Aslı Kayalı
Yoğun geçen bir iş gününün ardından, evin yoluna düşmüştük Cansu ile birlikte. Yorucu bir gün olmuştu. Kendimizi mahalleye atınca rahat bir nefes almıştım. Bu mahalle bana kendimi evde gibi hissettiriyordu. Neden bilmiyorum ama sanki ben hep buraya aitmişim gibi hissetmem, bazen saçma geliyordu. Eve yaklaştığımızda Cansu girdiği kolumdan çıkmış ve bana sarılmıştı.
"Yarın görüşürüz canım," dedi ve yanağımdan öpüp gitti. Arkasından sadece tebessüm ettim.
Eve doğru adımlarken gözlerim üst katın balkonuna takıldı, ama boştu; orada yoktu. Sabahki öfke dolu bakışları aklıma gelince gerildim. Ona karşı bir yanlışım olmamıştı, ama neden bana öyle öfkeli bakıyordu? Evin kapısına gelince zile bastığımda içerden Asya'nın hızlı adım sesleri geliyordu. Kapı açılınca kaşlarım çatıldı. Kapıda gözetleme deliği olmadığı için, kapıdakinin kim olduğunu bilmeden açmıştı.
"Ablacım, hoş geldin!" Asya'nın sesi cıvıl cıvıl çıkmışken bile ben mutlu olamıyordum. Dikkatsiz olmak gibi bir lüksümüz yoktu.
"Hiç hoş gelmedim! Asya, neden 'kim o' demeden açıyorsun?" diye biraz yükselttim sesimi. Asya şaşkın bana bakarken, ben hâlâ ona kızgındım. Aslında kızgınlığım kendimeydi. Sonuçta Savaş belasını ben sarmıştım başlarına ve zarar gören benden çok ailem olmuştu.
"Abla, kızmana gerek yok, pencereden görmüştüm geldiğini, ondan sormadım," dediğinde kardeşimi gereksiz yere azarladığım için pişman olmuştum. Onu kendime çekip sıkıca sarıldım.
"Özür dilerim, seni kırmak istemedim ama sende beni anla; senden başka kimsem yok. Asya, sana da bir şey olursa ben yaşayamam. Zaten kolsuz, kanatsız kalmışken bir de evsiz kalmak istemiyorum, kardeşim." Gözlerim dolmuştu.
"Ben sana kırılmadım abla. Korkma, hiçbir şey olmayacak. Seni asla yalnız bırakmam," diye sırtımı sıvazladı. Kollarımı daha da sıktım, sanki gevşetsem kollarımın arasından kaybolup gidecekti.
"Korkarım, Asya, peşimizdeki normal bir insan değil; o bir canavar." Canavar da bile belki merhamet vardır ama onda asla merhamet yoktu.
"Ablacım, hadi sakin ol, biraz içeri girelim. Sen bir üstünü başını toparla, gidiyoruz." Kaşlarım yeniden çatıldı. Nereye ve neden gidiyorduk? En önemlisi, benim bundan neden haberim yoktu?
"Nereye gidiyoruz acaba, Asya hanım?" yüzünde tatlı bir tebessüm oluştu.
"Adile teyze bizi yemeğe çağırdı," dediğinde kaşlarım havalandı. Daha dün orada yemek yemiştik.
"Olamaz, ayıp, daha dün yedik orda," dediğimde yüzündeki gülüş soldu.
"Abla, asıl gitmezsek ayıp olur. Ben de senin dediğini dedim ama kesinlikle bahane kabul etmediğini söyledi." Yeni tanımıştık onları ama çok iyi insanlardı. Başımı salladım.
"Tamam, ben bir duş alıp üzerimi değiştireyim." Sevinçle el çırpmaya başladı. Sanki karşımda küçük bir çocuk vardı.
"Yaşşa, ablacım. Kim bilir Adile hangi güzel yemekleri yapmıştır, değil mi?" Klasik, boğazını düşünen Asya modu aktif.
"Yine boğaz derdine düştün, değil mi?" dediğimde tatlı tatlı gülümsedi. Yanağımdan bir makas aldı.
"Hiç kusura bakma sevgili ablacım, ama Adile teyzenin yemekleri çok güzel ve bilirsin, ben güzel yemeğe dayanamam," dediğinde neden şaşırmadım acaba? Her zaman ki Asya işte.
"Hadi, hadi, çekil de geçeyim. Yine çenen düştü sesin," dediğimde dudaklarını büzdü.
"İyi geç, Allah'tan iki kelam ettik ha," dediğinde inanamadım. Halbuki bıraksam günlerce konuşur, gelmiş bana iki kelime diyor, utanmadan.
Kenara çekilmesi ile yanından geçip içeri girdim. Zaman kaybetmeden kendimi banyoya attım. Soğuk suyun altına girdiğimde bedenim gerilmişti. Ne uzun ne de kısa bir duş aldım ve çıktım banyodan. Odama girdiğim zaman dolaptan giyeceklerimi ve iç çamaşırlarımı aldım. Güzelce giyindim. Üzerimde tek parça, diz altına kadar inen bir elbise giymiştim. Elbisenin lastikli beli beni sararken, salaş bol etekleri dökümlü şekilde salaş ve hoş duruyordu. Odadan çıktığım zaman Asya da kapıda duruyordu. O da güzelce hazırlanmıştı. Elinde pastane poşeti vardı; gözlerimle "o ne?" der gibi işaret edince tebessüm etti.
"Tatlı aldım, eli boş gitmek ayıp olur diye," dediğinde benim düşünemediğim detayı onun düşünmesi beni güldürdü. Sanırım küçük kardeşim artık büyümüştü.
"Afferim kız, kedi olalı bir fare yakaladın," dedim, suratının girdiği şekle kahkaha atabilirdim. Asya'nın fareye tici vardı.
"Abla, çok kötüsün, anma şu hayvanın adını!" diye cırladı. Bilmemezlikten geldim.
"Hangi hayvan? Fare mi?" Surat ifadesi görülmeye değerdi.
"Abla, yapma ya!" Kahkaha attım. Şüphesiz onunla uğraşmak en sevdiğim şeydi.
"Hadi, çok oyalandık, yukarı çıkalım, insanlar bizi bekliyor," dediğimde gülerek önden yürümeye başladı.
Ben de kapının üstündeki anahtarı alıp üst kata çıkan merdivenleri tırmanmaya başladım. Adile teyzenin kapısına geldiğimizde Asya zile bastı. Nedensiz bir heyecan kaplamıştı içimi. Bunun sebebi yeni tanıdığımız bu insanlar mıydı? Yoksa Atilla İlhan mı? Bilmiyorum, ama avuç içlerim terlemeye başlamıştı.
Kapı açıldığında karşımızda kocaman gülümsemesiyle Timuçin duruyordu. Timuçin fazla uzun değildi. Kumral, hafif kaslı, temiz yüzlü bir gençti. Asya ile arkadaş olmamaları beni mutlu etmişti. Aynı bölümde okuyor olmaları da ayrı bir şanstı.
"Ooooo, güzel hanımlar, hoş geldiniz," dediğinde gülümsemesi hiç bozulmadan kapıyı sonuna kadar açıp hafif eğilerek eliyle geçmemiz için yol verdi.
"Hoş bulduk, Timuçin," dediğimde Asya, benden farklı olarak çocuğun ensesine vurup:
"Şebek," dedi ve içeri geçti. Bu hareketi hoşuma gitmemişti ama Timuçin'in yüzünde gördüğüm ifade beni afallattı. Asya'nın bu hareketi onu mutlu etmişti. Onu izlediğimi fark edince kendini hemen toparladı.
"Geçsene Aslı abla, ayakta kaldın," dediğinde tedirgin hali dikkatimden kaçmamıştı. Ona, dürüst olduğunu düşündüğüm bir tebessüm ile güldüm ve içeri girdim.
İçeri girdiğim zaman Ali amca ve Adile teyze Asya ile sarılıyorlardı. Adile teyze beni görünce kocaman gülümsedi.
"Aslı kızım, hoş geldin!" Bana sarılmak için hamle yaptığı zaman, müsade etmeden önce bana doğru uzanan elini öptüm, sonra sarıldım.
"Hoş bulduk, Adile teyze, de neden zahmet ettin, daha dün akşam yedik burda," dediğimde bir anne şefkati ile sırtımı sıvazladı. Bu hissi özlemiştim. Anne şefkati ne bulunmaz bir nimetmiş de biz farkında değilmişiz.
"Ne zahmeti kızım, yeni taşındınız, yemekle uğraşmayın. Zaten bu evde tencere kaynıyor, iki tabak fazla kaynasın ne olacak," dediğinde ona minnetle bakıp Ali amca'ya doğru adımladım.
Onun elini de öpüp başıma koydum.
"Ömrün uzun olsun güzel kızım, hoş geldiniz," dediğinde o tonton yüzündeki gülüş bana babamı hatırlatınca içim yandı.
Kendimi toparlamak için ard arda yutkundum.
"Hoş bulduk, Ali amca, nasılsın?" diye hal hatır sordum.
"Hamd olsun kızım, iyiyim, iş güç dükkan yoruyor artık," dediğinde anladım; başımla onu onayladım. Ali amcanın lokantası vardı.
"Fazla yorma kendini Ali amca, çok yardıma ihtiyacın olursa, izin günlerimde gelirim yardıma," dediğimde elini omuzıma atıp sıktı.
"Allah razı olsun kızım, bir izin günün var, onu da benim dükkanda heba etme, dinlen," dediğinde tebessüm ettim. Onlar bize bu kadar iyilik yapmışken ben nasıl bu yardımı onlara çok görürdüm? Bizden ne kira ne de depozito almışlardı. İlk ayı yok saymışlardı. Kim kime böyle iyilik yapardı bu devirde?
Biz oturup sohbet ederken gözlerim Atilla İlhan'ı arıyordu. O yemeğe katılmayacaktı sanırım.
"Neden zahmet ettiniz kızım?" Adile teyzenin sesiyle dikkatimi ona verdim ama neden öyle dediğini anlamamıştım.
"Şey, dalmışım, kusura bakma Adile teyze, ne dedin acaba?" Güldü.
"Tatlıyı diyorum kızım, niye zahmet ettiniz?" Ha, tatlı.
"Ne zahmeti, Adile teyze, eli boş gelmek ayıp olurdu. Annem öyle derdi, misafir gittiğin eve eli boş gitmek olmaz derdi," dediğimde dilimden dökülenleri fark ettiğimde sertçe yutkundum. Neden bunları dile getirdim ki? Bakışlarım Asya'yı bulunca, onun bakışlarının da buğulandığını gördüm.
"Ben şey, özür dilerim," toparlamaya çalıştım, en azından kardeşim için.
Dizlerime konan sıcak elle kendime geldim. Bu, Adile teyzeydi.
"Neden özür diliyorsun yavrum? Doğru demiş annen. Maşallah, ne güzel evlatlar yetiştirmiş. Eminim gurur duyuyordur sizinle," dediğinde boğazımdaki yumru canımı yakıyordu. Konuşamadım, onlar da üstelemedi.
Atilla İlhan Ayaz
Gün yine aynı monotonlukla geçip gitmişti. Bir fark vardı; annem misafir olduğunu söylemişti. Kim olduğunu sormamıştım, ki umrumda bile değildi; beni rahat bıraktıkları sürece ilgilenmiyordum.
Elimde kalem, dizimde çizim defterim, karalama yaparken ne çizdiğimi bilmiyordum; ellerim benden bağımsız çiziyordu kağıdı. Kaç saat ya da kaç dakikadır sayfayı karaladığımın farkında değildim ama kalemi bıraktığımda sadece yutkundum. Bu bir kadındı. Gülen bir kadın. Gözleri sanki ağlamaya hazır, yağmur yüklü bulutlar gibi bakan, ama göz kenarındaki ve dudağının kenarındaki çizgiler güldüğünün kanıtı olan bir kadın. Bu Aslı'ydı; onu çiziyor muşum saatlerdir.
Zihnim onunla meşgulken, ellerim benden bağımsız çizmişti onun yüzünü. Halbuki kalem ve defteri elime aldığımda menekşe çizmeyi düşünmüştüm. Menekşeler onun gözlerini çağrıştırırken farklı bir şey çizmem sanırım olanaksızdı.
Sadece izledim; ıslak bakan gözleri ve çevresinde oluşan çizgileri. Kim bilir o çizgilerin nasıl anıları vardı? Acı mı, tatlı mı, her çizginin bir anısı olduğuna inanırım ben. Kapımın çalması ile elimdeki defteri kapatıp kenara bıraktım. Kimsenin görmesini istemiyordum.
"Abi, müsait misin?" Timuçin bunu her sorduğunda kaşlarım çatılır; müsait olamıyacak bir durumda olmadığıma göre...
"Gel," dediğimde kapıyı araladı ve içeri girdi, yine yüzünde o aptal gülüşü vardı.
"Hadi iniyoruz," dediğinde zaten çatık olan kaşlarım, mümkünse daha da çatıldı.
"Nereye iniyoruz?"
"Aşağıya, sofra hazır," dediğinde utanmasam göz devirecektim.
"Ben inmeyeceğim, bana buraya getir, burada yiyeceğim; hiç kalabalık kaldıramam," dediğimde gülüşü solsa bile gülmek için zorladı kendini.
"İneceksin abi, ayıp olacak; misafir var aşağıda, annemle babam mahçup olmasın, sen de aşağıda olursan mutlu olurlar," dediğinde iç çektim. Annem o kadını çok yoruyordu.
"Timuçin, sıkıldığım an beni odama çıkaracaksın," dedim ciddiyetle. Hızla salladı başını. Hiç çoluk çocuk çekecek halim yoktu ama annem-babam için inmek zorundaydım. Bunu onlara borçluydum.
"Tamam, söz abicim, ne zaman istersen seni odana çıkaracağım," dediğinde kenarda duran sandalyemi alıp kapıdan çıktı. Biraz sonra geldiğinde bu defa beni kucakladı. Benden daha kısa olmasına rağmen güçlüydü. Merdivenleri benimle birlikte çıkmaya başladığında içten içe utanmıştım. Bir zamanlar oyun oynarken sırtımda taşıdığım kardeşim, şimdilerde beni kucağında taşıyordu.
Son basamağa geldiğimizde beni yavaşça arabama bıraktığında:
"Sen kas yapmış ha," dedi.
"Dalga geçme, ne kası?" dedim.
"Yok yok, kas yapmışsın, şuna bak," dediğinde güldüm.
"Hadi lan, ordan, sen kendi kaslarına bak, patlayacaklar," dediğimde kollarını sıkıp pazularını gösterdi.
"Hadi, sandalyemi getir, balkona çıkacağım," dediğimde çıktı. Biraz sonra elinde sandalyem ile geri geldi. Benim bir şey dememe fırsat vermeden beni kucaklayıp sandalyeye oturttu.
"Benden bu kadar abicim, ben kaçar," dedi ve çıkıp gitti. Ben yine defterimi ve kalemimi alıp sandalyemi itip balkona çıktım.
Akşamı, yemeği ve Aslı'yı düşündüm durdum. Yine durmadı; ne elim nede kalemim.
Sen benim hiçbir şeyimsin
Hiçbir sevişmek yaşamışlığım
Henüz boş bir roman sahifesinde
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Ne çok çığlıkların silemediği
Zaten yok bir tren penceresinde.
Sen benim hiçbir şeyimsin
Yabancı bir şarkı gibi yarım
Yağmurlu bir ağaç gibi ıslak
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Uykumun arasında çağırdığım
Çocukluk sesimle ağlayarak.
Sen benim hiçbir şeyimsin.
Neden yazdım bilmiyorum ama Atilla İlhan'ın bu şiiri belirdi zihnimde. Yine neden yaptığımı bilmediğim bir şey yaptım ve şiiri yazdığım sayfayı koparıp buruşturdum. Elimin havalanması ve buruşturduğum kağıdın Aslı'nın balkonuna düşmesi bir oldu.