Bölüm 15 - Sevmeler

4166 Kelimeler
'Git ve babamdan özür dile. Onunla adam akıllı konuş, ister bağır, ister çağır ama konuş.' Taner'in telkin edici cümlesiyle Tibet yatakdan kalkıp yarasını tutarak odanın kapısına yönelmişti ki Doğa'nın sesini duydu. 'Kararın ne olursa olsun bu kez kendi kararımı sana bırakıyorum Tibet.' adam usulca başını salladığında kapıyı açarak kendini dışarı attı. Gözleri merdivenin son üç basamağını çıkan adımları bulduğunda kendini de çalışma odasına yönlendirmişti. O kata bir tek babası, Tuaana ve kendi çıkardı biliyordu. Eğer ki topuk sesi değilse ki değildi bu çıkanda Tuanna değildi. Sakin bir o kadar da karışık halde merdivenleri tırmandığında aralık olan kapıdan içeri bakmıştı. Vuslat ise sakince koltuğuna yerleşip yaktığı sigarasıyla çerçeveyi eline almıştı. Onu böyle görmeyi, düşüncelerde boğulan halini sevmiyordu adam. Ona göre babası hep iyi olmalıydı, düşündüğü tek şey annesine olan sevgisi olmalıydı. Hafifce kapıya vurup içeri başını uzattığında Vuslat ilk önce adamın gözlerine bakmış ardından bakışlarını sakince çekmişti. Bu izin var ama konuşmayacağım anlamına geldiğinden olsa gerek Tibet hızlıca odaya girip kapıyı örttü. 'Konuşsak biraz olur mu?' çekingen ses tonu olsa da adamın tek kelime etmesini istiyordu ama Vuslat sadece koltuğu işaret etmekle yetinmişti. 'Eğer konuşmayacak kadar sinirliysen sakineşince geleyim. Doğru dürüst konuşalım.' 'Sakinim. Konuş bakalım.' adamın ağzı sonunda açıldığında Tibet derin bir nefes alıp saçlarının arasına parmaklarını yerleştirmişti. Ne konuşsundu ki, konuş diyince mal gibi kalıyordu işte. 'Ne merak ediyorsan cevaplamaya hazırım baba' 'Sadece kendini bizden neden soyutladığını söyle. Sana dair merak ettiğim sadece bu var. Çok geniş bir herif hiç olmadım, klasik Türk aileleri nasılsa oradaki baba modeli oldum ama asla sık boğaz etmedim sizi Tibet. Ve hiç bir kardeşin bizden uzaklaşmadı. Neden uzaklaşmaya çalışıyorsun, ne yaptık sana? Sıkıyor muyuz? Yoksa başka bir şey mi var? Varsa söyle, hatamız elbet olur, baba şunu yaptın de bende düzelteyim.' Vuslat sakin tutmaya çalıştığı sesiyle konuştukca Tibet yutkunuşlarına yutkunuş eklemişti. 'Hiç bir şey yapmadınız. Yani sıkmadınız beni, arada isteklerime ulaşmam için zorladınız ama eğer istemezsem bırakabileceğimi de söylediniz. Baba, ben sizden hiç kaçmadım aslında. Benim sürekli kaçtığım varlığım. Burada olmak istemiyorum çünkü benim bünyem buradaki hayatı kaldırmıyor. Zorlanıyorum, bunu sende biliyorsun. Amacım sizden kaçmak değil, aileden soyutlanmak değil, sadece kendi engelimle herkesi engellemek istemiyorum.' 'Peki orada başa çıkabiliyor musun?' 'Hayır.' Tibet hafifce tebessüm edip omuz silktiğinde Vuslat kaşlarını kaldırmıştı hemen. 'Ama orada hızlı bir yaşantım yok. Sabah erken uyanıyorum, akşam oradaki şirkete uğruyorum, sonra eve geliyorum. Bu da beni çok zorlamıyor.' 'Oğlum, biz sizi özlüyoruz.' Vuslat'ın tek cümlesi kor olmuştu Tibet'e. Sanki yutkunuşunda bile o alev boğazından geçip bütün organlarını talan etmişti. Kendi de özlüyordu, özlüyordu ama ailesini buradayken tedirgin ediyordu. Öksürdüğünde dahi bütün ailenin ona panik gözüyle bakması bir oluyor, annesiyle babasının gözlerinde korkunun en alasını görüyordu. Bu hastalık kendini gösterdiğinden beri babasının gözlerinde o güçlü adamı görememişti. Her hastanelik olduğunda ise Vuslat'ın daha çok dibe battığını görmüştü. 'Benim yüzümden yıpranıyorsunuz baba. Ben o ağaçdan düşmeden önce senin gözlerinde sapa sağlam yıkılmaz bir adam vardı. Oradan düştüm ve daha sonra her hastaneye kaldırılmamda sen çöktün.' 'Sen benim oğlumsun. Şuan Allah korusun Taner'e, Göktuğ'ya bir şey olsa ben yine çökerim. Sırf senlik değil bu. Bak benim en azından çökmememi, dibe batmamamı ve korkmamamı sağlayan bir ailem var. Ben ailemi bunlarla seviyorum Tibet. Hiç kimsemin olmadığı zamanları da biliyorum oğlum. Daha kötüsü de sen bunu şuan yaşıyorsun. İnsanın kimsesi olmazsa hayatta kalmak için bir neden aramaz. Ağaç dalı gördüğünde sadece güler, tutmayı hiç düşünmez. Sen orada yanlız kalıyorsun, kimsen yokmuşcasına.' 'Hiç hissetmedim ki yalnız kaldığımı. Bir derdim olduğunda kimi arasam açıyor telefonumu. Türkiye'ye gelirken bir kişiye haber versem on kişi karşılıyor havaalanında ve ben bunu biliyorum. Sen kızdığın için evime hiç gelmedin ama her yerde sizin fotoğraflarınız var, nasıl yalnız hissedeyim kendimi.' 'Pekala... O zaman söyle bakalım o karanlık dünyada ne haltlar yediğini neden bilmiyorum.' 'Bir de soruyor musun? Bilsen anında çıkar gelir işime taş koyarsın. O karanlıkda aktif bir hayatım var, sen bu aktif hayatın bünyeme zararlarını anlatmaya bir başlarsın sonrasını sorma gitsin.' Tibet'in ufak çocukmuşcasına isyanını dile getirmesiyle Vuslat hafif tebessümünü gün yüzüne çıkarmıştı. Akıllanmaycaktı bu çocuk, evlense de baba olsa da mümkün değil akıllanmazdı. 'Anlat neler yaptığını da taş koymayım.' adamın kararlı sesiyle Tibet'in omuzları çöktüğünde pes edercesine nefesini savurdu. Bu yaptığı işine aykırı olacaktı ama daha fazla babasından saklayamayacağını da biliyordu. Cüzdanını çıkarıp aradaki kimliği parmakları arasına aldığında dişleri yine dudaklarını bulmuştu. 'Bu yaptığım belki de bütün çabalarımı boşa çıkaracak baba ama senden daha fazla saklayamıyorum işte.' elindeki kartı uzatıp Vuslat'ın almasını izlediğinde adamın mimiklerine de dikkat kesilmişti. İlk önce kararan gözleri, daha sonra sinirden sıktığı çenesinin gerilmesi ve şakağında atmaya başlayan damarıda buyur edildi adamın çehresine. 'Tibet, bu... Bu çok tehlikeli, sen nasıl bunların arasına girdin? Ne zamandır bu tabandasın?' 'Üç senedir. Aslında benim isteğimle olmadı. Onlar buldular beni, araştırdım ve kolay kolay teklif göndermediklerini öğrendim. Teklifi geçtim başvuran 100 kişiden bile 1 kişiyi çok düşük ihtimalle seçtiklerini öğrendim. Sadece ufak bir testten geçip daha sonra aralarına alacaklarını söylediler.' 'Ve sen o testten geçtin. Bu imkansız Tibet. Oğlum, bu tabana girmen için ciğerlerinin sağlığını bırak normal insandan çok daha iyi olması gerek. Alerjik reaksiyonlarının sıfır olması lazım. Hatta her hangi bir damar yoluyla dahi kendini kaybetmemen gerek. Kaldır şunu hemen' Vuslat hızlıca elindeki kartı verdiğinde usulca başını sallamıştı adam. 'Nasıl bilmiyorum ama geçtim. Hemde bütün testlerden. Hepsi astımım olduğunu biliyordu daha önce red için bunları söyledim ama testi geçtiğimde frosty fire ekibine alındım. Ben en düşük kademeden başlarım diye düşünürken sağlak olan en sağlam ekibe solak olarak düştüm. Baba bir anda bu kadar yükselmişken buna sırt çeviremem. Sadece üç ayım kaldı.' 'Sevgilinin olması, ailenin bilmesi, nişanlanman hatta evlenmen dahi yasak. İçtiğin suya kadar kontrol ederler, attığın adımı sapıtmazlar. Sen orada nasıl oldu da Doğa'dan sakladın bunu.' 'Kontrol etmediler. Sanki o ekibin kurucusuymuşum gibi hiç bir haltıma karışmıyorlar.' 'Bundan daha fazlasıda var değil mi Tibet?' adamın sorusuyla Tibet gözlerini kaçırıp derin bir nefes almıştı. Bunu bile anlatması büyük başarıydı, şimdi nasıl geri kalanını söyleyecekti ki... 'Masadansın... Sadece masa üyeleri sorgulanamaz. Onlar için tek kural kimsenin bilmemesi gerektiğidir. Ne evlenmeleri, ne yemeleri, ne de başka bir halt, masada oturan hiç kimseye müdahale edemezler ve sen o masadasın. Üç ay içinde ölmeyeceğini veya infazına karar vermeyeceklerini nereden bileceğim ben. Sen kafayı mı yedin?' 'Gitmem gerek baba. İki sene burada mücadele verdim, şimdi orada, sivil bir ekibiz, sadece Vuslat Kasırga'nın oğlu olduğum sanılıyor. Eğer bu üç ayı tamamlarsam daha da yükseliyorum.' 'Yine teste tabi tutulacağını biliyorsundur.' 'Biliyorum, sürekli denemelere giriyorum zaten, şimdiye kadar hiç bir sıkıntı çıkmadı. Bak normalde bunu söylemeyecektim ama üç ay sonra son testde çevremdekiler kullanılacak. En ağır sınav, en acımasızı ve ben Doğa'nın yanımda kalmasını istemiyorum. Eğer o olmazsa arkadaşlarımdan seçerler ve bu benim işime gelir. Sizin için panik anında kendimi kontrol edemem ama arkadaşlarım için kontrol ederim.' 'İstifanı ver... Gücümüz, tanınmışlığımız, dileğin kadar gelirimiz var. Mükemmel bir meslek edineceksin, şirketin kapıları açık hatta şuan görüyorum ki kendi şirketini kuracak kadar birikimin var. Neden tehlikeli sulardasın.' 'İstifa etmek istemiyorum. Dünyanın en büyük sivil ekibinin gözde elemanı iken ve bunun için yaratıldığımı görmüşken bırakmak istemiyorum. Sadece üç ay baba, üç ay sonra ülkeme döneceğim ve inan bana bu topraklar için yapıyorum bunu.' 'Çocuklarımın başına bela olmak zorunda mı bu herifler!' Vuslat'ın ani çıkışıyla Tibet kaşlarını havalandırsa da adamın devam eden cümleleri olanı biteni anlaşılır kılmıştı. 'İlk önce Göktuğ, sonra Taner, sonra Tuanna, şimdi sen. Eli silah tutan ne kadar veletim varsa hepsine göz koyuyor bu herifler.' 'Velet demeseydin susulur yanı vardı aslında.' 'Göktuğ ve Tuanna akıllı davrandı, anında red ettiler, Taner ve sen inadına yürüdünüz, Taner'in tek sıkıntısı fevriliğiydi, şimdi en küçük oğlum karşıma geçmiş yıllardır benden asker koparmaya çalışan heriflerin arasında. Üstelik artık milletten asker koparan biri. O elinize silah aldığınızda bileğinizi kırmalıydım. Kafanızda milyon tane plan dönerken kafanızı ezmeliydim. Hayatınla oynuyorsun, en ufak tozda astım krizine giren oğlum onlarca basınç odasından sağ çıkıyor. Canı yanınca gözü dönen Tibet, kendini kontrol etmeyi biliyor ama bunu sadece frosty fire için yapıyor. Çıldıracağım. Yemin ediyorum her an kafayı yiyebilirim.' 'Güçlü olmamızı söylerdin hep. Güçlüyüz işte.' 'Lan sıpa desem bana yazık. Size ordu ile birlik olup ismi duyulmamış bir kuruluşun üyesi olarak güçlü olun mu dedim ben. Bak gülüyor bir de! Tibet o ekibin ilk kurucuları arasında ben vardım. Ben kurucu olduğum halde onlarca isim onlarca kimlik değiştim ölmemek için.' 'Söz veriyorum Tibet Kasırga olarak kalacağım. Senin oğlunu ecelden başkası öldürmeyecek baba.' 'Anlamıyorsun. Tibet sen benim oğlumsun, o ekibin kurucularından birinin oğlusun. Sen yükseldikçe onlar mutlu oluyor, isimlerini senin sayende duyuracaklar. O ekibi o kadar gizleyen benim, kahramanlıkları saklayan benim, kimseye zarar gelmesin diye gizli bir sivil tim oluşturan benim, o ekibin ilk veri tabanı bende dolayısıyla sende.. Şimdi seni ortaya çıkarıp isimlerini açıklayacaklar. Bu onlarca suikast demek.' Vuslat sinirle sakallarına elini götürdüğünde başını da istem dışı kafasında dönenlerle sağa sola sallamaya başlamıştı. Tek kurşun kafasına girse kaybederdi, bunu bile bile nasıl duracaktı ki oğlundan uzakta. Üstelik o sivil ekibin manyak bir yetiştirme sitili olduğunu biliyordu, kendi hazırlamıştı herşeyi... 'Kahretsin!' masaya yumruğunu vurup koltuğundan tekrar ayaklandığında onu sakin sakin izleyen evladına bakmıştı. Bunca yıldır onlara zarar gelmesin diye çabalarken şimdi oğlu koşarak tehlikeye gidiyordu. 'Hangi timdesin?' sıkıntıyla sorusunu yönelttiğinde Tibet'in ağzından dökülen kelimeler de tuz biber olmuştu işe. 'Death Bed' 'O üç ay bitmeden Doğa'ya açılırsan seni ben öldürürüm. O kızı üzmeyeceksin. Lan sen askerliğini Bodrum'da yapmış adamsın, hasbinAllah...' adamın cümlesi sonlarda sinirle bitse de Tibet şok olmuş bakışlarıyla babasını süzmüş ardından sertçe yutkunmuştu. Nasıl yani, biliyor muydu, Doğa'ya duyduğu çocukluk sevdasının ileri geldiğini biliyor muydu? 'Bakma öyle saçma sapan. Oğlumun kimi sevdiğini tabi biliyorum. Sen karşında Vuslat Barlas Kasırga olduğunu unutuyorsun sanırım.' 'Ba-ba, sen bunu nereden biliyorsun?' 'Doğa'ya her bakışın annene bakışımla aynı ulan, ne demek nereden biliyorum. Cümle alem biliyor, sırf siz iki şaşkın göremiyorsunuz. Ama sakın Tibet, oğlum moğlum dinlemem o timdeki sınavlardan daha ağırını yaşatırım sana. O kurulda sağlama girmediğin sürece Doğa'ya tek kelime dahi etmeyeceksin. Eğer ki bunun yüzünden bir damla göz yaşı dökerse o kurulun Kasırga'sı olurum. Anladın mı beni?' Vuslat gözlerini büyüte büyüte, işaret parmağını sallaya sallaya direktifini verdiğinde Tibet sertçe yutkunup onaylarcasına bakmıştı babasına. 'Yani ben gidiyorum, Doğa kalıyor değil mi?' 'Doğa sadece üç ay kalıyor, ben rica edeceğim. Üç ay sonra istediği kararı vermekde özgür, kalır veya gider ama sen ülkene geri döneceksin. Doğa nerede olursa olsun.' 'Olmaz baba!' bir anda ayaklandığında Vuslat öyle bir bakmıştı ki adamın itirazı resmen gırtlağından ses tellerine doğru geri geri kaçmıştı. 'Seviyorsun diye o kızın kararlarına pranga vuramam. Doğa özgür bir kadın, herşeyden önce idealleri olan sağlam duruşlu bir kız. Sende sakın ola kararlarını etkilemeye kalkma.' 'Baba kız güzel, sarkan mı ararsın, adımını sapıtmayan mı ararsın hepsi orada. Üç ay sonra o oraya dönerse arkasından su mu dökeceğim.' 'Sen kararlarını tek başına veriyorsan o da verir. Herkesin kendi tercihi. Şimdi çık dışarı. Gözüme de şirket dışında görükme.' 'Annemin ofisini kapatması için kararını etkiledin ama?' 'Ben karıma fikir sundum. O da düşündü ve iyisine karar verdi. Kapatmak istemese kapat demezdim. Tibet canımı sıkıyorsun oğlum, canımı çok sıkıyorsun.' göz devirerek oturduğu yerden ayaklandığında çalışma odasından da çıkmıştı adam. Karşısında ona göz kırpıp odanın kapısına yaklaşan Yiğit'le sıkıntılı nefesini bıraktı. 'Babam çok despot.' 'Sadece sizi korumaya çalışıyor, hadi in bakalım, bende azıcık durulmaya çalışayım.' 'Bu bilinçli amca halin hiç güzel değil amca, sen mümkünse deli olarak kal.' iki adamda güleye başladığında Tibet merdivenleri hızlıca inmişti. Odasındaki kalabalığın hala yerli yerinde olduğunu görünce o tarafa yönelerek içeri daldı anında. 'Kan yok, morluk yok, kızarıklık yok. Anlaştınız sanırım?' Evrim'in sorusuyla usulca başını salladığında Doğa'nın yanındaki boş alana yerleşip kızın meraklı yüzüne bakmıştı. 'E karar ne çatlayacağız be Tibet'im...' Miray'ın da serzenişi yükselince adam dudaklarını ıslatıp etrafında ona odaklanmış insanlara göz atmıştı. 'Tam bir şey belli değil, sadece sakinleşmeye çalıştık.' yüzü hafifden buruşunca Emir anında parmağını şıklatmıştı. 'Ve sen Kasırga'yı daha çok sinirlendirdin.' 'Biraz...' 'Hastayım bu huyuna. Adam normalde pamuk şeker, ne zaman seninle konuşsa gözlerinden alev çıkıyor. Çocukluğundan beri adamın elini kolunu bağlıyorsun. Hayır büyükbabam da bir yerde ağır adam ama bazen çocuk gibi ayakları üzerinde tepinip sinirini öyle atacak diye korkuyorum.' Alaz'ın sesi ile herkes sessiz bir düşünüşe girdiğindeilk patlak veren Çınar olmuştu. Gülmekle gülmemek arasında kalsa da Evrim kahkaha atmaya başladığında herkesin gözünde Vuslat gibi bir adamın sinirle tepinmesi canlanmıştı. Olacak iş değildi canım, adamı resmen çıldırtıyordu Tibet. Hiç kimseden çekmediğini, düşmanından görmediğini kendi oğlundan görüyordu. 'Babamın manyaklarla uğraştığı dönemi hatırlıyorum da, Tibet be gerçekden adam düşmanına senden daha az sinirleniyordu.' Taner gülerek yorumunu ortaya sürdüğünde kıkırdasalarda Vuslat kapıda görülmüştü bile. Çatık kaşları olsa da içten içe onların bir arada gülüyor olabilmesi adamı mutlu ediyordu. 'Dayı' Işık'ın herkesi uyaran ses tonuyla hintipleri kesildiğinde bütün gözler Vuslat'ı buldu hızlıca. 'Siz devam edin muhabbetinize. Doğa, kızım spor salonuna gelsene seninle konuşacaklarım var.' kız başını sallarken Vuslat arkasını dönmüştü ki Doğa gözlerini büyütüp kaşlarını düşürerek baktı Tibet'e. 'Ne dedin adama ya, bak spor salonunda muhabbet hayra alamet değil, ses tonu tüylerimi diken diken etti. Size hep söylüyorum marketten aldığım zehirli elmayı ıssırıp sonsuz bir uykuya dalsam, cüceler çalıların arasına itekler, prensde hiç gelmez. Az önceki ses tonuna da bundan sonra Doğa şansı diyelim biz.' hızlıca ayaklanıp kapıya ilerlediğinde arkadan Çınar'ın seside odayı doldurmuştu. 'Abi şaka maka bir yana, harbiden dedemin spor salonunda konuşması hayra alamet değil, acaba bir kaç kişi Doğa ablayla mı gitsek?' 'Ben hepimiz için kendimi feda ederim.' kız gururlu bir asker edasıyla elini göğsüne yerleştirip başını önüne eğdiğinde hepsi kıkırdasa da Vuslat'ın aşağıdan 'Doğa!' diye seslenişi duyulmuştu. Bu da zilin çaldığının göstergesiydi. Kapıda bu kez Yiğit göründüğünde gençlerin boş bakışları da adamın üzerinde gezindi. 'Babişko, amcam iyi mi?' 'Sigarayı tersinden yaktı. Ben sadece bunu diyim prenses gerisini sen anla.' 'Of... Run run Death Doğa' Emir'in cümlesine herkes onay verse de hiç biri daha fazla dayanamamıştı. Hep bir arada önde Evrim ve Miray'la koşa koşa salona indiklerinde büyükler onların hallerine gülse de sırası üzerine spor salonuna inen merdivenlere dizilmişlerdi. 'Ne yapıyorsunuz çocuklar?' Ece'nin sesinden sonra hepsi bir anda kadına dönüp 'Şhhttt...' diyince kadın kaşlarını havalandırıp oturanlara şaşkınlıkla döndü ki kum torbasının sesleri de duyulmaya başlamıştı. 'Abimi çıldırtan Tibet etkinliğinin sonuçlarını dinlemeye çalışıyorlar.' Yiğit gülerek Ece'yi cevapladığında o da gençlerden aynı tepkiyi alarak susmuştu. Kendileri zamanında delilerdi de bu 12 çocuk kendilerinden de beterlerdi. En azından onların bir tane şaklabanları Yiğit'di, bu çocukların hepsi birbirinden şaklabandı... Kum torbasının sesi kesildiğinde Evrim panikle arkasındaki koca kalabalığı yitiştirmeye kalkıştığında ilk önce Derin'le kafa kafaya çarpışmış ardından ikisi de inleyerek diğerlerini yitiştirmişler, haliyle büyük bir gürültü çıkararak merdivenlerden çekilmeye başlamışlardı. 'Yıldızlar uçuşuyor.' Evrim alnını tutarak konuştuğunda herkes gülse de Güneş kızın başını ovmuştu. 'Evrim değil Evren olmalıymış ismin, gezegenlerden daha çok yıldız görüyorsun.' kıkırdamalar yükselirken Vuslat'ın kolunun altındaki Doğa ile salona ulaşması ise az önceki şiddetli kazayı unutturmuş hepsinin onlara bakmasını sağlamıştı. İkisinin yüzünde de ufak bir gülümseme vardı görünüşe göre. Bu da demek oluyordu ki Doğa o şirin kız tavırlarıyla sakinleştirebilmişti adamı. 'Bir kaç günlüğüne tatile gidiyoruz, hazırlanın.' Vuslat'ın itiraz istemez ses tonu, bütün ailenin gerginlik üzerine çıkan tatil planı ile karışıp aileye şok olarak döndüğünde gençler kaş çatsalarda büyükler doğal bir şeymişcesine onay vermişlerdi. 'E okullar?' Çınar'ın mırıldanmasından sonra adam anında dayısından şaplağı yemişti. 'Sanki koşa koşa okula gidiyor. Lan okula göndermek için eforumuza efor katıyor. Bari düşünüyor gibi yapma.' 'Dayı ya, bende de bir karizma var sonuçta. Bak olmuyor böyle. Hem ben okula gitmezsem o kızlar benim gibi çocuğu nereden görecekler? Ben insanları düşünüyorum.' 'Yesinler senin düşünceli halini.' Miray mırıldanarak göz devirdiğinde Doğa kaş göz yapa yapa Tibet'e bahçeyi işaret etmişti. Adam hızlıca ayaklandığında ise canının acısıyla suratını buruşturarak çıktı bahçeye. Eli direk karnını bulduğunda Doğa'da onun bu halini görüp hızlı adımlarla yanına ulaşmıştı. 'Ya tamam işaret çaktım da ne diye iğne batmış gibi sıçrıyorsun yerinden. Dikişlerin kuruyor, dur Emir'i çağırıyım.' 'Yok, söyle sen. Hem atsa hissederim.' kız göz devirerek başını sallasa da aklına takılmıştı o dikiş. Asıl meseleye dönmek için derin bir nefes aldığında ise adamın merak eden suratını inceledi. 'Amcama ne dedin? Boston'a dönmemi istemiyor. Seninde bir kaç ay içinde döneceğini söylüyor.' 'Kararı bana bıraktın bende kalalım dedim. Ama bizim paravan şirketler orada olduğu için benim işleri kontrol altına alıp dönmem gerekiyor. Onları halledeceğim, sonra döneceğim.' 'Tatile az kaldı, bende geleyim. Hem yarım yarım halletmeyelim, bir seneyi tam gösterelim.' 'Babam böyle uygun gördü. Hem sende gördün tehlikenin içindeyiz ve sinirlendirdim. El mecbur. Senin benimle gitmene dahi gerek yok. Gidince okulu yine buraya alacağım. Eşyalarınıda kargolatırım. Ev duracak, malum gidip geliniyor.' 'Neden söylediklerinizin altında başka bir şey var gibi hissediyorum?' 'Bilmem ama başka bir şey yok.' Tibet omuz silkip bakışlarını bahçede gezdirdiğinde koluna dokunan elle gerilmişti anında. Şaşkın şaşkın Doğa'ya döndüğünde onun gülümsemesini izledi. Nasıl böyle delicesine güzel gülebiliyordu anlamış değildi. 'Düşüncenden kopardım sanırım ama unutmadan sen benimle bir şey konuşacaktın, bahçede de kimse yok.' 'Döndüğümde konuşalım. Şuan uygun değil ama şunu bil ailedeki herkes için çok değerlisin, tabi benim içinde. Hiç bir şeye canını sıkma olur mu?' 'Bu ne böyle veda gibi, hiç haz almam.' 'Hayat bu, içimden geçeni söylemek istedim sadece.' kız omuz silkip anında eve yönlendiğinde Tibet ilk önce gidişini izlemiş sonra annesine sıkıca sarılmış babasının ona dikdiği bakışlarına kilitlenmişti. Kendine dair bu kadar şey bilirken bir kez olsun babasının sözünü dinleyecekti Tibet. Bu zamana kadar kendi kararları doğrultusunda adamı defalarca çıldırtmıştı zaten, bari bu işi içinde ukte kalmadan halletmeliydi. Saatler içinde hazırlıklar tamamlandığında arabalara yerleşilmişti. Zorundalıkları olmadığı sürece uçağa binmeyen bir aile söz konusuyken yine asfalt yolları bir bir aşıp otele girişlerini yaptılar. Datça'ya geldikleri anda herkes bir bir odasına dağılmıştı. Gençlerin odaları ise resmen toplama kampına dönmüştü. Öyle ki hiç biri ayrı kalmak istemediğinden yatak desteği atarak kızları bir odaya erkekleri bir odaya tıkıştırdılar. Tibet havlusunu omuzuna atarak gözlüklerini de saçları arasına geçirdiğinde darmadağın olmuş odaya göz attı. O ekibe girmeden önce kendi de böyle dağınıktı ama girdiği kuruluş bir bakıma askeriye gibi olduğundan nizami kurallara alışmış hatta bağımlılık kazanmıştı Tibet. Şimdi ortaya bıraktığı çantasının açık fermuarı dahi gözüne batıyordu ama çaktırmaması gerekiyordu. 'Ben kumsala iniyorum.' 'Bende geliyorum dayı.' Barlas'ın sesiyle eş zamanlı koşuşturması bir olduğunda üzerinden uçarak geçtiği Çınar'ın ve Emir'in kızgın sesini takmadan kapıyı yakalamıştı adam. 'Siz odada mısınız?' 'Benim halim yok valla.' Güneş'in tepkisine diğerleri de mırıldanmayla onay verdiğinde iki adamda dışarı çıkarak havanın temiz kokusunu ciğerlerine doldurmuşlardı. Sabahın körüydü, daha şafak sökmemişti ama iki adam alacakaranlıkda merdivenleri inip kumsala yürümeye başlamışlardı. 'Niye hep bu saatlerde denize giriyorsun dayı? Yani normalde gelip güneşleniyorsun ama...' üzerindeki meraklı gözlerle Tibet gülümsemesini genişletti. 'Bu saatlerde deniz temiz olur, arıza çıkaracak tiplerin bir taraflarında pireler uçuşur. Kavga mı ediyim istersin?' 'Yooo... Hani biz sonra da giriyoruz ama sen hep şafak daha sökmeden gidiyorsun, gelirken kahve içiyorsun sonra da vurup kafayı yatıyorsun akşam güneşine kadar. Ben seni hiç akşam üstü falan görmedim o yüzden.' adamın açıklamasıyla Tibet başıyla ileriyi işaret etmişti anında. 'Babamızın oğluyuz.' Barlas gülerek Vuslat'ın attığı kulaçlara baktığında Tibet dibine geldikleri şezlonga havlusunu serip gözlüğü de üzerine bırakarak Barlas'a bakmıştı. 'Geliyor musun bekleyecek misin?' 'Sen git dayı, gelirim birazdan.' başını sallayıp kıyıya vuran soğukluğun tenine çarpmasına izin verdiğinde hızlı bir kaç adım atmış gel gitten derinleşmiş kısma gelir gelmez dalmıştı. Koyu derinlik, sessizlikle bir olduğunda kabarcıkların sesinde kaybolmayı dilese de aklına gelen ciğerleri yüzünden su yüzüne çıkarak babasının ardından atmaya başladı kulaçlarını. Daha ne olduğunu anlamadan başındaki onu engelleyen eli hissedince yüzünü tam anlamıyla temizleyip durmuştu. 'Ne yapıyorsun oğlum sen bu saatte?' 'Ne yapıyor gibi görünüyorum?' 'Akıl fakirliği.' Vuslat'ın yanıtından sonra Tibet göz devirse de Vuslat hafif tebessümüyle bakmıştı gözleri tuzlu suyun etkisiyle kızarmaya başlayan adama. 'Gözüne damla sıktın mı sen?' 'Yok, ya baba şimdi onunla uğraşamam on dakika yüzüp çıkacağım zaten.' 'Annen görürse parçalar seni de beni de.' 'Sana kıyamaz da beni parçalar.' ikiside gülmeye başladığında Vuslat ileriyi işaret etmişti. 'Var mısın yarışa?' 'Seninle yarışılmaz ama bil istedim Kasırga'dan eğitim aldım.' 'Bak sen...' gülümsemeleri sürse de Tibet ufak bir baş işaretiyle tekrar dalmıştı dibe. Su yüzüne yavaşca çıkmaya başlayıp kuçaklarını sıralasa da babasının hem kendine engel olduğunun hem de hızına hız kattığının farkındaydı. Sonunda su parkına kadar ulaştıklarında ise Tibet hızlıca eliyle saçlarını geriye attı. 'Haksızlık bu, insan yarışırken hile yapmaz. Kazanamam desen yarışı verdim sayardım.' 'Savaşda her şey mübah paşam. Kusurumuza bakmayacaksın artık.' 'Bu haksız rekabet.' 'Hadi be oradan.' Vuslat sırıta sırıta kıyıya yüzmeye başladığında Tibet babasının arkasından dalıp gitmişti. Rabbi öylesine iyi bir aile bahşetmişti ki adama bazen kendi seçmediğine dua ediyordu. Eğer kendi seçmeye kalksa dışarıdan bakınca bölük pörçük bir hayatı olan, darbelerin en sağlamını yemiş babasını görür gözü korkardı. Şimdi Yaradan bu ailenin içine onu bıraktığı için bin şükür çekiyordu. Öyle ki bütün acısını da sevincini de paylaşabileceği bir ailesi olduğunu biliyordu. Üç ayın nasıl geçeceği hakkında en ufak bir fikri yoktu ama hasretin dibini sıyıracağını biliyordu... O kurulun eline geçmesin diye zor bela saklayacağı bir kaç kare fotoğrafa her bakışında içi yanacaktı biliyordu. Öyle veya böyle içinde bir deprem yaşatacağını ve o depreme gözyaşlarının kan kızılı akacağını da biliyordu. Erkekler ağlamaz söylemini babasını ağlarken gördüğünde yıkmıştı Tibet. Erkeklerde ağlardı, belki bağıra çağıra ortalığı dağıtarak değildi ama kara gün gibi bir katran karası şerbeti içer gibi ağlardı adamlar... Babası, evladı, sevdiği, canı için en çokda adamlar ağlardı ya zaten, hoş bunu sırf babasından görmemişti. Kendi gecelerce Doğa için göz yaşı döküp uykusuzluğuna buz banyosu yaptırmıştı... Dudaklarını dişleri arasından sıkıştırıp attığı kulaçlarla kıyıya ulaştığında da bakışları ailesindeki iki adamda gezindi. Hiç bir zaman sert bir baba olmadığı gibi dışarı da sert olmamıştı Vuslat. Babası öyle ki canını yakmadığı sürece ateşin dahi sönmesini sağlamamıştı. Şimdi kendi de bu yoldan giderken sessizliği bir işe yarıyordu. Böylesine hızlı adam olmasının en baştaki sebebi de babasını izlemesi değil miydi zaten? Saçını atışından, uyuyuşuna hatta sevmesine kadar babasına benziyordu adam. Belki yaşadıkları babası kadar ağır değildi ama söz konusu insansa anlayabiliyordu. 'Ben gidiyorum. Sizde fazla durmayın ilk saatler çarpmasın.' 'Dursaydın baba.' 'Karım uyuyor lan, sus.' Tibet'in yüzündeki fırlama gülüşe cevap gecikmediğinde iki genç gülmüş Vuslat ise toparlandığı gibi odasına yol almıştı. 'Dedem gibi sevecek miyiz bizde be dayı. Adama bak, iki nefesde yüzdü sevdiği kadını yalnız bırakmamak için.' 'Ben neyse de senin manitan var. Alıp gelseydin oğlum.' 'Hayırdır dayı, kafamın uçmasını istiyor gibisin. Aynı odada da kalsa mıydım?' Barlas başını sallaya sallaya adama cevap vermişti. Tibet ise kurulanıp bedenini şezlonga attığında derinden nefesini de doldurdu ciğerlerine. Sabah ezanı okunmuştu ama gram uykusu yoktu adamın. Üstelik 12 saat araba kullanıp üzerine yorgunluk aldığı halde. Belli olmuştu ki gecenin bir yarısı onu aydınlatan ışığı olmadığı sürece doğacak güneşi bekleyecekti. Onunda zamanı vardı elbet, eninde sonunda ona hayat olacak hatunu, kedi gözünü de sarıp kokusuyla uyurdu... 'Sen şu kız arkadaşını anlat bakayım bana, ne iş.' soruyla Barlas omuz silkse de Tibet bir kere adama odaklanmıştı. Kaçışı yoktu. 'Bakma öyle. Yangınım, tutuştum demeyeceğim, bunu sende biliyorsun. Sadece takılıyoruz işte bilirsin.' 'Bilmem. Yani ben birini severken kimseyle takılmam.' Barlas'ın anında kaşları çatılsa da ses etmemişti adama. İtiraz etse dahi adı gibi biliyordu ki Tibet onu tınmayacaktı. Tek istediği fazla konuyu derinleştirmemekti ama adamın sorusu dahi derinleştirmişti sığ denizleri. 'Kim bu kız?' 'Kim kim? Hangi kız?' 'Aslanım, bana yapma bari. Beraber büyüdük lan, üstelik dayınım. Bırakda anlayım bazı şeyleri.' çıkışından sonra elini omuzuna yerleştirse de Barlas'ın arkasındaki bedene odaklandı gözleri. Öyle sallana sallana yürüyordu ki gören kafası güzelmişde deniz kokusuyla açılmaya çalışırmış zannederdi. 'Allah Allah.' mırıldanıp gözlerini kıstığında Barlas'da adamın takıldığı yere döndü hızlıca. Mesele laftan kaçmaktansa, eğer söz konusu onun yüreği deşilmeyecekse Tibet'in ilgisini çeken şey onunda ilgisini çekerdi. Baktığı noktayla kaşları havalandığında omuzundaki elin çekilişini hissetmiş ardından Tibet'in havlusunu boynuna atmasıyla ayaklanmıştı. 'Berzah değil mi o? Hayır kızı uzun zamandır da görmüyorum, emin de olamadım.' kız daha çok kendilerine yaklaştığında başını yavaşca kaldırıp iki adamla göz göze gelmişti anında. 'Tibet abi!' hafif tebessümü dahi yeterdi onun Berzah olduğunu anlamaya da bu saatte sahilde öyle Karadenizde gemileri batmışcasına neden geziyordu anlamış değildi doğrusu. 'Berzah, sen nasıl büyümüşsün öyle ya.' 'Ben büyüyorum da sen yaşlandığından çabuk fark ediyorsun.' 'Hadi oradan, aramızda beş yaş var.' Tibet kıza sarılıp yalandan yavaşca omuzuna dokunduğunda Barlas'la da selamlaşmışlardı anında. 'Burada olduğunu bilmiyorduk. Tek mi geldin?' 'Yok, halam bi dava için geldi bende otele bakayım dedim. Asıl ben şaşırdım, buradasınız, muhtemelen bizim oteldesiniz ve şuan fark ediyorum. Hoş geleli iki gün olmadı bile ama bilmem gerekirdi.' 'İyi yapmışsında dalgın dalgın yürüyordun, hayırdır?' adamın sorusuyla Berzah kırık gülüşünü gösterip omuz silkmişti hızlıca elindeki değneği kuma batırıp çıkardığında derin bir nefes aldı. 'Uyuyamadım sadece, bilirsin deniz havası iyi gelir. Siz alacakaranlık ekibindensiniz anlaşılan.' iki adamda bu defa başını salladığında Berzah gitmesi gerektiğini ama mutlaka herkesi görmek için geleceğini söylemiş ardından uzaklaşmıştı yanlarından. Tibet ise sıkkın nefesiyle başını sağa sola sallayarak yanındaki adama döndü. 'İyi kız ama iyi olmak yetmiyor bazı şeylere.' 'Öyle tabi dayı, ne ölüme yeter iyi olmak ne de yaşama.' 'Senin meseleye dönelim, kız kim?' anında geri dönüş yaşanırken sıkıntılıca savruldu bir nefes havaya. Barlas içindeki sessizliğe dahi gülerek bakarken o sessizliği bozmaya niyeti yoktu. 'Boşversen.' 'Dökül Barlas.' ikisi de yavaş yavaş odalara doğru ilerlemeye başladığında Tibet adamın açıklamasını beklercesine yavaşlatmıştı adımlarını. Merak etmişti, dahası birini sevdiğini biliyordu ama kim olduğunu bilmiyordu ve Barlas'ın bir hataya kurban gitmesini istemiyordu. Yakışıklı çocuktu, aklındaki her kimse onu clublara atacak kadar zordu belli ki, hele magazin haberlerinide göz önüne alırsa bayağı bayağı düşündürücüydü mesele. 'Ama ne olur karışma bu meseleye dayı, yani bana yürü be koçum şekli yapma.' 'Tamam oğlum anlat sen.' 'Onu unutmanın zor olacağını düşünmemiştim ben.' Barlas sakince omuz silkip ileriyi işaret ettiğinde Tibet başını sağa sola sallamıştı. 'Kimi ya, taksit taksit anlatma.' 'O işte.' başını tekrar ileri doğru attığında Tibet kaşlarını çatıp iki kahve söylemiş ardından beklemeye başlamıştı ki yine salladı başını. 'Lan kim?'
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE