Dışarıda, İstanbul’un üzerine çöken gri bulutlar, gökyüzünü ağır bir tül gibi örtmüş, şehrin telaşını usulca susturmuştu. Camlara vuran yağmur damlaları, düzensiz ama hipnotize edici bir ritim tutturmuş; sokak lambalarının ışıkları, ıslak asfaltın üzerinde titreyen yansımalar bırakıyordu. Sanki şehir bile bu eve saygı duyuyor, içindeki sessizliğe ortak olmak ister gibi yavaşlıyordu. Evin içindeyse bambaşka bir dünya vardı. Şöminenin içindeki odunlar çıtırdıyor, alevlerin sıcak turuncusu duvarlara yumuşak gölgeler düşürüyordu. Taze demlenmiş kahvenin kokusu, odanın havasına sinmişti; tanıdık, güven veren, ev hissi uyandıran bir koku. Bu ev, artık sadece bir yapı değil; yaşanmışlıkların, yaraların, barışmaların ve yeniden doğuşların sessiz tanığıydı. Liva üst katta, kendi odasında mışıl mı

