Gözlerin nemlenmiş, omuzların çökmüş… Söylesene, seni kim yordu böyle?
İnsanlar mı, yoksa hayat mı?
Atilla İlhan’ın ayazı çökmüş gibiydi üzerime.
Bir isim işler mi insanın içine?
Ya da ıslak bakan gözler, insanın beynine bu kadar etki eder mi?
Benimkine etti… hem de öyle bir etti ki ne olduğunu bile anlamadım. İçime bu kadar işleyen o bakışlardaki hüzündü.
Ama hüzün bir insana bu kadar yakışır mıydı?
Nasıl böyle süslemişti bakışlarını?
Kaçamadım… kıskıvrak yakaladı, esir etti beni.
Tutuldu dilim, kesildi nefesim.
Aslı…
Bir isim, bir benliğe bu kadar mı yakışır?
Ferhat’ın ne kadar haklı olduğunu düşündürdü bana.
"Aslı için dağı delmek" boşuna söylenmiş bir söz değilmiş.
Keşke ben de bir Ferhat olabilseydim dedim içimden, ama benden ben bile olmazken nasıl Ferhat olurdum?
Bugün bir şey vardı… anlamadım.
Güneş mi daha parlaktı, yoksa bu kızın ayı bile kıskandıracak duru yüzü mü?
Ayırt edemedim.
Peki ben neden durmuş, karşı evin balkonuna baka kalmıştım?
Dilim tutulmuştu ama bakışlarım da mı tutuldu acaba?
Efsunlu mu bu kız?
Nedir bana yaptığı?
Gülüyor… ama öyle bir gülüyor ki çiçekler açıyor sanki.
Yıldızlar bile kıskanacak, haset edecek gibi.
Öyle gülünmez… zalim.
Can bırakmaz insanın içinde.
Cansu ne anlatıyorsa, kız onun söylediklerine öyle bir gülüyordu ki…
Peki ben neden sırıtıyordum?
Bulaşıcı mı acaba bu gülüş?
Yoksa farklı bir büyüsü mü var?
Ferhat olmak istiyorum… Aslı için dağı delemem ama…
Sahi, ben ne yapabilirim?
Hiçbir şey.
Kendine bile faydası olmayan ben, Aslı için nasıl dağ delerim?
Yanımda duran defter ve kalemler takıldı gözüme.
Boş zamanımı harcamam lazımdı.
Gerçi zamanım çoktu ama… bu gülüşü kaçırmak istemezdim.
Çizmeliydim.
Belki yanlıştı, belki değil… pek umursadığım söylenemez.
Ölümsüz olsun istedim o gülüş.
Solmasın… hep gülmeli.
Bu yüzden çizmeliydim.
Dondurmalıydım gülüşünü.
Zamanda asılı kalmalıydı aklımda ve gözümde.
Önce gözlerimi kapattım.
Yüzü canlandı gözümde.
Dudağının kenarındaki ince çizgi… sonra kaşlarının ortasında beliren hafif kıvrım… kısılan küçük gözleri ve iki dudağının arasından inci gibi parlayan dişleri.
Bu güzel gülüşe rağmen neden ıslaktı gözleri?
Aslı…
Kız…
Kim kırdı kalbini?
Omuzlarındaki o yükleri kim bıraktı üzerine?
Biraz olsun bırakamaz mıyım yüklerini?
En azından bir nefesliğine… bir anlık rahat bir nefes.
Sana da mı haram rahat nefesler?
Bana uykunun haram olduğu gibi…
Kim haram kıldı sana içten gülüşleri?
Yoksa… senin de bir kalp kırığın mı var?
Kim olduğunu bilmiyorum ama, bilmediğim birine bile düşman oluyorum.
O gözlere hüznü bulaştıran herkesten nefret ediyorum.
Ama neden?
Sadece adını biliyorken, sesin bile kulaklarımda yer etmemişken…
Neden sana karşı bu kadar korumacıyım?
Bir ses duydum.
Karşı balkona baktığımda balkon kapısı kapanıyordu.
Gitmişti.
Yoktu artık orada.
Dış kapı açılınca onu gördüm.
Cansu ile birlikte merdivenlerden aşağı indiler.
Sarılıp vedalaştılar ve o gitti.
Gidişi…
Sanki güneşi soldurmuştu.
Gözden kaybolana kadar arkasından baktım.
Sonra yeniden defterimdeki çizime döndüm.
Onun gülüşünü tamamladım.
Resim bile olsa, gözlerindeki o derin keder beni içine çekiyordu.
Gün alışıldık rutiniyle akıp gitti.
Akşam oldu.
Yastıklar yine bana düşman, ben uykuya.
Elim, benden habersiz komodindeki deftere gitti.
Bir şeyler karalamak iyi olacaktı.
Kalemi almak için defteri açtığımda, onun gülüşüyle karşılaştım.
Tek bir çizgi bile atamadım.
Sadece izledim o gülüşü.
Kaç mutluluk, kaç keder sığardı acaba içine?
Düşüncelerim darmadağın olmuştu.
Odaya yayılan melodi bölmüştü beni.
Soluma döndüğümde sesin annemin telefonundan geldiğini fark ettim.
Çalıyordu hem de uzun uzun.
Annem uyuyor olmalıydı ya da namaz kılıyordur—başka türlü asla cevapsız bırakmazdı.
Ekrana baktığımda numara yabancıydı.
Kim arardı annemi bu saatte?
Arama kapandı.
Sonra yeniden çalmaya başladı.
Bu defa kapanmasını beklemeden telefonu açtım.
“Alo?” dedim.
Bir süre ses gelmedi.
Sonra ince, zarif bir ses çarptı kulağıma.
“Merhaba, kusura bakmayın rahatsız ediyorum ama… kiminle görüşüyorum acaba?”
Sesi melodi gibiydi, dalga dalga yayıldı içime.
Kimi aradığını bilmiyor mu?
Gerçekten mi?
“Siz kimi aramıştınız acaba?” dedim, sesim onunkiyle kıyaslanınca buz gibiydi.
“Ben Adile teyzeyi aramıştım ama… yanlış mı oldu acaba?”
Doğru aramıştı.
Ama o kimdi?
“Doğru aradınız, ben oğluyum. Telefonu odamda unutmuş. Siz ne için aramıştınız?”
Telefonun diğer ucundan kısa bir “hmm” sesi duyuldu, sonra:
“Ben Aslı… bugün ev için gelmiştim.”
O an kalbim hızla çarpıp beni heyecanlandırdı.
“E-evet, hatırladım. Neden aramıştınız?” dedim, olduğumdan daha resmi bir tonda.
“Biz evi tutuyoruz. Eğer sizin için de sorun olmazsa yarın taşınma işlemine başlayalım.”
Dilim neden dönmüyordu?
Neden kendimi aptal gibi hissediyordum?
“Şey… aslında annem yanımda değil,” dedim.
Acizliğim yine yüzüme vurmuştu.
“Rica etsem telefonu Adile teyzeye verir misiniz?”
Acizliğimden ağlayasım geldi ama toparladım kendimi.
“Yarın arasanız olur mu?” dedim sadece.
Elimde defterdeki o güzel gülüşe bakarak konuşmuştum.
“Olur, rahatsız ettim sizi de… tekrar kusura bakmayın.”
Zarafetin, naifliğin sesi onda hayat bulmuş gibiydi.
“Estağfurullah, iyi akşamlar,” dedim.
Onun karşılık vermesiyle kapattım telefonu.
Kalbimdeki bu sızı da neyin nesiydi bilmiyorum ama içimi acıttığı kesindi.
Aptaldım ben.
Hem de en alasından.
Kendi hâlime bakmadan onun gülüşüne dair hayaller kuruyordum.
Bir an evvel bu hayal dünyasından çıkmam benim hayrıma olacaktı.
Dört yılımı verdiğim biri ardına bakmadan gitmişse…
Başkası yüzüme bile bakmazdı.
Sanırım ben hayatımın sonuna kadar bu dört duvar arasında yapayalnız kalacağım.
Aslı Kayalı
Bugün, kendim ve kardeşim için hayata yeni bir sayfa açtım.
Artık bizim de bir evimiz olacak.
Dün Cansu ile o mahalledeki ev için görüşmeye gittiğimizde hiç umudum yoktu.
Ama ev sahibi, Adile teyze… çok tatlı bir kadındı.
Tam bir Adile Naşit gibi—anaç, iyi kalpli, sıcak.
Ona hayatımızın gerçeğini anlatmadan, sadece anne ve babamı kaybettiğimi ve kardeşimle buraya taşındığımı söylediğimde, yetimliğime ağladı.
Kira konusunda anlaşmış, akşam haber vereceğimi söylemiştim.
Ama akşam aradığımda telefona o değil, oğlu çıkmıştı.
Adını hatırlamıyorum ama Cansu onu ilk gördüğünde bize cevap vermemişti.
Uzaktan bakınca kendini beğenmiş gibi duruyordu ama… bakışlarında farklı bir şey vardı.
Sanki yardım ister gibi.
Ama benimki de saçmalık.
Onun gibi kendinden emin, yakışıklı birinin benim gibi bir zavallıdan neyin yardımını isteyebileceğini düşünmek bile komik.
Cansu ile balkonda otururken, o da kendi balkonunda oturuyordu.
Balkon duvarlarında asılı tablolar vardı; hepsi kaotik, karanlık bir hava taşıyordu.
Sanki tüm dünya kararmış ve ilk darbesini o tablolar almış gibiydi.
Arada karşı balkona baktığımda, Adile teyzenin oğlu belli etmemeye çalışsa da bize bakıyordu.
Sonra eline bir defter alıp bir şeyler çizdiğini gördüm.
Cansu, ona baktığımı fark edince beni dürttü ve o kişinin balkondaki tabloların ressamı olduğunu söyledi.
Şaşırmıştım.
Çünkü derler ki, çizilen resim çizenin iç dünyasını yansıtır.
Eğer gerçekten öyleyse… o genç adamın içinde karanlık ve kaos çok baskın olmalı.
Tabloları bu kadar kasvetliyse… acaba içinde ne kadar büyük fırtınalar var?