9

2555 Kelimeler
Aslı Kayalı Bir bakış kaç duyguyu barındırır içinde. Yada bir cümle kaç kanayan yaranın merhemi olur. Hiç düşmeyecek gibi yaşar insan da düşünce afallar. Düşmeye alışır sonra bu defa ona uzanacak bir el arar. Ona uzanan ele alışır bu defa acizlik başlar. Aciz değildir ama kendini aciz sanır. Bazen bizden daha kötü durumda birini görünce uzun, uzun bakarız ya onlar o bakışlarla kaç yara alır bilmeyiz yada ilgilenmeyiz. Neden bakarız kendimizin ne kadar iyi durumda olduğumuzu kendinize kanıtlamak için mi? Yada o kişinin ne kadar da zor durumda olduğunu kendimize inandırmak için mi? Onun yerinde olmadığımız için mi? Sebebi ne olursa olsun asla uzun bakmamak gerek çünkü bizim bir bakışımız yada bir mimiğimiz onlarda derin yaralara sebep olabilir. Bazen dilimize bazende gözümüze sahip çıkmamız gerekir onların eksik olmadığını aslında bizlerin o duruma gelebilecek durumda olduğumuzu kendimize hatırlatmamız gerekir. Aslında onların acıyan bakışlara değil saygı duyan insanlara ihtiyacı vardır. Kaldırımları kapatmamak mesela yada üst geçit asansörlerini işgal etmemek, engelli park alanlarını kullanmamak yada kendimizi öne atmak yerine onlara öncelik tanımak gibi durumlar. Bunlar sadece bağzıları daha binlerce madde sayabilirim ama bilene anlıyana bunlarda yeterli gelir zaten. Önce hepimizin birer engelli adayı olduğunu kabullenmemiz lazım sanırım. Sonra çevremizdeki özel durumu olan insanlara saygı duymamız. Ah yazık demek yerine. Vaybe ne azimli demek lazım aslında. Onlar hayatın birçok yerinde bizden çok önde. Bunu kabullenmek bize zor geliyor olabilir belki bu yüzden onların engel denilen sorunlarını görüyoruz. Tıpkı karşımda düşmek üzereyken düşmesini engellediğim Atilla İlhan gibi, onunda özel olan durumundan dolayı çok sorunlar yaşadığını duymuştum. Gözlerini kapatmış düşmek için beklerken onu tuttum ama o hala düşmeyi bekliyor olacak ki hala gözleri kapalıydı. Zorda olsa onu tutmaya çalışıyordum. Beklediğini yaşamamış olacak ki gözlerini yavaşça araladığında bakışları benimkilerle kesişti. Şaşkın, şaşkın bana bakınca ona tebessüm ettim. "Biliyorum çok güçlüyüm ama senin gibi duvar gibi birini daha fazla tutamam diyorum ki bana bir destek mi? Versen be komşu oğlu" yüzünde bir gerginlik oluşunca gülüşümü silmedim yüzümden ona acıdığımı düşünmesini istemedim. "Valla ben kendimi sakar sanırdım sen benden de sakarsın. Hadi tutun omuzuma da seni oturtalım ben çok acıktım" yüzündeki gerginliğin an be an silindiğine şahit olduğumda içime su serpilmişti.Diğer yandan canının yanıp yanmadığını bilmediğim için kendimi iyi hissetmiyordum. Duygularımı yüzüme yansıtmadan gülüşümü sabit tutmaya çalıştım. "Elim terlemişti sanırım kaydı" mahçup şekilde yaptığı açıklamaya kafamı salladım sadece , oda sandalyenin kol kısmına yeniden elini koyup dönmek için hareketlendiğinde ondan gelen ferah koku burnuma doldu. Sandalyeye oturduğunda ellerimi ondan usulca çektim. Bana bakıp tebessüm etti ama o gülüş bile binlerce kırgınlık saklıyordu. "Teşekkür ederim sana da zahmet verdim" "Hayır lütfen