7

1078 Kelimeler
Aslı Kayalı Ne kadar uzun zaman olmuş meğer bir aile sıcaklığı hissetmeyeli. Bir babanın güveni ve bir annenin şefkati ne bulunmaz bir nimetmiş. Bu akşam yediğim yemek beni eski anılarıma götürürken, içimin en derinlerinde bağıra çağıra ruhumu yaralayan vicdanımın yine başkaldırdığını fark ettim. Annem, babam, ben ve kardeşim... Bizlerin etrafında toplandığı bir masa ve sıcacık bir yuva, paha biçilemez bir hazineydi; halbuki benim hazinem. Geçmiş Zaman Küçük kız okuldan çıktığında heyecanla eve doğru koşmaya başladı. Evleri okula fazla uzak değildi ama hızlı koşmak zorundaydı; daha az ıslanmak için. Hızlı koşuyordu ama yağan yağmur işini zorlaştırıyordu. Üzerindeki mont ıslanmış, ıslaklık montun altındaki kıyafetlere kadar ulaşmıştı. Attığı her adımda altı delik olan ayakkabıları su alıyor, yağmur sanki sırf onu ıslatmak için yağıyordu. Ortaokula başladığından beri başı araştırma ve proje ödevleriyle dertteydi. Ders çalışmayı çok seviyordu ama evlerinde bilgisayar olmadığı için sürekli internet cafeye gitmek zorunda kalıyordu; bu durum onun hiç hoşuna gitmiyordu. Çünkü internet cafe her gittiğinde erkeklerle doluyordu ve bu, onun kendini rahatsız hissetmesine sebep oluyordu. Öğretmeninin verdiği proje ödevi ise çok farklıydı. Sınıftaki herkese küçük takı kutusu şeklinde birer sandık vermiş ve "İçine insan için en değerli olan hazineyi koyup getirin" demişti. Kız saatlerce düşünmüştü ama hiçbir sonuca ulaşamamıştı. Evinde de sandığa koyacak değerli bir şey bulamayınca vazgeçmişti. Ödevini yapamayacağını anlayınca, annesine yardım etmeye karar verdi. Annesiyle birlikte gülerek ve eğlenerek akşam yemeğini hazırladılar. Kız kardeşi de okuldan gelince onun ödevine yardım ederken, annesi Aslı'nın ıslanmış elbiselerini ve ayakkabılarını kurutmaya koyuldu. Saatler ilerlemiş, anne ve kızlar sofrayı kurup babalarının gelmesini bekliyordu. Bekleyişleri uzun sürmedi; kapı çaldığında Aslı ve kardeşi heyecanla kapıya koştular. Aslı kapıyı açar açmaz, kardeşi babasının kollarına atıldı. "Babacım!" kızın kuş misali şen çıkan sesi ve babasının boynuna dolanan küçük kolları, adamın bütün yorgunluğunu aldı. "Yavaş kızım, düşeceksin," adam gülerek uyardı. Küçük kızı kollarını babasından çekince sıra Aslı'ya gelmişti. "Hoş geldin babacım, çok yoruldun mu?" diye soran Aslı, saçlarından öpüp başını göğsüne yasladı. Kızlar onun her şeyiydi. "Yorgundum ama şuan o yorgunluktan eser kalmadı, güzel kızım. Eee, benim hatun nerede?" dediğinde kızlar kıkırdadı; anneleri daha babaları eve gelmeden süslenmişti. Dakikalar sonra eller yıkanmış ve hep birlikte yemek masasının etrafında toplanmışlardı. Yemek sırasında babası Aslı'nın yüzündeki düşünceli hâli fark etti. "Aslı, neyin var güzel kızım? Düşüncelisin," dediğinde, Aslı yüzünü asık tutarak ödevini anlattı: "Baba, öğretmen bir ödev verdi ama yapamadım." Babasının tebessümü, kızının çalışkan olduğunu bilmesinden kaynaklanıyordu. "Konu ne kızım?" diye sordu babası. Aslı, çatalını tabağın yanına bıraktı ve babasına baktı: "Öğretmenimiz küçük bir sandık verdi ve içine en değerli hazinenizi koyun dedi. Ben evde pahalı bir hazine bulamadım. Çok değerli, paha biçilemez ne olabilir baba?" Babasının yüzünde tebessüm vardı: "Her hazinenin bir fiyatı vardır, kızım; bunu sakın unutma." Aslı bıkkınca nefes verdi: "Paha biçilemez bir hazine nereden bulacağım ben ya!" Babasının sözleri onu teselli etti: "Kimin için hazine ne ifade eder bilmem ama benim için hazine sizin yüzünüzdeki gülücüklerdir. Bir gülüşünüz dünyaya bedel, güzel kızım. Kim hangi parayla satın alabilir sizin gülüşünüzü? Hadi bırak şimdi ödevi; sen sadece babana gül, evimin güneşi." Aslı, babasının sözleriyle kocaman gülümsedi. Ardından aile fertlerine bakarak, en değerli hazinesinin ailesi olduğunu fark etti. Sandığı alıp vitrine koştu, ailecek çekilen bir resmi masaya koydu ve heyecanla annesinden izin istedi: "Anne, bu resmi alabilir miyim?" "Ne yapacaksın kızım onu?" "Anne, benim sizden daha değerli hazinem olamaz. Benim en değerli hazinem sizsiniz. Benim en değerlim ailem," dediğinde anne ve babası gururla baktı. Ödev sınıfta arkadaşları tarafından dalga konusu olmuş olsa da, öğretmenden tek yüz alan Aslı olmuştu. O günden sonra ailesine hep bir hazine gözüyle baktı. Bilmediği şey ise, o hazinenin iki yüzlü bir cellat tarafından yağmalanacağıydı. Şimdiki Zaman Ama uzun zaman önce yağmalanmıştı bana ait olan hazine. Neredeyse 1 yıl olacak, bizim sıcak bir yuvadan mahrum kalışımız; kolsuz, kanatsız kalışımız. Bir cellat devirdi idam sehpalarımızı ve kırdı kolumuzu, kanadımızı. İdam sehpasının en kalın urganı boynuma geçirilmişken ölmemiştim; ama en çok acı çekenin ben olduğu da gözle görülüyordu. Ben eski ben değildim; ne sevincim, ne neşem kalmıştı. O korkusuz ben değildim artık. Şimdilerde bir korkak olmuş, gülüşlerim bile sahteydi. Eskiden ne güzel gülerdim, halbuki. "Abla, çok güzeldi değil mi? Biz de eskiden öyle mutluyduk," dedi kardeşim. Karşımda oturmuş, elini çenesinin altına almış, düşünme pozisyonunda duruyordu. Gözlerindeki hüzün, en gerçekçi hâliyle karşımdaydı. "Öyle..." dilim dolandı; başka bir şey diyemedim. Konuşursam kendimi tutamayacaktım. Ona yaşattığım acıların sınırı yoktu. Yanlış seçimim ve kararım, ailemin yok olmasına ve bizim kimsesiz kalmamıza sebep olmuştu. "Abla, sence annem ve babam bizi görüyor mu?" "Elbette görüyorlar Asya'm. Anne ve babamız melek gibiydi; ne kimsenin kalbini kırdılar, ne de kötülük yaptılar. Onlar cennette ve bizi görüyorlar," dedim. "Abla, o bizi bulamaz değil mi?" Kardeşimi korumak için, kendi canımı bile feda etmeye hazırdım. Oturduğum yerden kanepeye geçip kollarıma çektim. Bu dünyanın bütün kötülüklerinden onu korumaya çalışırken, kendi kara bahtımı bulaştırmaktan korkuyordum. "Bulamaz, ablam. Korkma, bu defa bize zarar vermesine asla izin vermem. Seni asla o celladın eline bırakmam, Asya'm. Sen anne ve babamın emanetisin," dedi. Gözleri sulanmıştı; buna emindim. "Hadi kalk Asya'm, abla, kardeş yine açtık muslukları. Sabah erken kalkacağız; sen bu kadar uykucu olunca geç kalırız," dedi buruk bir sesle. Haklıydı; kardeşim odasına gidip ağladıktan sonra, ben de kendi odama yürüdüm. Odalarımız küçük koridorda karşılıklı bakıyordu. Kapımı açıp ışığı açtım; beyaz ışık odada yayıldı. Küçük odamın ferah görüntüsü içimi daraltmıyordu. Kendimi bu dört duvarın içinde güvende hissediyordum. Yatağıma oturup küçük aynaya baktım. Üzerimdeki elbiseyi çıkardım; zayıf bedenim ortaya çıkmıştı. Sol tarafımdaki yanık hâlâ acıyordu. Elimle tenime dokunduğumda titredi. Aynaya bakarken, Barış olacak o celladın yüzü gözlerimin önünde canlandı. Bir an nefes alamadım. Dolabımın yanına gidip pijamalarımı giyip, kalbime elimi bastırarak kendimi balkona attım. Balkonun küçük sandalyesine oturup nefes almaya çalıştım. Derin bir nefes alıp arkama yaslandım; kendimi düşünce denizine bıraktım: annemin gülüşüne, babamın bize kızarken çıkan yumuşak sesine... Gözlerimi açtığımda karanlık vardı; sadece gökyüzü değil, ruhum ve zihnim de karanlıktı. Saat geç olunca yatmaya karar verdim. Uyurken kabuslar, uyanırken çığlıklar... Yatağım artık cehennem çukuru gibiydi. Dışarıdan bakıldığında hayatım güzel görünüyordu; gülüyorum, eğleniyorum... Ama içimde fırtınalar vardı. Kimse yaşadığım acıyı bilmiyordu. Annem dışında kim "İyi misin?" diye sormamıştı. Çalışıyordum; çalışmak, delirmemek için tek çaremdi. Zihnimi boş bırakmak istemiyordum; aksi hâlde acılar daha da büyüyordu. Son zamanlarda kullandığım ilaçlar da fayda etmemeye başlamıştı. Ölümü bekliyordum, çok korkuyordum. Ama korkum canımın yanması değil; korkum, bir zamanlar sevgiyle baktığım gözlerdeki caniliğin kurbanı olacağım içindi. Ben ilk olmayacaktım, son da olmayacaktım. Ama bir şey istiyordum, sadece bir şey: Adalet. Sadece bu dünyada değil, Allah'ın huzurunda da katlim için adalet isteyeceğim. Benim gibi kurban edilmiş binlerce, milyonlarca kadın için adalet... Ancak o zaman cehennem bile bana cennet olur.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE