidiyorsun?" diye sordu.
Cehennemin dibine gidiyorum ve senden nefret ediyorum.
"İşim var." deyip kestirip attım. Ona açıklama yapmam gerekmiyordu bile ama neden ona konuşmak istemediğimi söylemediğimi de anlamıyordum.
"Alperen yüzünden, değil mi?" diye sordu. Biraz daha yaklaşıp önümde durdu. "Benimle konuşmanı istemediğini biliyorum" diye devam etti. Cevap vermedim. Sessizlikten yararlanarak tekrar konuşmaya başladı.
"Sana anlatacağımı düşünüyor" dedi.
"Yine kelime oyunları yapıyorsun, neden beni rahat bırakmıyorsun?" dedim öfkeyle. "Söyleyecek bir şeyin varsa söyle, yoksa boşuna laf gevelemene gerek yok!"
Bir süre durdu, durdu... Gözlerimin içine baktı. Bir an öfke gördüm ama sonra anlayışla kayboldu.
Tek kelime etmeden başıyla onayladı ve dönüp yürüdü. Belki kırılmıştır diye düşündüm, umurumda olduğundan değil ama söylenen yalana inanılmadı diye kimse kırılmazdı. Belki de gerçekten bildiği bir şeyler vardı ve Alperen sadece öğrenmemem için konuşmamamı istiyordu. Fakat Alperen benden neden bir şeyler saklasındı ki? En fazla evi terk ederdim. O da onun pek umurunda olmazdı.
Soğuk havayı geride bırakıp içeri girdiğimde kafamın içinde durmadan dönen sorulara yanıt bile veremiyordum. "Neredeydin?" Alperen karşımda giyinmiş, hala ıslak olan saçlarını kurutuyordu. Açıkçası bu kadar çabuk çıkmış olmasına şaşırdım.
Konuşmadan elimdeki ekmekleri gösterdim ve mutfağa geçtim. O da koridordan beni takip etti. Masayı ilk defa görmüş olacak ki şaşırdı kısa bir süre. "Bu kadar uğraşmana gerek yoktu." dedi.
Çok fazla konuşmamaya çalışıyordum. Tüm bunlar beni geriyordu. Neyse ki o da bir şey söylemeden masaya geçti ve ikimize çay koydu.
Böylece uzun bir süre ikimiz de sessiz kaldık. Fakat aklımda takılı kalan üniversite meselesi için bir şeyler yapmalıydım artık. "Bu arada" dedim, o tabağına konsantre olmuşken, "Benim üniversiteyi dondursak mı?"
Bir an durdu ve kafasını bana çevirdi. Hiçbir şey söylemeden neden der gibi bakmaya devam etti.
"Sadece bir sene." dedim
Elindeki çatalı bıraktı ve meralı bir şekilde baktı "Neden?" diye sordu
Evet, mantıklı. Neden? Okulu başarılı bir şekilde bitirmek için evden kaçmışken dondurmak muhtemelen saçma gelmişti ona.
"Öncelikle..." dedim babasına açıklama yapan küçük bir kız çocuğu gibi, "Üniversite buraya 2 saat uzaklıkta."
İkna olmamış gibi baktı. "Daha yakın bir tanesine geçiş yaparsın" dedi çok kolay bir şeyden bahsediyor gibi. Ciddi misin bakışımı attım ve tabağıma döndüm.
"Ben Ege üniversitesini kolay kazanmadım. Psikoloji öyle her yerde okunmuyor." dedim. Aylarımı adamıştım ben orayı kazanabilmek için. Biriktirdiğim bütün para kitaplarıma gitmişti. Şimdi buraya yakın diye düşü puanlı bir yere geçiş yapamazdım.
"Peki." dedi çayından bir yudum almadan önce. "Fakat bu bana pek de iyi bir fikir gibi gelmedi. Bir sene de bir senedir. Hem bütün gün evde ne yapacaksın?"
Bu çocuğun bütün planlarımı böyle çürütmesi ne kadar adildi?
"Çalışırım." dedim omuz silkerek.
Bu sefer o dalga mı geçiyorsun der gibi bakışları üzerime yığıldığında açıklama yaptım. "Bir sene içinde kendi düzenimi kurmaya başlayacağım. Kendi paramı kazanıp, üniversiteye yakın bir eve geçmeyi planlıyorum. Sonra tekrar üniversiteye devam edeceğim." dedim.
"Kâinat," dedi bıkkınlıkla, "Çalışmana gerek yok. Koskoca şirketi yönetiyorum. İhtiyacın varsa yardımcı olurum zaten." siyah gözleri beni bile kendimden şüphe ettirirken net olmaya kararlıydım.
"Ben kendi paramı istiyorum." dedim.
Tabağına dönmüş halde yemeğine devam etti ama odağının bende olduğunu biliyordum. O lokmasını yutarken ben doymuştum bile.
"Nasıl bir iş istiyorsun?" diye sordu merakla, omuz silktim. İşin ayrıntısını pek düşünmemiştim.
"Bilemiyorum." dedim.
Güldü. Onun neşeli çıkan sesi ile içimde sönük bir gaz lambası önce titredi, titredi... Sonra sarı, turuncu bir alevle etrafı aydınlattı. Sinirlenmem gerekirken sempatik olduğunu düşünmem fazlasıyla aptalca olmalıydı.
"Peki" dedi, gülmesi yerini ufak bir tebessüme bıraktı. Güldüğünde hiç olmadığı kadar çekici oluyordu ve ben kuzeniydim, ona karşı böyle hissetmemeliydim.
Gamzeleri yanaklarını işgal etmişken sıcak bir bakışla baktı. "Sen istediğin her şeyi yapabilecek bir kadınsın, karar senin." dedi.
Düşüncesinin kibarlığına gülümsedim... "Bence çok da düşünmeye gerek yok. Her işi yapabilirsin gibi geliyor."
Bana duyduğu güven ıssız içimi sıcak bir ışıkla doldururken oturduğum yerden Alperen’e umutla baktım. "Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?" diye sordum.
Siyah gözlerinin ardından gülümsedi samimi bir şekilde. "Evet" dedi. Yeni kurumuş siyah saçlarına baktım. Bu kadar güzel olmayı nasıl başarıyordu bilmiyordum ama ona minnettar kalarak ruhunun da güzelliğine şaşırıyordum.
"Bu devirde kaç kadın kendisinden alınan hayatını geri almak için ayağa kalkıyor ki?" diye devam etti. Sonra tabağını alarak oturduğu yerden kalktı ve kahvaltıyı toplamaya başladı.
‘’Korku ve belirsizlik insanı olduğu yere çiviler.’’ dedim, diğer kadınların adına konuşma ihtiyacı hissederek.
‘’Boyun eğmek de daha fazla korku ve belirsizlik getirir.’’ dedi gözlerimin içine bakarak. ‘’Bazı şeylere boyun eğmediğin için kendine teşekkür etmelisin.’’
"Bu şekilde düşündüğünü bilmiyordum." dedim. Her ne kadar ona mecbur olduğum için onun bana dün söylediklerine de boyun eğsem de en azından ailem ile olan sorunlarıma basit bir aile kavgası olarak bakmıyordu. Hatta belki kendi söylediklerinden gerçekten pişmanlık duyuyordu.
"Neden?" diye sordu. Masayı toplamaya başladığında onun hareket edişini izliyordum. Sorusuyla birlikte bulaşıkları makinaya yerleştiriyor, özenle diziyordu. "Sadece benim için nasıl göründüğünü söylüyorum." diye devam etti.
Hiçbir şey söylemedim. Onun bana güveniyor olması kendime ilginç bir şekilde güven duymamı sağlamıştı. Belki de bu, daha önce kimse bana güvendiğini söylemediği içindi. Belki kapana doğru ilerleyen bir av gibi sıcak duygulara koşuyordum. Ama ellerimde olan hiçbir şey yoktu.
Görüntüsünün mutfak tezgâhına fazlasıyla yakışan bir yanı vardı. Üzerindeki kazağı ve pantolonu… Bu adamın varlığı, diğer tüm erkeklere haksızlıktı.
"Git hazırlan" dediğinde daldığım düşüncelerden çekip çıkardım kendimi. "Dışarı çıkacağız."
Merakla ona bakmaya devam ettim. O da mutfak penceresinde duran çiçekleri sulamaya başlamıştı. "Nereye?" diye sorduğumda kısa bir bakış attı. Siyah gözleri ufak bir heyecanla patlıyordu.
"Buralara yakın bir yerden görmeni istediğim bir yer var. Yavuz ve Okyanusla sürekli gittiğimiz bir yer."
"Peki, merak ettim doğrusu." dedim ve yavaş adımlarla mutfaktan çıktığım. Önce yatak odasına girdim ve Okyanusla aldığımız giysilere göz attım. Sonra siyah, üstüme yapışan boğazlı bir kazak ve dar, siyah pantolonumu giydim. Üstüne de kısa ceketimi geçirdim. Ardından kızıl saçlarımı düzleştirip makyaj yapmaya koyuldum.
Tüm hazırlanmam o kadar seri bir şekilde oluyordu ki muhtemelen çıkmaya dünden hazır görünüyordum. Olabildiğince erken hazırlanmaya çalışıyordum. En son da bordo rujumu sürüp gözlerime dokunmadım. Zaten şişkinliği neredeyse geçmişti, normal görünüyordu.
Son kez aynadan kendime baktığımda görüntümü sevdim. Kapalı renklerin uyumu bana yakışıyordu. Tenimin açıklığı ve saçlarımın kızıl olması siyahın daha çok yakışmasına sebep oluyordu. Ki zaten siyah en çok kullandığım renkti. Böylece açık ve koyu rengin zıtlığı, tenimde can buluyordu.