Yağmurun hızlanmasına aldırmadan yeşil ağaçların arasından yürürken içimdeki kötülüğü hissettim. Tenime kazınmış zehirli bir lanet vardı ve biliyordum, onunla ölecektim. Bitmek bilmez bir döngü getiriyordum yanımda, lanetli gibiydim.
Okyanus da peşimden gelirken bir şeyler söylüyordu fakat aldırış etmiyordum. Sürekli Alpereni düşünmek beni yoruyordu ve tek yapmaya çalıştığım onu düşünmemekti. Ne Okyanus’un onu iyi göstermeye çalışmalarını ne de suçu Emre’nin üzerine yığmaya çalışmasını duymak istiyordum.
Ani bir şekilde kolumdan tutulduğumda beni tutan Okyanus’a baktım, kızmıştı. Islanması ve havanın da kapanmaya başlaması, sarı saçlarını neredeyse kahverengi gibi gösteriyordu.
"Sen delirdin mi?" diye sordu kızgın bir sesle. Yeşil gözleri öfke ile parlıyordu. "Ne yapacaksın, bütün gece ormanda yürüyüş mü yapacaksın?"
Bardaktan boşalırcasına yağmaya başlayan yağmur beni neredeyse tamamen ıslatırken, Okyanus’un kararmış gözlerine baktım. Devam etti, "Geçmiş geçmişte kaldı bizim için. Her şey kötü bir anıydı, o kadar. Kimse kimseyi hiçbir şekilde suçlayamaz!" dedi. Yalandan savunmaları ile avukatlığını gösterdiğinde neden hukuk okumak istediğini anlamıştım. İyi bir savunucuydu.
Onu savunduğu bu ahlaksız durumdan ötürü tebrik etmek istedim.
Çünkü içimdeki inatçı çocuğu ikna etmiş gibi görünüyordu. Bir şekilde belki de bu beni ilgilendirmiyor gibi hissetmeye başlıyordum.
Ben sadece savaştan kaçan küçük bir çocuktum ve Alperen beni yanına almıştı. Bu kadar şeyden sonra ne kadar ahlak dışı olsa da ona hesap soramazdım. Ama ona yakın da olamazdım bundan sonra. Onun bir katilden tek farkı, silahı kurbanın eline verip ona kendini öldürme yetkisi vermesiydi.
"Neden öyle bakıyorsun, Kâinat?" diye ciddi bir şekilde beni omuzlarımdan sallayıp düşüncelerimden ayırdığında kollarımı beline sarıp ona sarıldım. Daha önce hiç kız kardeş duygusunu hissetmemiştim ama şu an öyle ihtiyacım vardı ki!
Yağmurun üstümüze düşmesine aldırış etmeden o da bana sarıldı. İki kimsesiz, yağmurun ağlayışını kutladık. Birbirimize sıkıca sarılıp bir süre öyle kaldık
"İnan bana Alperen kötü biri değil ve sen de evsiz değilsin." dedi bir abla gibi.
Başımı salladım onaylayarak. İçim burkuldu. İçime, bir yerlerde nefes almamı zorlaştıran bir düğüm yerleşti. Beni ikna etmesini, duygularımı değiştirmesini istiyordum.
Kendini geri çektiğinde gözlerimi kıstım üzüntüyle. "Öyleyse dönelim" dedim titreyen bir sesle yağmura karşı…
Evsiz değilsin, demişti bana. Buna inanarak mı söylemişti, yoksa ikna etmeye mi çalışmıştı, bilmiyordum. Ama sesi insanı ikna etmeye yetecek kadar masumdu.
Hava fazlasıyla soğuktu, donacak gibi hissediyordum. Parmaklarımı soğuktan felç olmuştu ve midem ağrımaya başlamıştı.
"Nereden gideceğiz?" diye sorduğumda Okyanus etrafına baktı. Gözlerini endişeyle açtı ve "Bilmiyorum, ne yapacağız şimdi? Hava da oldukça karardı. Gel şuradan gelmiştik galiba." dedi ve geldiğimiz yola doğru yürümeye başladı, ben de peşinden gittim.
Fakat yolu bir türlü bulamadık, her yer birbirine benziyordu. Havanın kararması büyük bir korku düşürmüştü içime, ağaçlar birer gölgeye dönüşmeye başlamıştı. Karanlık ve orman ikilisi her zaman korkuturdu beni ve bu sefer durum daha kötüydü çünkü soğuk hava da karanlıkla birlikte artıyordu. Ayrıca kaybolmamızın sebebi de bendim.
'Tenime kazınmış zehirli bir lanet vardı ve biliyordum onunla ölecektim.'
Her geçtiğimiz yol birbirine benziyordu. Tam bitti derken ağaçların ardından tekrar ağaçlar çıkıyordu. Karanlık iyice bastığında kâbusu hatırladım. Küçük kızın kanayan gözlerini, karanlık ağaçları ve uğultuları...
"Okyanus ne yapacağız?" diye sordum telaşla. Yolu kaybetmemizden yaklaşık bir saat geçmiş olmalıydı. Etrafa bakıyorduk. Karanlık ağaçlar şekillere dönüşüp, orman kendi içinde ürkünç bir ses bırakıyordu, azalan yağmurun hışırtısı her yeri sarıyordu.
"Bilmiyorum" dedi sadece, onun da korktuğunu biliyordum. "Telefon da çekmiyor burada. Yarına tek parça kalabilirsek ilk işim camiye gidip ibadet olmak olacaktır." diye devam etti.
"İbadet olunmaz, ibadet edilir." dedim düzelterek.
Ağlamaklı bir sesle cevap verdi. "Ya ben korkudan ne dediğimi biliyor muyum ki?"
Derin bir iç çektim ve Okyanusun elini sıkıca tuttum "Devam edelim, belki birilerini buluruz. Yardım ederler" dedim. Böylece umutsuz bir halde yürümeye devam ettik. O karanlıkta karşımıza çıkacak kişilerin yardım için çıkmayacağını ikimiz de biliyorduk.
"Bu saatte ormanda birilerini bulacağız, olmadı birinden yardım isteyeceğiz öyle mi?"
Okyanus'un söylenmeleri işi daha da zorlaştırıyor beni gökyüzüne deli gibi bağırma isteğiyle bırakıyordu. Neyse ki benim yüzümden kaybolmuştuk ve bağırma hakkı ona geçmişti. Yine de bu kadar olumsuz konuşmasına gerek yoktu.
"Yani affedersin de Kâinat, bizi burada öldürürler, biliyorsun değil mi?" dediğinde gözlerimi şaşkınlıkla açtım.
"Biraz da düzgün şeyler söyle ya!" dedim. Aklımda ölüm senaryoları, korku filmi müzikleri ve trajik sonlar istemiyordum. Özellikle de bu kadar korkarken, yeterince titriyordum zaten.
"Sabahtan beri felaket tellalı gibi o kadar çok kötü senaryo geçirdin ki üstümüzden, biraz daha anlatırsan gerçek olacak diye korkuyorum." dedim şikâyet ederek. Yürürken koluna biraz daha tutundum ve gözlerimi çevrede dikkatle gezdirdim.
Okyanus ise sustu ve derin bir iç çekti. "Peki" dedi. Sakin olmaya çalışır gibi sesini alçalttı. "Hangi yoldan gidelim sen karar ver"
Etrafıma bakıp karanlıkta görebileceğim herhangi bir ışık, duyabileceğim bir araba sesi aradım fakat karanlık her şeyi örtmüştü. Görmek imkânsızdı. Yalnızca ağaçların yukarıya uzanan koca dalları ve sallanan yaprakları birer siluet gibi görünüyordu. Bunların ardındaki her şey ise koca birer karanlığa gömülüyordu.
Sağ taraftaki yola baktığımda fazlasıyla karanlıktı fakat pek seçeneğimiz yoktu. Hem zaten durduğumuz yerin de o yönden pek bir farkı yoktu, pek bir şey değişmeyecekti. Orayı tereddütle seçtim ve yürümeye başladık.
Uzun bir süre yürüdükten sonra oldukça yorulduk, vazgeçmek üzereydik
Her şey benim yüzümden olmuştu, kabul ediyordum. Burnumun dikine gitmesem böyle olmayacaktı. Şimdi ise akılsızca yaptığım hareketlerin sonuçlarına kaybolarak katlanıyordum. Neyse ki yalnız değildim. Yağmur durmuştu ve biz Okyanus ile donmak üzereydik. Karnımız ağrıyordu, açtık, gittikçe iyice kaybolmuştuk.
Okyanus dayanamayıp bir ağaca yaslandığında çaresizce ağlamaya başladı.
"Özür dilerim, gerçekten ne kadar üzgün olduğumu anlatamam." dedim. "Her şey benim yüzümden oldu."
Bir süre bir şey söylemedi ama daha sonra gözyaşlarını sildi. "Hayır" dedi kısık sesiyle, "Kendini suçlama... Asıl ben nasıl kaybettim yolu ya?! Sürekli buradayım. Sürekli buraya geliyorum. Nasıl kayboluruz?"
İkimizde sustuğumuzda aynı şeyi düşünüyorduk, "Bizimkiler kim bilir ne kadar merak etmiştir" diye söylendim. O da başını onaylar gibi salladı.
Alperen ne yapıyordu acaba, aramaya çıkmış mıydı? Yoksa polise haber verip öylece bekliyor muydu? Muhtemelen yola çıkmış, bizi bulmak için bütün ormanı dolaşıyordu. O, öylece oturup bekleyecek biri değildi, özellikle de konu Okyanus olunca. Ona değer verdiğini gözlerimle görmüştüm. Bir kız kardeş gibi görüyordu onu.
"Kâinat!" uzaktan birinin seslenmesini duyduğumuzda ikimizde bir an için irkildik. Bu sesin bir hayal ürünü olup olmadığını anlamaya çalıştık. Zihnimiz şimdi de bizimle alay mı etmeye başlamıştı?
‘’Okyanus, Kâinat!’’
‘’Aynı sesi sen de duyuyor musun?’’ diye sordu Okyanus. Başımı onaylar gibi sallarken birbirimize bakıp umutla gülümsedik
"Buradayız!!" diye seslendim.
Sesler yaklaşmaya başladı, uzaktan bize seslenip durdular. Ne kadar büyük bir ağırlığın üzerimden kalktığını anlatmak çok zor. Kendimi uzun zaman sonra tekrar nefes alıyor gibi hissettim.
"Okyanus!"
"Kâinat!"
Karşılık verip bizi duymaları için bağırıyorduk fakat o kadar soğuktu ki sesimiz bile zor çıkıyordu. Ellerim titrerken zaten ıslanmış olan ceketimin cebine yerleştirdim. Bu şekilde daha da üşümeye başladı.
Uzaktan görünen küçük ışık ile Okyanus’u yanıma alıp yürümeye başladım. Alperen’in sesi geliyordu kulağıma, endişeli olduğunu biliyordum.
El fenerini tutan bir sürü kişi bize doğru koşturmaya başladığında, etrafta ışıklar dans etmeye başlamıştı. Yüzüme tutulan ışıkla kimin geldiğini anlayamadım fakat o kişi gelip bana hızla sarıldığında bunun Alperen'den başka kimse olmayacağını biliyordum. Bana bir baba edasıyla kollarını sardığında evimde gibi hissetmiştim. Güvende gibi, iyi gibi hissetmiştim. Kokusu beni kolları gibi sararken başımı göğsüne yaslayıp gözlerimi kapattım.
O da sırılsıklam olmuştu, ama montu içeriye su geçirmeyen türdendi, bu da onu sıcak tutmuştu. Oysa ben iç çamaşırlarıma kadar ıslanmıştım, titriyordum ve bunu fark ettiğinde hemen acele ile montunu çıkarıp bana giydirdi. Onun bedeninden geriye kalmış sıcaklık omuzlarımdan ve sırtımdan başlayarak beni sardı.
"İyi misin?" diye sordu yüzümü ellerinin arasına alırken. Parmakları yanaklarımı ısıtmak ister gibi tenimi okşadı.
"İyiyim." dedim ama soğuktan titreyen sesim beni ele veriyordu. İyi değildim, eve gitmek istiyordum.
Beni bırakmadan Okyanusa baktı. Yavuz onu çoktan güldürmeyi başarmıştı bile. Okyanus da hem ağlayıp hem gülerken bana baktı. İkimiz de ölümden dönmüş gibiydik.
Okyanus'un da iyi olduğunu anladığında Alperen hafif bir hareketle eğildi ve bir kolunu bacaklarımın altından, bir kolunu da sırtımın altından geçirerek beni kucağına aldı. Düşeceğim diye korktum ama kolları çok güçlüydü. Beni öylece taşımaya başladı. Polisler de telsizlerdeki beli belirsiz sesler ile bizimle gelirken ağaçların arasında el feneri ışıkları keskin çizgiler bırakıyordu. Bir anlığına ağaçlar aydınlanıyor ve karanlık kesiliyordu.
"Ben kendim yürürüm." dediğimde Alperen kaşlarını çattı.
"Yorgunsun. Ayrıca öyle ıslanmışsın ki eminim donmuşsundur bu soğukta."
Yine de Okyanusun anlattıkları aklımdan gitmiyordu. Zihnim bulduğu her fırsatta bana Dilara denen kızı hatırlatıyordu. Bir yanım onu unutmayı öyle çok istiyordu ki! Diğer yanım ise ona olanlara üzülüp kahroluyordu.
"Olsun" dedim, karşı çıkarak, "ben yürürüm."
Burnundan soludu öfkeyle, "İnat yapmanın sırası değil kâinat!" dedi.
Sanki küçük çocuk taşıyor gibi rahat adımlarla beni ormanın içinden uzun, ıssız bir caddeye çıkardı. Kollarımdan biri kucağımda, diğeri onun göğsüne doğru kıvrılmıştı. Caddeye çıktığımızda arabasının orada olduğunu gördüm. Yanında da kırmızı, mavi ışıkları yanan birkaç polis arabası...
Bize yaklaşan polisler ve arkamızdan gelenlerle birlikte olayın çözümlenmesi ardından onlarda bıkkınlıkla arabalarına binip gittiler. Yerde ıslak zeminin parıltısı, polis arabasının ışığı ile renklenmişti. Onların gidişi ile renkler de uzaklaştı.
Yavuz, Okyanusu başka bir arabaya doğru götürürken, Okyanus göz bana kırptı. Adımları bir an yalpalayınca ona güldüm. O da kendisine gülüp "Yarın görüşürüz bebek." dedi ve arabaya bindi. Ona başımla karşılık verdim ve ben de Alperen'in ön koltuğuna yerleştim.
Bindikleri araba kimindi bilmiyordum ama o sırada tek düşündüğüm tenime iğne batması hissi yaratan dondurucu soğuktu. Arabanın içi daha sıcak olsa da üzerimdeki giysiler hala buz gibiydi. Fazlasıyla da rüzgâr yemiştim.
Alperen, Yavuz ile dışarıda birkaç kelime konuştuktan sonra yanımdaki sürücü koltuğuna bindi ve çalıştırıp klimayı açtı. Sıcak hava içeri dolduğunda Alperen'in montuna iyice sarılmıştım.
Soğuk, zihnimde bedensel bir tepkiye yol açan, yapayalnız geçirdiğim geceleri hatırlatan bir kelimeydi. Dışarıdaki hava üşütürdü belki ama ruhumun içindeki buzdan dağlar ve duvarlar, bedenimin dayanılmaz bir acı ile kıvranmasına sebep oluyordu. nereden geldiğini bilmediğim, iyileştiremediğim, bir türlü sebebini anlayamadığım bir acı.
Ve o gece oldukça soğuk bir geceydi...
"Üstünü çıkar." dediğinde Alperene anlamamış gibi baktım. Arabanın içinde mi soyunacaktım?
"Üstündekiler ıslak. Bu şekilde ısınman çok zor. Islak üstünü çıkar ve tekrar montumu giy." dedi tekrar ederek.
Önce onun montunu çıkarıp, dizlerimin üstüne koydum, oldukça büyük bir monttu. Sonra kendi ıslak ceketimi ve onun içindeki siyah, tamamıyla ıslak kazağı çıkarıp kurtulmak ister gibi arka koltuğa attım. Üstümde sadece sutyenimle kaldığımda refleksle bakıp bakmadığına göz attım. Bakışları sadece yoldaydı, bir an dikiz aynasına döndü ama bana bakmadı. Hemen onun montunu üstüme geçirdim. Böyle daha iyi hissediyordum, içi sıcacıktı.
Onun montu da ıslaktı ama benimkiler kadar değil. En azından iç kısmı kuruydu ve bu da sıcak tutuyordu.
Karanlıkta camdan geçen ağaç siluetlerini izledim. Kayıp giden hayallerim gibi karanlığa alkış tutmalarını izledim. Bomboş bir şehir gibi geliyordu artık burası. Özellikle de ormanda kaybolma, hatta can verme tehlikesinin ardından burası da boğucu geliyordu.
Dolunayın etrafında bıraktığı sisi ve yıldızların gökte asılı kalışını izledim bir süre.
‘’Kaybolmayı nasıl başardınız?’’ diye sordu Alperen. Dönüp bir an için bana baktı. Gözlerinde merak vardı.
‘’Benim yüzümden oldu,’’ dedim suçlu bir sesle. ‘’girmememiz gereken yollara girdik.’’
‘’Okyanus’un aklı beş karış havada, bildiği yerlerde bile kayboluyor.’’ dedi. Sesindeki öfkeyi gizlemeye çalışıyordu ama kızdığı açık bir şekilde hissediliyordu.
‘’Onun değil, benim suçumdu.’’ dedim tekrardan. Bir şeyler daha söylemek, onunla konuşmak istiyordum ama çok yorgundum. Öyle ki göz kapaklarım gözlerime yapışıyor hissiyatı yaratıp, üstüme koca bir yorgunluk örtüp duruyordu. Sonra her şeyi bir kenara bıraktım, konuşmaktan vazgeçtim.
Hiç tanımadığım Dilara’yı, bir daha asla konuşmayacağım annemi ve beni asla sevmeyecek olan babamı… Hiçbirinden söz etmedim. Yarın ne olacak diye düşünmedim, Alperen’in yaptığı her şeyi bıraktım bir kenara. Yapma ihtimali olduğu şeyleri de kurcalamadım, öylece kaldı.
Her şey süzülmeye başladı, beynim jel gibi hissettirirken dışarıdaki dünya da akıp gidiyordu.