öyle düşünme hem biz artık arkadaş sayılırız sonuçta aynı mahallede aynı binada oturuyoruz" dedim ama umarım saçmalamıyorumdur. Ona kendini kötü hissetirmemek için dikkat etmeye çalışıyordum ama bu defa da sanırım saçmalıyordum. Ona küçük bir tebessüm ettiğimde göz göze geldiğimizde ilk defa ona bu kadar yakından bakınca gözlerinin rengini gördüm. Gözleri yeşildi hemde öyle bir yeşil ki insana yaşamın rengini sorsalar onun gözlerini gösterebilecek kadar derin hayat dolu bir yeşildi. "Ben ellerimi yıkayıp geleyim" onun konuşmasıyla bakışlarımı gözlerinden çektim. Umarım rezil olmamışımdır. Onu onayladığımda sandalyesini sürmeye başladı. Banyo olduğunu anladığım yere girdşğinde bende masaya bıraktığım tepside ki yemekleri masaya bıraktım. Adile teyze gitmeden yemek olduğunu ama ısıtılması gerektiğini söylediğinde yanına ufak bir salata yapıp yemekleri ısıtıp ona getirmişti. "Eee ne var yemekte" arkamdan gelen sesle döndüğümde Atilla İlhan lavabodan çıkmıştı. Olduğum yere gelince bende sandalye çekip oturmuştum. "Karnıyarık, pilav ve cacık " dedim cacık kasesini kaldırıp ona gösterdim. Memnun olmuş olacak ki keyifle gülümsedi. "Ellerine sağlık hadi başla " daha önce de aynı sofraya oturmuştuk ama neden bilmiyorum ama kendimi tuhaf hissettim. O çatalını alıp yemeğe başladığında bende yavaşça yemeğe başlamıştım. Yemek yesem bile elimde olmadan bakışlarım ona kayıyordu. Ona bakmamak için bakışlarımı odanın içinde gezdirmeye başladığımda dikkatimi çeken duvarlarda ki büyüklü küçüklü tablolar oldu. Bazılarında manzara resmedilmiş olsa bile manzarası çok kaotik ve depresif havası vardı. Bazılarındada hep siyah renk kullanılmıştı esas dikkatimi çeken bir tablodaki ağaç resmi oldu. Bu tabloda da yine koyu renkler kullanılmıştı ama resmin bir bölümü canlı renkler kullanılmıştı. Esas dikkatimi çeken şey ağacın başka bir dalında bir kafes olması ve kafeste kanatları koparılmış bir kuzgun olmasıydı. Ağaç yaprak dökmüş ve dalları kırılmıştı. Tek bir dalı sağlamdı o dalda da kafes asılıydı. Zorda olsa tablodan bakışlarımı çektim ama bu defa dikkatim arkasındaki kitaplığa kaydı. Şöyle bir göz gezdirdiğimde kitapların içinde hem klasiklerden hemde yeni yazarlardan çok fazla kitaplar vardı. "Ne zaman istersen alıp okuya bilirsin" sesini dıyduğumda dikkatimi kitaplıktan çekip ona baktığımda yüzünde donuk bir ifade vardı. Sanırım odasını incelemem hoşuna gitmemişti. "Hepsini okudun mu? " diye sordum çünkü gerçekten bunu merak etmiştim. Çünkü çok fazla kitap vardı. "Yani bir kaç tanesi yeni onun dışında geri kalan hepsini okudum. Çünkü okumak için çok fazla zamanım var" içim burulsa bile ifademi sabit tuttum. "En sevdiğin kitap hangisi" diye sordum onun imasına takılmadan. "Yani hepsi çünkü hepsinde kendimden bir parça bulmuşluğum var" hmm diye bir ses çıkarıp başımı aşağı yukarı doğru salladım. "Ama bir tanesi daha farklı olmalı" "Öyle ne kadar zaman geçerse geçsin beni çok etkileyen ve hep etkileyecek olan bir kitap var" anlatırken bile gözlerinin parlamasına sebep olan kitabı merak etmiştim. "Hangisi" diye sordum neden bilmem heycanlanmıştım. "Sebahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna kitabı onu çok farklı seviyorum sanırım" bu kitabı defalarca okumuştum hatta sayfalarını bile ezbere bilirdim. Ama oda herşey gibi kül olup gitmişti. "Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim" kitaptan alıntı yaptığından istemsiz gözlerim sulanmıştı. O kitabın neredeyse her sayfasını ezbere bildiğim için en önemlisi o kitap babamın bana hediyesi olduğu için canım yanmıştı. "47. Sayfa " dediğimde şaşkınca baktı bana. "Ne o kitabı sadece sen çok sevmiyorsun herhalde değilmi? " "İnsan tahammül edemeyeceğini zannettiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor" başka bir alıntı yaptığında gülümsedim ama içimde koca bir volkan yanmaya başlamıştı. "46. Sayfa " "Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı." "156. Sayfa bence bu kadar yeter çünkü o kitabı ezbere biliyorum" dedi. "O kitabı ezberletecek kadar sende değerli olmasının sebebi ne" "Babam o kitabı bana hediye etmişti kendini bir hafta aç bırakıp almıştı bu yüzden benim için çok değerliydi " Türkçe öğretmenimiz bizden kitap istediğinde harçlıklarımı toplamaya çalışmıştım ama asla olacak iş değildi. Babam bunu annemden duymuş ve bir hafta işte yemek yemeden o parayı benim için toplamış bana kitap ve ayakkabı almıştı. Benim babam çok başka adamdı. Adam gibi adamdı. Bu yüzden o kitap benim için çok değerli olmuştu ve asla elimden düşürmezdim. Taki yangında yanıp kül olana kadar. "Üzgünüm sana onların hatırlatmak istememiştim" dediğinde buruk bir tebessüm peyda oldu yüzümde. Sanki onları unutmak mümkünmüş gibi konuşmuştu. Ne kadar zaman geçerse geçsin kıyametin kopuşu bile onları ve olanları bana asla unutturamazdı. "Onları unuttuğum tek bir anım yok bu yüzden kendini üzgün hissetirmeni gerektiren bir durum yok" dedim ama içimde çığlık atıp ağlayan başka bir ben vardı. "Hadi ye yemeğini buz gibi yaptın" dediğinde yemeğimi yemediğimin bike farkında olmadığımı anladım. Onu onaylayıp yemeğimi yemeğe başladım ama üzerimdeki bakışlarını hissediyordum. Kafamı kaldırp bakmadım. Onun şuan bana acıyarak baktığını nedense hissediyorum bu böyle olmasa bile ben öyle hissediyorum. "Sen ne mezunusun Aslı" yutkunamadım. Ben kendimi hayatımı bir cellat için ertelerken o cellat benim bütün hayatımı mahvetmişti. Yıllarca başarı dolu bir eğitim hayatı olmuş hukuk fakültesini birincilikle kazanmış ben şimdilerde elimde kocaman bir hiçle kala kalmıştım. "Lise " dedim sadece. "Üniversite okumadın mı? Yoksa kazanamadın mı? " kazanmıştım hemde en iyi dereceyle ama kalbim aklımın önüne geçti diyemedim. "Kazanamadım biraz tembel bir öğrenciyidim ben" dedim yalan söyleyerek. "Tuhaf" kaşlarım çatıldı. "Tuhaf olan ne" diye sordum. Bana uzunca baktı öyleki o bakış gerilmeme sebep oldu. "Çok zeki ve akıllı bir kıza benziyorsun. Nasıl oldu da kazanamadın tuhaf olan bu" demek gözlemciydi. Omuzlarımı dikleştirdim ve ciddi bir ifade kondurdum yüzüme. "Demek her şey göründüğü gibi olmuyor Atilla İlhan " başını ağırca aşşağı yukarı salladı. Konuşmamız bitince benimde yemeğim bitmişti. Masadaki boş tabakları tepsiye koydum ama dönüp ona hiç bakmadım. Sanki bakarsam aklımdan geçen her şeyi anlayacak gibi hissediyordum. Masayı da ıslak mendille silince artık onun odasında işim bitmişti. Tepsiyi alıp odadan çıkmak için hareketlendim ama bileğimden tutması ile hissetiğim acı ile inledim. "Çok mu sıktım özür dilerim" Çetin denen köpek bileğimi sıktığı için ağrıyordu büyük ihtimalle mırarmıştı hiç bakmaya fırsatım olmamıştı. "Yok sabah çarpmıştım ondan" dediğimde bileğimi kendine çekip elbisemin kolunu yukarı sıyırdığında gördüğüm şeyle nefesim kesildi. Tam bileğimin üst kısmı mosmor olmuş parmak izleri olduğu gibi çıkmıştı. Yüzü birden gerilip kaşları çatılınca bileğimi çevirip diğer tarafa da bakınca aynı şeyi görünce öfkeli bir nefes çekti. "Bak sen Allah'ın işine çarptığın şeyin parmakları varmış" sesi katılaşmıştı demin benimle kibar tonda konuşan kişi değildi şuan karşımdaki kişi. "Aslı kim yaptı bunu" olanları anlayamazdım beni parayla satmak istediler diyemezdim. "Şey biz Asya ile şakalaşırken olmuş olmalı. Hem acımıyor" dedim gülümsemeye çalışırken. Yüzündeki ifade değişmedi aksine daha da katılaştı. "Aslı karşında çocuk yok " elini aynı yere sarınca eli parmak izlerini kapatmıştı. "Bak benim ellerim kadar bu iz Asya'nın ellerinin bu kadar büyük olduğunu sanmıyorum. Şimdi yalan söylemeyi bırak ne oldu kim yaptı" kesik, kesik aldığı nefesler bile göğsünün hızlı hızlı inip kalkmasına sebep oluyordu. Kolumu ondan çekip yüzüme kondurmaya çalıştığım öfke maskesi ile ona ters, ters baktım. Bu maske olmasa kendimi ele verebilirdim. Düşmek istemiyorum çünkü düşenin bir dostu yok bunu çok iyi biliyorum. "Sana ne Atilla İlhan seni ne alakadar ediyor kim yaptıysa yaptı" "Ne demek kim yaptıysa yaptı lan bunu yapanlara sesiz kalındığı için bu kadar kadın öldürülüyor" "Dedi cinsiyeti erkek olan kişisi" elini yumruk yapıp masaya öyle sert bir şekilde vurdu ki birden sıkıldım. Ondan bu tepkiyi asla beklemiyordum. "Lan ben bu cinsin çürük embesillerinin yaptığı şerefsizliklerin neden ceremesini çekeyim. Ben daha bir kadının saçının telini koparmış değilim nasıl buna sesiz kalayım" bunu ona elbette yükleyemezdim ama daha fazla soru sormasını engellemek için bunu yapmam gerekiyordu. "Erkek milleti değilmisiniz hepiniz aynısınız" dediğimde gözleri kısıldı bir detay yakalamış gibi sonra başını ağırca salladı. "Demek bunu yapan bir erkek. Kim bu ecdadını eşekler tepmiş şerefsiz" dediğinde kırdığım potu anlamıştım. Demek bu yüzden gözlerini kısıp bana bakıyordu. "Atilla İlhan bu konuda konuşmasak" of of diye of çekti. "Aslı bunu yapan kişi sana zarar verecekse ondan uzak dur. Niyetim hayatına karışmak değil sadece güvende olduğunu bilmek istiyorum" dediğinde yutkunamadım. Bilmiyordu ki benim hiç bir yerde güvende olamayacağımı. Benim bu dünya üzerinde mezar dışında güvende olacağım bir yer yoktu. O mezara da celladım yüzünden gireceğim için anca içi rahatlardı. "Dünya da kadın için güvenli bir yer varmı Atilla İlhan. Bak bakalım haberlere her gün kaç kadın öldürülüyor. Kim engel oluyor hiç kimse, neden biliyormusun çünkü kadınların sesini duyan kimse yok" içimin zehrini akıtmak istiyordum ama yanlış kişiydi karşımdaki. "Haklısın her kelimen de her cümlen de sonuna kadar haklısın. Susuyoruz tepkisiz kalıyoruz yada çıkardığımız sesler gerekli yerlere ulaşmıyor. Sebep ne olursa olsun şu hayatta canavarlar varsa o canavarların başlarını ezeceklerde var" yoktu ben daha hiçbir cavarın başının ezildiğini görmemiştim. "Yok Atilla İlhan yok daha dün sokakta kocası tarafından dövülen bir kadına şahit oldum. İnsanlar sadece izledi yada telefonları çılarıp kayıt altına aldılar. Onların kayda aldığı görüntüler bir kadını korumaya yardımcı olmuyor. İnsanlar iki beğeni ve takipçi için insan haayatını yok sayıyor. Şimdi sen söyle canavarların kafasını takipçiyle mi? Ezecekler" dediğimde yutkundu haklı olduğumu biliyordu birşey demedi. "Verecek bir cevabın yok değilmi. Tamda düşündüğüm gibi, biz sesiz kalmıyoruz biz sesimizi duyuramıyoruz. Yada çıkan sesimizi de kesiyorlar bu ülkenin hatta bu dünyanın gerçeği bu biz kadınlar hep ezildik. Kadınlar insadı erkekler insan evladı ama gel gör ki kadınlar kurban oldu erkekler cellat bunun başka tercümesi yok" dedim ve kapıdan çıktım. Bizim varlığımız erkeklere hep dert oldu kendi eksikliklerinin acısını egolarını tatmin etmek için kadınlara ödettiler hep. Mutfağa geçip elimdeki tepside olan kirli tabakları yıkayıp yerleştirdim. Yukarı sıyırdığım kolumdaki morluklar gözüme çarpıp duruyordu. Canım yanıyormuydu kesinlikle ama ruhum kadar değil elbette. Daha ağır yaralar almışlığım var. Birde şöyle bir gerçek var hiçbir yara ruhunuza aldığınız yara kadar acıtmaz. "Aslı, Aslı" mutfaktaki işimi bitirmiş gitmek için hazırlanırken Atilla İlhan'ın sesi ile bakışlarım yukarı çıkan merdivenlere kaydı. Bir şeye mi? İhtiyacı olmuştu acaba diye düşünürken kendimi merdivenleri çıkarken bulmuştum. Odasının kapısına geldiğimde kapı açık olduğu için içeri girmeden kapı eşiğinden baktım. "Efendim" bana baktığında bakışları yine bildiğim Atilla İlhan'ın bakışlarına döndüğünü gördüm. Öfkesi dinmiş olmalıydı. "Gelsene" ona doğru adımladığımda bana bakıp tebessüm etti ama o tebessümün altında çok başka duygular vardı. Karşısında durduğumda elini bana uzattı. Bir bana uzattığı eline bir ona baktım. "Elini verirmisin" kaşlarım çatıldı neden böyle birşey istedi ki. Tereddüt ettiğimi görünce uzanıp elimi tuttu ve elbisemin kolunu sıyırdı. Elimi çekmek istedim ama izin vermedi. Sonra masada olduğunu o el atınca fark ettiğim krem tüpünü alıp bileğime sıktı. Ben şaşkınca ona bakarken o bana değil sadece morarmış bileğime bakıyordu. O parmak uçları ile kremi morluklara sürerken ben yutkunamadım. Ailem dışında ilk defa birisi çıkarsız yaralarıma merhem sürüyordu. O farkında değildi ama bu benim için çok kıymetliydi. Parmaklarının her hareketinde çenesi kasılıyordu. Nefes alıp kendini sakinleştirmeye çalıştı. "Bu krem bemin çok iyidir. Bemin durum malum hissetmiyorum bu yüzden bir yere çarpınca morarıyor öyle fark ediyorum onun için kullanıyorum iyi geliyor" kendi ilacını benim yarama harcıyordu. Bilmiyordu ki benim daha büyük yaralarım vardı ve ne yazıkki onu iyi edecek hiçbir merhem yoktu. "Te_teşekür ederim" dedim kısık çıkan sesimle ben konuşamazken o kafasını kaldırıp bana bakınca tebessüm etti. İstemsiz bende ona tebessüm ettim ama bu tebessüm kırık dökük bir tebessümdü. "Al bunu akşamda sürersin bende bundan bir tane daha" dediğinde elindeki kreme bakıp dudaklarımı birbirine bastırdım ve başımıla onaylayıp elindeki kremi aldım. "Teşekkür ederim bu çok kıymetliydi benim için" dedim. "Kıymetli olan sensin Aslı başka larının canını yakmasına izin verme" dudaklarım titremesin diye sertçe ısırdım. Ağlamak istemiyorum. "Merak etme bir daha bana zarar veremeyecek ben gerekeni yaptım" dedim detaya girmeden. "Elimden birşey gelecek olursa çekinme olurmu" "Olur çekinmem" "Güzel" "Şey benim aşağıya inmem gerekiyor senin için sorun olmaz değilmi" "Hayır tabi bende biraz kitap okur ve resim yaparım" "Bir kitabını ödünç alabilirmiyim" sanırım iş bulana kadar boş durmayıp kitap okumak en doğrusu olacaktı. Eliyle kitaplığı gösterdi. "İstediğini alabilirsin" dediğinde kitaplığa doğru adımladım. Bakışlarım raflardaki herbir kitabın üzerinde gezinirken elim hiçbir zaman sonunu getiremediğim Suç ve Ceza kitabına gitti. Bu kitabı kaç kere kütüphaneden almış ama asla sonunu getirmemiştim belki bu defa sonu gelirdi. "Demek Dostoyevski güzel ama ağır bir kitap kimse eline aldığı gibi sonunu getiremiyor" dediğinde dudaklarım yukarı doğru kıvrıldı çünkü o kişilerden biri de bendim. "Biliyorum " dedim kitaba göz devirerek.Yaptığım şeye sesli bir şekilde güldü. Gülünce çenesinde derin bir çukur oluşmuştu. Ona biraz daha dikkatle baktığımda aslında bir çok kişi taragından yakışıklı hatta çok yakışıklı denilecek kadar yakışıklıydı. Tekerlekli sandalyede olmasına rağmen uzun boyu kendini belli ediyordu. Yüzüne odaklandığımda ilk dikkat çeken şey yeşil gözleri ve yüzünün sağ tarafında olan derin olduğu her halinden belli olan yarasıydı. Geçirdiği kazadan mı kaynaklanmıştı bilmiyorum ama onun karizmasına asla gölge düşürmüyordu. Gülünce çenesinde oluşan çukur çok güzel görünüyordu. "Sanırım sende o tayfadansın? " sorusuyla onu incelemeyi bırakıp ona odaklandım. "Ne dedin" dediğimde başını sağa sola salladı. "Dedim ki sende elindeki kitabı tamamlayamayanlardan'sın sanırım sen ne dersin" dediğinde göz kırpmıştı. Şimdi neden böyle birşey yapmıştı ki. "E_evet öyle bu dördüncü elime alışım" dediğimde yine o gülüşünü cömertçe sundu bana, peki onun gülüşüne kalbim neden hızlandı. Olamazdı değilmi ondan etkileniyor olamazdım. Bin parça olmuş bir et parçası olan kalbim beni bir savaşa daha dahil etmezdi değilmi? "Ben gitsem iyi olacak bişey lazım olursa balkondan seslen gelirim. Görüşürüz" dedim ve koşarak çıktım odasından. Merdivenlerden resmen rüzgar gibi eserek inmiştim. Kalbim bana birkez daha ihanet etmezdi inşallah çünkü biz defa ne kırılacak kanadım nede yanacak benliğim kaldı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE