1. bölüm ilk karşılaşma
İstanbul her zamanki gibi kalabalıktı.
Okuldan çıktığımda akşam çoktan çökmüştü; tramvay durağındaki telaş, korna sesleri, birbirine karışan hayatlar…
Benimse aklım sadece eve gitmekteydi.
Tıp fakültesinde okumak, dışarıdan güçlü görünmeyi öğretiyor insana.
Ama yirmi iki yaşında bir kadının omuzlarına yüklenen şeyler, bazen bir beyaz önlükten çok daha ağır oluyor.
O gün içimde tarif edemediğim bir sıkıntı vardı.
Sebebini bilmiyordum ama kalbim, sanki olacakları önceden hissediyordu.
Evin kapısını açtığımda garip bir sessizlik karşıladı beni.
Normalde annemin mutfaktan gelen sesi, çocukların koşuşturması olurdu.
Ama o an… hiçbir şey yoktu.
İçime kötü bir his çöktü.
Tam ayakkabılarımı çıkarırken üst kattan ablam indi.
Yüzü bembeyazdı, elleri titriyordu.
“Roza… geldin mi?” dedi panikle.
“Evet. Ne oldu? Annem nerede? Babam nerede?” diye sordum.
Bu hâli hiç normal değildi.
Ablam yutkundu.
“Rohat… Rohat kız kaçırmış.”
Bir an ne dediğini anlayamadım.
“Ne?” dedim, sesim titreyerek.
“Asıl mesele o değil,” dedi ağlayarak.
“Baş düşmanımız Soykanların kızını kaçırmış.”
Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi.
“Nasıl yapar bunu?” dedim korkuyla.
“Bilmiyorum… ama adamlar yolda,” dedi.
O an bahçeden gelen silah sesleriyle irkildik.
Koşup camdan baktım.
Bahçeye siyah, lüks araçlar girmişti.
Panikledim… ama kendimi toparlamam gerekiyordu.
Ben bu evde korkuya teslim olacak biri değildim.
“Ablacığım,” dedim sakin kalmaya çalışarak.
“Çocuklar nerede?”
“Yukarıda.”
“Çabuk, onları saklayalım.”
Ablamla birlikte yukarı çıktık.
Ablamı ve çocukları odaya sakladıktan sonra geri dönecekken ablam kolumu tuttu.
“Roza, gel saklan. Gitme,” dedi ağlayarak.
Başımı iki yana salladım.
“Hayır, korkma abla. Onlar bizim için gelmedi. Bana zarar vermezler.
Ama sen ve çocuklar yine de önlem olsun diye burada kalın, tamam mı?”
Ağlayarak kolumu bıraktı.
Elimi onun elinin üzerine koydum.
“Gitmem lazım,” dedim.
“Kapıyı kilitle, saklan.”
Tekrar itiraz etti ama dinlemeyeceğimi biliyordu.
Salona geri döndüm.
Tam o anda…
Kapı şiddetli bir sesle açıldı.
İçeri giren adamla göz göze geldiğim an, içimde garip bir ürperti dolaştı.
Uzundu.
İri yapılıydı.
Mavi gözleri vardı ama sıcak değildi.
Soğuk, keskin, insanın içini titreten bir maviydi.
Arkasındaki adamlar bana silah doğrulttu.
Kalbim hızlandı ama geri adım atmadım.
Bu evde korkuyu ilk kez tanımıyordum.
Adam elini kaldırdı.
“Silahları indirin.”
Bağırmıyordu ama emrediyordu.
O sessizlik bile tehdit gibiydi.
Adamlar silahlarını indirdi.
Sonra tek bir bakışıyla evi aramalarını emretti.
Engel olmak istedim ama kolumdan tuttu.
Parmakları sertti.
“Kimin evine girdiğinizin farkında mısınız?” dedim.
“Burası Aslanerlerin evi.”
Gözlerini benden ayırmadan konuştu.
“Asıl sorun,” dedi,
“siz kimin karşısına çıktığınızın farkında değilsiniz.”
“Burada kimse yok,” dedim.
“Ben varım.”
Tam o anda yukarıdan bir ses geldi.
Ardından ablamı ve çocukları getirdiler.
İçimde bir şey koptu.
“Birine bir şey olursa,” dedim,
“buradan sağ çıkamazsınız.”
Kaşını hafifçe kaldırdı.
Sanki söylediklerim onu eğlendirmişti.
“Öyle mi?”
Bir anlık öfkeyle tekme attım.
Elinden kurtuldum.
Ama hissettiğim şey, aslında buna izin verdiğiydi.
Koltuklardan birine oturdu.
Rahat… umursamaz… ama fazlasıyla tehlikeli.
“Babanı ara,” dedi.
“Gelsin.”
O an anladım.
Bu adam bağırmazdı.
Tehdit etmezdi.
Sadece karar verirdi.
Elim titredi ama telefonu çıkardım.
“Baba,” dedim.
“Eve gel. Adamlar burada.”
Telefonu kapattım ve hiç düşünmeden ablamla çocukların önüne geçtim.
Adam, arkasındakilere baktı.
“Çocukları yukarı çıkarın.”
Önlerine dikildim.
“Sakın,” dedim.
“Onlara dokunmayacaksınız.”
Çocuklar ağlamaya başladı.
O ses içimi parçaladı.
Adam bir an durdu.
Sonra sert bir tonla konuştu:
“Çıkarın.
O kadar da aşağılık değiliz. Çocuklarla işimiz yok.”
Bunu gerçekten çocuklar için mi söyledi, yoksa ona engel olmaması için mi… anlayamadım.
Adamlarından biri başıyla işaret etti.
Ablam ve çocuklar yukarı çıkarılırken gözlerimi onlardan ayırmadım.
Kapı kapandığında salonda yalnız kalmıştım.
Tam o sırada adamın telefonu çaldı.
“Olmaz,” dedi sertçe.
Karşı tarafı duyamıyordum ama sinirlendiği belliydi.
Telefonu kapattı.
Gözlerini bana çevirdi.
Bakışlarımı kaçırmadım.
Korkuyordum ama bunu görmesine izin vermedim.
Bir süre sonra kapı açıldı.
Babam içeri girdi.
O an salondaki hava değişti.
Adam yerinden bile kalkmadan durduğu yerde korku salıyordu.
Babam sert bir sesle konuştu:
“Silahları indirin.”
Babamın adamları silahlarını indirdi.
Bir saniye sonra karşı taraf da…
O mavi gözlü, iri yapılı adam kendi adamlarına baktı.
Tek bir bakış yetti.
Ama kendisi yerinden kıpırdamadı.
Babam bir adım attı.
“Bak,mahir soykan " dedi,
“bir hata yapılmış olabilir. Ama bu düşmanlığı burada bitirelim.”
İşte o an…
Adını duydum.
“Mahir.”
İçimi bir korku sardı.
Onu hiç görmemiştim ama adını defalarca duymuştum.
“Ne sandın Bekir Bey?” dedi öfkeyle.
“Siz hâlâ sözünüzün bir anlamı kaldığını mı sanıyorsunuz?”
Babam… güçlü, heybetli babam…
Kendisinden yaşça küçük bir adamın karşısında temkinliydi.
Mahir ayağa kalktı.
Bir adım…
Sonra bir adım daha…
Bana doğru yürüdü.
“Bu düşmanlığı bitirmenin tek yolu var,” dedi.
“Kız kardeşime karşılık, kızını bana vereceksin.
Sizin oralara göre… berdel olacak.”
Bacaklarım titredi ama geri adım atmadım.
Babam öfkeyle ayağa kalktı.
“Yapma,” dedi.
“Ne dersin sen?”
“Dediğimi duydun,” dedi.
“Yarın bu saate kadar vaktiniz var.
Yoksa bu aileden sağ çıkan tek bir kişi bile kalmaz.
İlk önce… o oğlun.”
“Yapma,” dedi babam.
“Rohat’ın kaçırdığı kişi senin kardeşin.”
Mahir’in yüzü değişmedi.
“Artık öyle bir kardeşim yok,” dedi.
“Ve herkes yaptığı şeyin bedelini öder.”
İşte o an anladım.
Karşımda duran adamın ne kadar karanlık olduğunu.
Son kez bana baktı.
Bakışı kısa sürdü ama iz bıraktı.
Arkasını döndü ve evden çıktı.
Ve ben…
Hayatımın artık asla eskisi gibi olmayacağını biliyordum.