5

1813 Kelimeler
Aslı Kayalı Bedel; benim yaşadığım acı neyin bedeliydi? Daha 20 yaşında yaşadığım bu acılarım neyin bedeliydi? Ya da yaşadığım acıların bu dünyadaki mükafatı nedir? Gerçi bir mükafatı var mı, o da belli değil; ama olması lazım, benim yanan canımın bir mükafatı olmalı. Cayır cayır yanan anne, babamın ve kimsesiz kalan kardeşim ile benim çektiğimiz acıların bir mükafatı olmalı. Kimse sütten çıkma ak kaşık değil ama ben bunları hak ettiğimizi düşünmüyorum. Ne günah işledik, ya da işleyeceğimiz hangi günahın bedeli çektiklerimiz? Yaradandan binlerce defa tövbe edip af dilemeye razıyım; yeter ki vicdanımın sesi beni bir an olsun rahat bıraksın. Annemin çığlığı, babamın feryadı hâlâ her gözlerimi kapattığımda beynimin içinde yankılanırken, ben ben olmayı nasıl başaracağım bilmiyorum. Gözlerim uykuyla girdiği savaşı kazanmış ve aralanmıştı. Her akşam uykunun ortasında kabuslarla uyanıp saatlerce uyanık kalıp en son bitkin düşerek sabahı ettiğim günlerden birinin başlangıcını yapıyordum. Yeni evimizdeki ikinci sabahımızdı ve benim taşınma için aldığım iznim bitmişti; bugün işe geri dönecektim. Çok yorgunum; yorgun olan ruhuma bedenimin de yorgunluğu eklenince bu dayanılmaz oluyor. Kabuslar bıraksa aylarca uyur, uyanmazdım. Yatakta doğrulduğumda, dün gece yorgunluktan kendimi üzerimdeki elbiselerle yatağa attığımı hatırladım. Bu bir ilkti benim için; çünkü ben asla gün içinde giydiğim kıyafetler ile yatağa girmezdim. Üstelik Asya bunu yapınca çok kızardım. Ama dün akşam kendi kuralımı kendim çiğnemiştim. Zorlukla doğruldum. Ayaklarımı yataktan sarkıttığım zaman, yine o eşsiz his kapladı içimi. Parkenin o serin hissi benim için eşsizdi, tıpkı yastığın soğuk tarafı gibi. O lanet yangın gecesinden sonra sıcak olan her şeyden nefret ediyorum. Eskiden olsa tırtır titreyecek olan ben, şimdilerde sıcağa düşman olmuştum. Artık cehennemi merak etmiyordum; çünkü ben cehennemi canlı canlı yaşamıştım. Ayaklanıp penguen gibi paytak paytak odadan çıktım ve ortak banyoya girdim. Rutin işlerimi halledip elimi yüzümü yıkadım ve tekrar odama dönüp üzerimi değiştirdim. İşim bittiğinde aynada gördüğüm görüntüden memnun kalmıştım. Artık hazırdım. Asya'yı uyandırmayacaktım; çünkü erken saatte dersi yoktu. Ben dinlenememişken, en azından o dinlensin. Komidinin üzerindeki çantamı almak için uzandığımda onu gördüm. Dün gece hava almak için odamın balkonuna çıktığımda, küçük masamın üzerindeki buruşturulup büyük ihtimalle atılmış kağıdı görmüştüm. Alıp okuduğum zaman bunun bir şiir olduğunu fark ettim. Okuduğum satırlar beni etkilemişti. Elime aldığım kağıdı tekrar okudum, mırıldanarak: Gözlerin buğulanmış yine, neden sis düştü bakışlarına. Kim yükledi hüznü bulutlarına. Bırak açtırayım güneşi de, dağılsın hüzün bulutların. Bu kağıt kime aitti ya da benim balkonuma nasıl geldi bilmiyorum; ama buraya yanlışlıkla düştüğünde emindim, çok sevmiştim şiiri. Her kelime ve satırda kendimi görmüştüm sanki. Kim yazmıştı bilmiyorum ama çok etkilemişti beni. Şiire fazla merakım yoktu ama kitap okumayı çok severdim. Yangından önce odamda koca bir kitaplığım vardı, tıpkı Atilla İlhan'ın kitaplığı gibi. Aklıma Atilla İlhan gelince istemsiz bir tebessüm oluştu yüzümde, ama bu buruk, kırık bir tebessümdü. Dün, Adile teyzenin isteği üzerine odasına yemek götürdüğümde, hem onu ilk defa böyle yakından görecek olmanın utancı hem de özel durumundan dolayı tedirgindim. Onu rahatsız etmekten korkmuştum; çünkü ona acıdığımı düşünsün istemiyordum, ki ona gerçekten de acımıyordum. Bu genç yaşında o sandalyeye mahkum olması çok üzücüydü. İnsan sadece kendi derdi olduğunu düşünür ama gerçek öyle değil. Aslında bizim acılarımızdan daha ağırları vardır. İçeri girdiğim zaman, onun bu kadar uzun biri olduğunu düşünmemiştim. Elimdeki tepsiyi bırakıp çıkacağım zaman benden utanarak istediği su ile içim buruldu. Bu yaşta başkalarına muhtaç olmak, ona kendini aciz hissettiriyor olmalı. Cansu, onun 6 yıl önce geçirdiği kazadan sonra böyle olduğunu söylemişti. Bunun dışında durumu ile ilgili bir şey demedi. Gerçi ben de sormadım. Kendi derdim ile o kadar meşgulüm ki başkasının da derdini taşıyacak gücüm var mı, sanmıyorum. Ona suyu getirdiğimde kana kana içmişti. Kendi suyunu almaya bile gücü olmayan bir acize dönmek zor. Elindeki bardak boşalınca tekrar doldurmuştum. Gözlerim kitaplığında fazla oyalanmış olacak ki istediğim zaman alabileceğimi söylemişti. Sonra ne oldu bilmiyorum ama yüzü değişti ve odadan çıkmam için adeta dua eder olmuştu; bunu bakışlarından anlamıştım. Onun bu haline bir anlam verememiştim önce ama sonra kafama dank etmişti. Ona acıdığımı düşünmüş olmalıydı. Elimdeki kağıdı düzgünce katlayıp çekmeceye bıraktım. Neden onu sakladım ya da o yazılanları neden üzerime aldım, ben de bilmiyorum; ama hoşuma gitmişti, kendimden bir şey bulmuştum. Çantamı alıp odadan çıktığım zaman sesiz olmaya çabalıyordum. Asya uyanmasın diye sesizce anahtarımı aldım ve dışarı çıkıp kapıyı ardımdan çektim. Şimdi sıra Cansu hanımı uyandırmaktaydı. Bakalım uykunun diğer fedaisini nasıl uyandıracaktım. Asya öz kardeşim olmasaydı, kesinlikle Cansu ile kardeş derdim. Evden uzaklaşıp Cansu'ların kapısına geldiğimde, kapıyı çalmak yerine çıkması için mesaj attım. Evden çıkmadan uyandığını teyit etmiştim; umarım yine uyumamıştır. Telefondan kafamı kaldırıp bizim eve bakınca, bakışlarım nedensiz Attila İlhan'ın balkonuna kaydı. Bunu istemsiz yapmıştım ama oradaydı; evet, balkondaydı. Allah aşkına, bu adam uyumuyor mu? Neden bu kadar erken uyanmıştı ki? Beni fark etmemişti. Dikkatle baktığımda elindeki şeyi kaldırıp indiriyordu. Spor yapıyordu. Bu iyi bir şeydi; en azından kendini bırakmamış olması güzeldi. Kafasını kaldırdığında göz göze geldik. “Salak gibi adamı gözetlersen tabi yakalanırsın,” dedi iç sesim; haklıydı. Mal gibi bakmak yerine tebessüm ettim. “Günaydın,” dedim, sesimin yakalanmanın verdiği utançla titrememesi için çabalayarak. Bakışları düzdü, sesi donuk. “Sana da,” dedi. Benle konuşmadan memnun değildi sanırım, ya da ben öyle algıladım. Arkamdaki kapıdan ses gelince hızla arkamı döndüm. “Hadi be kızım, nerde kaldın ağa….” Ama yanlış kişiye çemkirdim; çünkü çıkan kişi Cansu değil, abisi Can'dı. Bana bakıp tebessüm etti. Yine rezil olmuştum. “Günaydın Aslı, ama maalesef beklediğin kişi değilim,” dediğinde mahçup bir şekilde güldüm. Resmen sabah sabah adamın yüzüne hönkürmüştüm. Ah, hepsi Cansu yüzünden. “Kusura bakma, Cansu sandım. Sana da günaydın,” dedim, utanmıştım. Çünkü Can'ın çok fazla yardımı dokunmuştu. Sadece onun da değil, bütün mahallenin yardımı dokunmuştu. El birliği ile evi yerleştirmiş, eksikleri tamamlamıştık. “Önemli değil. Bizim Porsuk saçlarını yapıyordu, birazdan çıkar,” dediğinde kullandığı lakap beni güldürmüştü. “Porsuk mu?” dedim şaşkınca, gülerken. Beni başıyla onayladı. “Evet, bu onun lakabı. Saçları eskiden iki renkli ve tombul olduğu için babam onu porsuğum diye severdi,” dediğinde daha çok güldüm. “Aman, duymasın sana bu bilgiyi verdiğimi, yoksa başımın etini yer,” dediğinde başımı olumsuzca salladım. “Merak etme, bildiğimi belli etmem,” dediğimde o da güldü. “Yaşa sen. Neyse, ben gidiyorum. Allah’a emanet olun, birbirinize dikkat edin,” dedi ve cevap vermemi beklemeden hızla uzaklaştı. Onun bu hali beni güldürdü. Bakışlarım nedensiz Atilla İlhan'ın balkonuna kaydığında, bana olan delici bakışları beni ürküttü. Neden bana öyle katı bir ifade ile bakıyordu ki? Bilmeden onu kıracak bir şey mi yaptım, diye düşündüm; ama nafile, öyle bir şey olduğunu sanmıyorum. Çünkü onunla bir muhabbetimiz bile olmamıştı. Arkamda duyduğum sesle bakışlarımı kaçırdım. “Günaydın,” Cansu’nun cıvıl cıvıl sesi ile bana kocaman gülümsedi. Gülüşü bana da bulaştı. “Günaydın süslü, hadi gidelim,” dediğimde kolunu kolumdan geçirdi ve birlikte yürümeye başladık. Otobüs durağına kadar Cansu’nun yeni aldığı fondötenin ne kadar güzel olduğunu ondan dinleyip durdum. Cansu’nun hiç tükenmeyen kelimeleri ile süslenmiş bir güne daha başlamıştık. Atilla İlhan Ayaz Ellerim direksiyonda, dilimde radyodan gelen güzel şarkının sözleri ile mırıldanarak yoluma bakıyordum. Mutluydum; sevdiğim kadın beni aramış ve bir sürprizi olduğunu söyleyip beni çağırmıştı. Şule, benim aşkım, nefesim olan kadın… O beni çağırdığı zaman, iki elim kanda bile olsa onu asla bekletmezdim. Onunla 4 yıllık bir birlikteliğimiz vardı ve evlilik hakkında planlar kuruyorduk. Evden çıkmadan annemle tartışmıştım. Neden bilmem ama annem Şule’yi hiç sevmedi ve sevecek gibi de durmuyor. Ama bu benim umrumda bile değildi; ben o kadına deli divane aşıkken kimin ne düşündüğü umrumda değildi. Telefonum yeniden çalmış ve melodisi arabada yankılanmıştı. Yankılanan melodiden kimin aradığını biliyordum; bu kesinlikle Şule idi. Daha telefona bakmadan, onun olduğunu nasıl bildiğimi merak ederseniz, ona özel zil sesi yapmıştım. Telefonu bulamayınca elimle ceplerimi yokladım ama nafile, yoktu. Sonra yapmam gereken o hatayı yaptım ve gözlerimi yoldan çekip telefonu aradım. Telefonu buldum; sonra ama daha önemli bir şey kaybettim. Kulağıma dolan acılı korna sesi ile yola döndüğümde artık çok geçti. Karşıdan hızla gelen tırla kafa kafaya çarpışmamız ve benim bedenimde hissettiğim yoğun acı ile kulakları sağır eden gümbürtü, hepsi aynı anda oldu. Gözlerimin karanlığa kapanması ve gerçek dünyaya açılması da aynı hızla oldu. Rüyaydı; nefesim yine kesilmişti ama artık korkmuyordum. Hayatımın son 6 yılının her gecesi bu şekilde uyanmakla geçtiği için artık alışmıştım. Eğer geçmişe gitmek gibi bir şansım olsa, o telefonu asla aramazdım ve dikkatimi yoldan asla ayırmazdım. Gerçi geçmişe gidebilsem, hayattaki parazitlerden kurtulmak için çabalardım. Onlara vereceğim en iyi isim bu olurdu: parazit. Ben onları arkadaş sanırken, onlar bir parazit gibi kanımı emmekle ilgileniyormuş meğerse. Bunu çok geç anladım ama artık gerçekten de çok geçti. Yatağımda zor da olsa doğruldum ve sırtımı yatak başlığına dayadım. Artık uyuyamazdım. Ne zaman bu lanet kabusu görsem, uyku düşmanım olur. Nefes alamadığımı fark ettiğimde gözlerim balkona takıldı. Balkona çıkmam lazımdı; şu an sadece balkona çıkmak ve sessizliği dinlemek istiyordum. Ama bu biraz zahmetli ve acılı olacaktı. Bakışlarım arabamı bulduğunda, benden çok uzakta olduğunu gördüm. Besmele çektim ve ayaklarımı yataktan sarkıttım. Kendimi yatağın başlığına sıkıca tutunmuş halde ayaklarımla aşağıya sarkıttığım zaman kollarım ağrımıştı ama buna rağmen yere inmiştim; sırada sürünme vardı. Eminim askere gitsem daha az sürünürdüm. Sürünerek balkon kapısına vardım ve sürgüsünü kenara ittim. Balkon sandalyem bana göz kırparken, ona tebessüm ettim; yolum az kalmıştı, ona kavuşmam için. Sürünmeye devam edip sandalyeye yaklaştığım zaman sehpanın altındaki ağırlıklarım dikkatimi çekti. Biraz sporun zararı olmazdı sanırım. Onları oradan çıkarıp sandalyenin kenarına bıraktım ve sandalyeye tırmandım. Çok zor olsa da oturmayı başarmıştım. Ben buraya yetişene kadar gün ışımıştı artık. Kumandayı elime aldım ve camların açılmasını sağladım. Bu da babamın bana yaptığı güzelliklerden biriydi. Burada resim falan yaptığım için, soğuk ve yağmurdan korumak amacıyla babam balkonu otomatik cam balkon yaptırmıştı. Tabii bu ona biraz pahalıya mal oldu; bana kalsa, benim için değmezdi. Ben derin bir nefes alıp kenara bıraktığım ağırlıkları elime aldım ve çalışmaya başladım. Biraz yorulmuştum ama hâlâ giderim vardı. En azından ben öyle düşünüyordum. Kendimi ağırlıklara o kadar kaptırmıştım ki, havanın iyice aydınlandığını bile anlamamıştım. Kafamı kaldırıp etrafa baktığımda onlarla karşılaştım: o ıslak menekşe gözlerle. Bana bakıyordu ama ne zamandan beri orada duruyordu ki? “Günaydın,” dedi mahçup, utangaç bir sesle; sanırım bana bakarken yakalandığı için utanmıştı. Sesimi düz ve mesafeli tutmaya çalışarak, “Sana da,” dedim; aptal gibi, “Sana da ne ya!” Kendi salaklığıma söverken Aslı'nın arkasındaki kapı açıldı. Kız heyecanla arkasını dönüp bir şeyler söyledi ama kimi bekliyorsa onu görmemişti sanırım. Karşısında Can duruyordu. Ne konuştular bilmiyorum; bir süre gülüştüler. Sonra Can gitti ve Aslı onların kapısında kaldı; Cansu'yu bekliyor olmalı. Ama ben öfkeden patlamak üzereydim. Aklım istemsiz Can'ın ne dediği ve Aslı'nın neden öyle güldüğünü deli gibi merak ediyordu. Bu da yetmezmiş gibi, onun Can'a olan gülüşüne sinir olmuştum. Anlamıyorum, Can ne demiş olabilir ki onu bu denli güldürecek? En önemlisi de onun Can'a gülmüş olması beni neden öfkelendiriyor? Ya da ben neden onu kıskanıyordum? Evet, ben çocuk ya da ergen değilim ve yaşadığım duyguların ne demek olduğunu çok iyi anlamıştım; ben ondan etkilenmiştim. Ama bu hiç doğru değildi. Ben sadece farklı bir insan ile diyalog kurduğum için heyecanlandım. Aslında belki de ondan etkilenmemiştim, sadece tanımak istiyor da olabilirdim. Sonuçta ama bu kendimi kandırmak olur; çünkü ben bu kızdan hoşlanıyorum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE