Eğer yüreğinde bir istek varsa, yaşıyorsun demektir.
Eğer gözlerin hayallerle doluysa, yaşıyorsun demektir.
Rüzgâr gibi özgür olmayı öğren,
Nehir gibi özgürce akmayı öğren.
Her anı açık kollarla kucakla,
Her seferinde gözlerinle yeni bir ufuk gör.
Eğer gözlerinde bir şaşkınlık taşıyorsan, yaşıyorsun demektir…
Demiş Javed Akhtar.
Şairin dediği gibi midir gerçekten? Gözlerimizde şaşkınlık varsa yaşıyoruz demek midir? Ben de şaşkındım. Bunun sebebi ise alt kata taşınan kızlardı… daha doğrusu Aslı’ydı.
İki gün olmuştu taşınalı. Dün alınan eşyalar bugün gelmiş, mahalledeki gençler de yardıma koşmuştu. Aralarında Cansu’nun abisi Can da vardı. Can benim arkadaşım… hatta şu kazadan sonra hayatımda kalan tek dostum. Çocukluğumdan beri tanıdığım en dürüst, en merhametli adamdı. Zamanında kalbini kırmış olsam da zor günlerimde ailem dışında yanımda duran tek kişiydi.
Elimde şiir kitabım, okuduğum mısraların büyüsündeyken bu cümleler beni düşüncelere sürüklemişti: “Eğer yüreğinde bir istek varsa yaşıyorsun demektir.”
Benim de bir isteğim vardı… yürümek. Yeniden ayaklanmak. Aileme yük olmamak.
Bu mümkün mü bilmiyorum ama içimin bir yerinde hâlâ kıpırdayan bir umut vardı.
Hayat bana göre şövalede duran büyük bir tuvaldendi. Hayatımıza giren insanlar ise o tuvali renklendiren boyalar… Ne yazık ki benim tuvalime çoğu siyah sürmüştü. Bazıları tek renge mahkûm ederken, ben gökkuşağı gibi rengârenk bir tablo isterdim.
Gençler işlerini bitirip giderken herkes bana selam vermeyi ihmal etmiyordu. Bizim mahalle zamanı unutmuş gibiydi; çocuklar sokaklarda hâlâ eski günlerdeki gibi özgürce oynuyordu. Acıktıklarında canlarının istediği evin kapısını çalıp su ya da yemek isteyebilecek kadar güvenli bir yerdi bizim mahalle. Oysa iki sokak ötede komşular birbirinin adını bile bilmezdi.
Not defterimi alıp aklıma düşen cümleleri karalıyordum. Kitaptaki tüm satırları ezbere bildiğim için artık kendi içimden dökülenlere yer varmış gibi hissediyordum.
Sonra onu gördüm.
Aslı yine dışarı çıkmıştı. Kapının ardında annesi ve kardeşi Asya vardı. Tesadüf bu ya, Asya meğer Timuçin’in okuldan arkadaşıymış. Eğer Cansu olmasa yine aynı eve gelecekmişler. Yolları bir şekilde yine bizim mahalleye düşecekmiş yani.
Onlar yola çıktığı sırada Can da çıkageldi. Bana ufak bir selam verip annem ve Aslı ile konuştu. Neden bilmiyorum ama ikisini yan yana görünce içime kocaman, anlamını bilmediğim bir sıkıntı çöktü.
Bu çok saçmaydı…
O an içimde kıskançlığa benzeyen bir şey kıpırdadı. Sanki ona kıskanma hakkım varmış gibi.
Bir süre sonra Aslı kafasını kaldırıp balkonuma baktı ve göz göze geldik.
Nefesim hızlandı, kalbim tekledi.
Bu kızın hüzünlü, ıslak bakışlarında bir şey vardı. Bunca zamandır sessiz olan kalbim kendi varlığını bana hatırlatıyordu.
Ama yapamazdım.
Ben bu hâlimle… o kızın bana acımadan bakacağına nasıl inanabilirdim ki?
Tekerlekli sandalyemi hızla çevirip odama girdim. Müzik açıp biraz ruhumu dinlendirmek istedim ama olmadı. Hava güzeldi, dışarı çıkmak istiyordum ama anneme söylemeye utanıyordum.
“Tavanı izlemek” artık benim en büyük aktivitem olmuştu.
O sırada kapı çaldı. “Gel,” dedim.
Annemi beklerken kapı aralandı ve karşımda Aslı’yı buldum.
Elinde bir tepsi, ürkek bakışlarıyla önce etrafı yokladı, sonra bana döndü.
“Şey… Adile teyze bunları sana getirmemi istedi,” dedi ve kızın yanakları bir anda al al oldu.
“Teşekkür ederim, masaya bırakabilirsin,” dedim.
Suya uzandığımda susadığımı fark ettim. Komidindeki sürahi boştu.
Aslı tam kapıdan çıkacakken durdurdum.
“Şey… senden bir şey istesem?”
“Tabii.”
Sesi o kadar naif, o kadar melodikti ki insanın ruhuna işliyordu.
“Komidindeki sürahiyi mutfaktan doldurup getirir misin? Annem çok yoruluyor… ben de alamıyorum.”
Bakışları üzerimde gezindi. Beni dikkatle inceliyor, ama aynı anda kaçıyordu.
Gözlerinde beğeni değil, acıma gördüm ve bu beni olduğum sandalyeye daha da çiviledi.
“Elbette getiririm,” deyip çıktı.
Geri döndüğünde daha elimi bardaktan çekmeden bardağım yeniden dolmaya başladı.
Kafamı kaldırdığımda yüzüme çok yakındı.
Bu yakınlık aklıma zarardı.
“Te… teşekkür ederim,” dedim. Dilim yine dolandı.
“Rica ederim,” dedi ve gözleri odada gezindi. Kitaplarıma uzun uzun baktı. Demek o da seviyordu okumayı.
“İstersen bir kitap alabilirsin,” dedim.
Gözleri bana döndü… hep mi böyle ıslak görünürdü?
“Teşekkür ederim… ben gideyim artık,” dedi.
“İstediğin zaman alabilirsin. Bu arada doğru düzgün tanışamadık, ben Atilla İlhan.”
Elimi uzattım.
Tereddütle elini uzattı. Kumral teni ipek gibiydi.
“Memnun oldum, Aslı ben.”
Gözleri ben hariç her yeri inceliyordu.
Ardından odadan çıkıp kapıyı kapattı.
Kapı kapanır kapanmaz elim kalbime gitti. “Sakin ol, bu kadar çarpmanın sebebi ne?” diye söylenirken kalbim beni hiç umursamadı.
Tam sakinleşecekken aşağıdan bir kahkaha yükseldi.
Aslı gülüyordu…
Ve yanında Can vardı.
Neden bu kadar rahatsız olduğumu bilmiyordum. Kıskanmam için hiçbir bağ yoktu ama içimi kıskançlık kemiriyordu.
Balkona çıktım. Tuvalimde yarım kalan tablo duruyordu. Paletimi aldım, koyu maviyle siyahı karıştırdım.
Karanlık bir gökyüzü yaptım. Benim karanlığımı yansıtan bir gökyüzü.
Sonra kavak ağacı… kurumuş dallar… yuvaları boş kuşlar… yerde cansız bedenleri…
Dalların arkasında saklanan, bıçağı damlayan bir avcı…
Gökyüzüne eklenen ağlayan bir kadın…
Kendimi tabloya öyle kaptırmıştım ki hava kararmıştı bile.
Şiir defterimi alıp ilham bekledim. Aklıma düşenleri yazdım:
Gözlerin buğulanmış yine,
Neden sis düştü bakışlarına?
Kim yükledi hüznü bulutlarına?
Bırak açtırayım güneşi de,
Dağılsın hüzün bulutların.
Cümleleri defalarca okudum ama içime işlemeyince sayfayı buruşturup çöpe atmak istedim.
Kâğıt balkondan aşağı düştü.
“Allah kahretsin…”
Aşağı baktığımda kâğıt Aslı’nın balkonuna düşmüştü.
“Senin elinin ayarını…” diye söylenirken Aslı’nın balkon ışığı açıldı.
Kâğıt tam masasına düşmüştü.
Aslı sandalyeye oturdu, eli kâğıda uzandı.
Son anda başını kaldırıp yukarı baktı.
Ben ise hızla geriye çekildim.
Beni görmemeliydi.
Umarım o kâğıdı okumazdı…