Orman

1750 Kelimeler
Odadan çıktığımda Alperen de giyinmişti. Beni ilk gördüğünde önce baştan aşağıya süzdü, gözlerinin üzerimden kaymasıyla içimden garip bir ürperti geçti. Gözlerime baktığında bir şey söylemesini bekledim ama söylemedi. Koridora çıktığında bende arkasından çıktım. Bazen onun sessizliği insanı deli edecek duruma gelebiliyordu. Zihninde neler olup bittiğini bilmek için neler vermezdim. "Bir sorun mu var?" diye sordum beni süzmesini kastederek. Dış kapıdan çıktığımızda kapıyı kilitledi. "Ne gibi?" diye sakince sordu. Soruya soru ile cevap verilmesi hoşuma gitmeyen durumlardan biriydi, derin bir iç çektim. "Bilmiyorum" dedim, "Bazen garip davranıyorsun." Gülümsedi. Siyah gözleri bana döndü ve bana gamzelerine bakmam için bir alan bahşetti. Bende gülümsedim. Kuzenim olması belki de büyük bir adaletsizlikti. Onunla başka bir dünyada başka bir hayatta çok farklı bir durumda olabilirdik. Oysa o düşlediğim hayattan tamamen uzaktaydı. Eminim etrafında bir sürü kız vardır, diye düşündüm. Dikkat çekici bir görüntüsü vardı, gülümsemesi bütün bir şehri güzelleştirebilirdi. Diğerleri gibi kötü çocuğu oynamıyordu ve etrafındakilere değer veriyordu. En azından o an için öyle söylenebilirdi. "Sevdiğin bir kadın var mı?" diye sordum. Arabaya doğru yürüyorken bu sorunun ne kadar cesaret istediğini düşündüm. Fakat umurumda değildi. Sadece sormak istiyordum. Bu soruyu da yanıtsız bırakacağını düşündüm. Çünkü arabaya geçip de motoru çalıştırana kadar tek kelime etmedi, belki kafasının içindeki düşüncelerden beni duymamıştır diye düşündüm. Böyle sessiz bir ruh haline büründüğü zamanlar kafasının milyon düşünce içinde sarsıldığını biliyordum. "Hayır?" dedi sonunda. Bu durumun beni neden mutlu ettiğini bilmek rahatsızlık vericiydi. "Peki, sevgilin var mı?" diye sordum. Kısa bir süre dalga geçer gibi bana bakıp tekrar yola döndüğünde yüzünde histerik bir gülümseme ortaya çıktı. "Kâinat sen bana mı yürüyorsun?" diye sordu. Bir an afallayarak şaşkınlıkla gözlerimi açtım. "Tabii ki hayır!" dedim inkâr ederek. Bu halimle eğlenir gibi kahkaha attı. "Ben... Sadece" dedim ne diyeceğimi bilemeyerek, "Merak ettim." Yüzündeki gülümsemeyle tekrar bana kısa bir bakış attı ve sonra yola döndü. "Sevdiğim yoksa bu sevgilim de yok anlamına geliyor zekâ küpü." "Bilmiyorum." dedim, arabanın camından geçtiğimiz caddeleri izlemeye başladım. İki kişi el ele yürüyordu fakat aralarında mutluluk denen şeyin zerresini görmemiştim. "Bazı insanlar birbirlerini sevmemelerine rağmen... Birlikte takılıyorlar." Ufak bir kahkaha attığında yüzüne baktım. Yola bakmaya devam ediyordu. Sağ yanağındaki gamzesi ortaya çıkmıştı yine. Ona baktığımı fark ettiğinde konuşmaya başladı. "Birlikte takılmak demek ha?" diye sordu bu sefer. "Komik olan ne?" diye sorduğumda tekrar bana küçük bir bakış attı. Gülümsemesi yavaş yavaş silindi,  "Bazı insanlar…" dedi söylediğimin altını çizerken. "Ben onlardan değilim." diye devam ettiğinde bende umursamadan yola döndüm. Bir süre sessizlik oluştu. İkimiz de havadan sudan konuşup dün geceyi yok saymakta profesyoneldik. Sani hiçbir şey söylenmemiş gibi davransak da zihnimde aynı şeyler dönüp duruyordu. Sadece Alperen unutmak istediği için olanları unutacak değildim. Ama ortaya tekrar tekrar serip atmosferi de bozamazdım. Telefonu çaldığında önce kısa bir bakış attı ekrana. Daha sonra başparmağıyla cevapladı.   "Evet?" Karşıdaki kişinin kelimeleri anlamsız bir şekilde duyuldu bir süre. "Orada olun. Sizi ben alacağım." Tekrar anlaşılmayan kelime yığını… "Tamam, olur." dedi, fazla uzatmadan bir süre daha dinleyip kapattı. Ona sorgulayıcı bir şekilde baktım. Bana birilerinin geleceğinden bahsetmemişti. Bakışlarım sorguya devam ediyordu ve Alperen bana hiç bakmadan bunu hissetmiş olacak ki açıklama yaptı. "İleride Yavuz ve Okyanusu da alacağım." dedi. Şarkının nakaratı geçerken caddedeki insanlara baktım. Kimisi soğukta el ele vermiş dolaşıyor, kimisi yalnız, kimisi kimsesizdi... Herkesin farklı bir hikâyesi vardı. Hepimiz kendi hikâyelerimizin başkarakteriydik ve bu gerçekten yorucuydu. Sanırım en çok da ilgimi çeken; savaştan kaçıp gelen insanlardı. Arabaların aralarından geçip su satan evsiz yabancı çocuklardı, soğukta donmamak için battaniyelere sarılan mültecilerdi. Her şeye şükretmek gerekirdi çünkü hayat herkese aynı toleransları göstermezdi. Denize bakan bir yola girdiğimizde on dakikadan daha kısa bir süre sonra Okyanus’u ve Yavuz’u gördüm. Önlerinde durduğumuzda ikisi de dışarıdaki serin havayla arkaya geçip oturdular. Gülerek anlamadığım bir şeyler konuşuyorlardı. "Bizim Züleyha da az değilmiş" diye yanıtladı Okyanus. Buna karşılık Alperen de dikiz aynasında ona baktı merakla. "Ne olmuş Züleyha’ya" diyerek aralarındaki konuşmayı böldü. "Bizim evin karışışında market Muhsin vardı ya, işte ona kaçmış" Yavuz, muhabbeti belki de yirmi defa dinlemiş olma ihtimaline karşın yine de bir kahkaha attı. "Hiç de belli etmiyorlardı." diye devam etti. Hiçbir şey anlamamış bir şekilde arkaya küçük bir bakış attım, "Züleyha kim?" diye sordum. "Bizim üst komşu, kuzum" diye yanıtladı Okyanus. Alperen'in gülüşündeki melodi Yavuz'un kahkahasına karıştı. "Bence en çok da yaşlılardan korkacaksın." kahkahalar arasında zorlukla söylenen bu kelimeler kıvırcık saçlı Yavuza aitti. Anladığım kadarıyla Okyanusun oturduğu yerde iki yaşlı beraber kaçmıştı ve bizim çocuklar bunun arkasından olabildiğince eğlence çıkarıyordu. Onlarla ben de güldüğümde o an neşe ikiye katlandı. Yine de yetişkin iki insanın nasıl birbirine kaçacağını düşünmeden edemedim. Birbiri ardına sıralanmış vadilerden geçtiğimizde, büyük bir uçuruma yakın bir yerde durduk. Dışarı çıkıp etrafı incelediğimde cennet dedim içimden, cennet burada. Hayatım boyunca hiç bu kadar güzel bir manzara görmemiştim. Yeşil başaklar her yerdeydi. Uçurumun dibinde birbiri ardında vuran dalgalar, kuşların sesleriyle birleşince ortaya eşsiz bir serenat çıkıyordu. "Hadi gel" dedi Okyanus bana elini uzatarak, geçip onunla beraber yürümeye başladım. Alperen ve Yavuz da yanımızdaydı. "Buraya çok sık gelir misiniz?" diye sordum. "İşimiz olmadığında mutlaka." diye cevapladı Yavuz. Kıvırcık saçları parıldayan güneşte buklelerini ortaya çıkarıyor, mavi gözlerine sıcak bir renk katıyordu. "Gidip bir yerlerde oturalım. İçecek bir şeyler aldık." dedi Okyanus. Benim yanımdan ayrılıp Yavuz’un koluna girdi ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Gülüşmeye başladıklarında ben de Alperen'in yanına gidip sessizce onlara baktım. "Hep böyle midirler?" diye sordum kısık bir sesle. Güldü ve onlara baktı kısa bir süre. Okyanus'un yeşil gözlerinde parlayan mutluluğu yakaladım. "Evet," dedi Alperen, siyah gözlerini bana çevirirken "Hep böyleler, bu iyi halleri..." Geçirdiğim en güzel öğlen olabilirdi. Beraber sıcak bir şeyler içip Okyanus'un yaptığı kurabiyeleri yedik. Okyanus ile yalnız oturup dakikalarca dertleştim, beni dinlerken gözlerimin içine umursayan bakışlar bırakmasına bu kadar ihtiyacım olduğunu bilmiyordum. Onun sorunlarını kendi sorunlarım gibi dinliyor, biraz da kendi zihnimden uzaklaştığım için mutlu oluyordum. Bir de tanımadığım insanların dedikodularını yapmıştık, bu durumun bana bu kadar keyif vereceğini tahmin etmemiştim. O sırada Yavuz ve Alperen de kendi aralarında konuşuyorlardı, ne konuştuklarını merak etmedim dersem yalan olurdu. Yürürken kendi aralarında kısık sesle, ciddi ifadelerle konuşuyorlardı. Beraber sohbet edip bütün gün yeşil alanda dolaştık. Kış olmasına rağmen İzmir’de en çok kış ayları yeşil olurdu, yağmur en çok kış aylarında yağardı. Her taraf yemyeşil açılırdı, taze yeşillik kokusu gelirdi burnuma. Okyanusla etrafta yürümeye atmaya başladığımızda bana Yavuz’dan bahsediyordu. Nasıl tanıştıklarından aralarındaki en komik anılara kadar her şeyi anlatmıştı. Birbirlerine bir aile gibi bağlılardı, gerçek bir aile gibi. Bulunması zor bir şeydi bu. Ona Dilara konusunu açmaya karar verdiğimde ormanın içinde boş bir alandaydık. Tereddüt ettim ama şimdi sormazsam daha sonra asla soramayacaktım. "Okyanus," dedim tereddütle, "Dilara kim?" Yüzünde garip bir ifade oluştu ve "Ne, anlamadım" dedi beceriksizce. "Alperene soracaktım ama onu üzecek bir şey olmasından endişelendim." Alperene sordum, ikimizi de mahvetti. Sen anlat bari de bileyim; diye medim tabii. Bunlar içimden geçenlerdi. Hem biraz yalanla kimse ölmezdi, değil mi? Hem yalan da sayılmazdı. "Eski bir arkadaş. Sen nereden duydun ki?" dedi, kaçar gibi konuştuğundan haberi var mıydı acaba? "Emre söyledi bir şeyler." dedim. Dikkatle yüzündeki ifadeyi izledim, kaşlarını çatıp bir anne edasıyla öfkelendi. "Alperen senin onunla konuştuğunu bir duysun. İkinizi de gebertir!" dedi. Cevaplamadım. Konuyu değiştirmesine izin vermeyecektim. Konu Emre değil, Dilaraydı. "Ne anlattı?" diye devam etti bir süre sessizlikten sonra. "Alperen Emre'nin eski bir arkadaşıymış. Dilara Alperen yüzünden intihar etmiş." beni dinlerken geçmişe döndüğünü gördüm. Yeşil gözlerinde geçmişi koynunda sallayan küçük bir beşik sallandı. "Doğru mu bu?" diye sorduğumda etrafa baktı. ‘’Emre yalanlar söylemeyi sever.’’ dedi. ‘’Emre’yi tanımıyorum, Alperen’i tanıyorum ama yine de birinin neler yapabileceğini asla bilemezsin değil mi?’’ Bana bir şeyler söylemesi için kendi fikrimi anlatmaya devam etmem gerekiyordu. ‘’Emre’nin söyledikleri doğru mu diye onunla konuşmayı düşünüyorum.’’ ‘’Hangisiyle, Alperen ile mi yoksa Emre ile mi?’’ diye sordu. Yüzüne yerleşen gizli bir endişenin varlığını gördüm. "İkisiyle de.’’ dedim. Belki Emre ile konuşmamı istemez ve anlatmaya karar verirdi, umduğum şey buydu. ‘’Önce Emre ile konuşurum, sonra Alperen; bu ciddi bir suçlama.’’ ‘’Bak,’’ dedi etrafına küçük bir bakış atarak. ‘’Alperen’e benim anlattığımı söyleme. Hatta bildiğini de belli etme. Bu onun için hassas bir konu haline geldi. Mümkün olduğu kadar bilmezlikten gel." Bana yaklaşmış kısık sesle, hatta neredeyse fısıldayarak konuşuyordu. Başımı onaylar gibi sağladığım ve merakla dinlemeye başladım. ‘’Tamam, merak etme.’’ "Bundan birkaç yıl önce Alperen ve Emre sıkı dostken, Dilara ile aynı okulda okuyorlardı. Dilara Alperen’e taktı kafayı. Çocuğa âşık olduğunu söylüyordu ama bildiğin psikopata bağladı, gizli takipçisi oldu, onu rahatsız edecek kadar saçmaladı yani. Peşini bırakmayınca Emre ve Alperen bu kıza küçük bir oyun oynadılar, tabii o zamanlar şimdiki kadar olgun da değillerdi. Alperen kıza karşılık veriyor gibi davrandı. En sonunda Alperen’i çok sıkmış olacak ki okulda onu biraz rencide ettiler." dedi. Şaşkınca onu dinlerken Alperene bunu yakıştıramadım. Bunu nasıl yapabilirdi. ‘’Biraz rencide ettiler öyle mi?’’ diye sordum. ‘’Yani azıcık rezillik çıkmış olabilir.’’ diyerek düzeltti. ‘’Alperen bunu yapmamalıydı,’’ dedim kesin bir sesle. "Durumun bu kadar ciddileşeceğini bilmiyordu ki, hem kız rezilliği abartan taraftı. Kıza bütün fakülte güldü insanlar her şeye gülmeye bayılırlar bilirsin. Fakültede olanlardan sonra Dilara bir daha oraya gelmedi. Baya sosyal medyada falan da kıza çok yüklenen olmuş. Bir kaç gün içinde kendini zehirlemiş olarak bulundu. " 6. Bölüm ‘’Kayıp’’ Olduğum yerde büyük bir hayal kırıklığı yaşadım, kulaklarıma uğultular yerleşti. Dün geceki kırgın küçük kız geri geldi, oturdu yüreğimin üzerine. Bunu nasıl yapardı. Bir kadının gurur ve hayatı... Belki de onunla kalmak, aldığım en kötü fikirdi. Belki de hayatımı geri olmaya çalışmak yerine, bırakmalıydım gömülü kalsın. Yağmur yavaş yavaş üstümüze düşmeye başladığında hayal kırıklığımın sesini duydum kulaklarımda. "Eve gitmeliyim" dedim Okyanusa bakmadan. "Gel dönelim," dedi yağmurun yağışına bakarken. Kastettiğim şey Alperen’in değil, babamın ve annemin eviydi. Ama Okyanus bunu anlamıyordu, hissettiğim acı nasıl oluyordu da gözlerimden okunmuyordu? "Ama benim bir evim bile yok." dediğimde kafasını bana çevirdi. "Kâinat, iyi misin?" diye sordu. "Anlattıklarım yüzünden böyle düşünüyorsan bilmelisin ki Alperen öyle biri değil, hiçbir zaman da olmadı. Öyle olsa onunla arkadaşlık eder miydim?  Zaten tüm olanlar Emre'nin başının altından çıkmıştı, Emre iblis gibidir." Hep böyle suçu başkasının üzerine atarlar değil mi? "Boş versene." dedim nereye gittiğimi umursamadan. Hızlı adımlarla ağaçların arasına geçerken Okyanus arkamdan geldi. "Nereye gidiyorsun?" diye seslendi. "Biraz yürümeye ihtiyacım var." dedim hiç beklemeden. Koşturur adımlarla arkamdan geldiğini biliyordum. "Ama yağmur yağıyor. Hasta olacağız!" dedi. Durmadım, tek istediğim devam etmek ve zihnimdekilerden kaçmaktı. Sanki yürürsem her şey geçecek gibiydi, yağmuru yırtarak hızlı adımlarla yürürsem uzaklaşacak gibiydi. Her şey rüya olacak gibiydi. Bitecek gibiydi. Sanırım en büyük hayal kırıklıklarım sevdiğim insanların düşündüğüm gibi olmayışlarıydı. Bir şekilde nereye gidersem oraya kötülük götürüyor gibiydim. Sanki Alperen'in yanına hiç gelmesem aslında Dilara diye biri de hiç olmayacak gibiydi. Hiç doğmasam, annem ve babam çok daha iyi olacak gibiydi. Hayatın bu kadar katlanılmaz olması dayanılmazdı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE