3. BÖLÜM: ZİHİNSEL KAFES VE ANAHTARIN SESİ

1541 Kelimeler
"Gerçek, bazen bir yalanın içinde saklıdır; onu bulmak için yalanı kanatman gerekir." Taziye evinden çıktığımda ciğerlerime dolan hava oksijen değil, saf bir panikti. Sancar’ın attığı o son mesaj, zihnimin en karanlık köşesinde kilitli duran, üzerine beton döktüğümü sandığım o paslı kapıyı zorluyordu. "Otel odasındaki o gece... Kapının arkasında kimin olduğunu gerçekten merak etmedin mi?" Bu cümle, bir soru cümlesi değildi. Bu, beş yıldır üzerine bastığım zeminin altından çekilmesiydi. Annem Neriman Hanım, yanımda yürürken hala içerideki "saygısızlığın" öfkesini kusuyordu. Topuklu ayakkabılarının Arnavut kaldırımlı sokakta çıkardığı o ritmik tak-tak sesi, beynimin içinde çekiç gibi yankılanıyordu. "Gördün mü serseriyi?" diye söylendi annem, kolundaki pahalı çantayı sinirle düzelterek. "Nasıl da diklendi! 'Dönmeyeceğim' diyor bir de. Sanki bu mahalle onu bekliyordu. Babası öldü diye kahraman kesildi başımıza. Ama ben bilirim onun derdini... Yalçın’ın işlerini bozmak, huzurumuzu kaçırmak. Ayza, beni dinliyor musun sen?" Durup anneme baktım. Sokak lambasının sarı, cılız ışığı yüzüne vuruyordu. Yüzündeki o her zamanki kendinden emin, yönetici ifade yerli yerindeydi ama gözlerinde... Gözlerinde anlık bir tedirginlik parıltısı mı vardı? Yoksa ben mi öyle görmek istiyordum? Sancar’ın zehri kanıma karışmıştı bir kere. "Dinliyorum anne," dedim, sesimdeki metalik soğukluğa engel olamayarak. Anestezi uzmanıydım ben; hastanın nabzındaki en ufak değişimi, nefesindeki en küçük titremeyi anlardım. Annemin nabzı hızlanmıştı. "Ama Sancar başka bir şeyden bahsetti. Geçmişten. O günden." Annemin yüzündeki kaslar gerildi. "Ne geçmişi? Kapanmış gitmiş bir mevzu. Kendi ayıbını örtmek için sağa sola saldırıyor." "Otel odası," dedim aniden. Kelimeler ağzımdan çıkarken kalbim boğazımda atıyordu. "O gün, ben odaya girdiğimde kapı aralıktı anne. Kartla açmam gerekmemişti. Kapı neden aralıktı?" Annem duraksadı. Sadece bir saniye. Ama o bir saniye, benim için beş yıla bedeldi. Sonra hemen toparladı, yüzüne o mağdur anne maskesini taktı. "Ne bileyim ben Ayza? Allah aşkına beş yıl önceki rezilliğin detayını mı konuşacağız sokak ortasında? Adam seni aldattı. Bitti. Gözünle gördün. Şimdi Yalçın seni bekliyor, arabada bekletmeyelim çocuğu. Mert’in borçları için yarın bankaya gidecekler, canını sıkma adamın." Yine aynı taktik. Konuyu değiştir, suçluluk yükle, borçları hatırlat ve beni köşeye sıkıştır. Ama bu sefer işe yaramıyordu. Çünkü Sancar’ın bakışlarındaki o "İhanet" vurgusu, annemin "rezillik" kelimesinden daha gerçekçi geliyordu. Arabaya binmedim. Yalçın’ın şoför koltuğunda oturup, o mülkiyetçi gülümsemesiyle beni izlediğini görüyordum ama midemdeki bulantı artık dayanılmaz bir hal almıştı. "Ben yürümek istiyorum," dedim. "Başım ağrıyor. Betül’e uğrayacağım, sonra geçerim eve." Annem itiraz edecek gibi oldu ama yüzümdeki ifadeyi görünce vazgeçti. "Çok gecikme," dedi uyarır bir tonda. "Yalçın merak eder." Yalçın merak etmezdi; Yalçın, malının nerede olduğunu bilmek isterdi. Aradaki farkı artık çok net görebiliyordum. Hızlı adımlarla oradan uzaklaştım. Mahallenin dar sokaklarına daldım. Her köşe başı, her duvar yazısı, her pencere pervazı Sancar’la doluydu. Beş yıldır kaçtığım bu sokaklar, şimdi birer hayalet gibi üzerime geliyordu. Betül’ün kuaför dükkanının ışıkları hala yanıyordu. "Makas Eller" tabelasının altından içeri girdiğimde, içerisi fön makinesi sıcağı ve aseton kokuyordu. Betül, son müşterisini yolcu ediyordu. Beni kapıda, yağmurdan sırılsıklam olmuş ve rengi atmış bir halde görünce elindeki havluyu fırlattı. "Kızım bu halin ne?" diye atıldı. Müşteriyi alelacele gönderip kapıyı kilitledi ve beni koltuğa oturttu. "Cenazeden geldin biliyorum da, bu surat ne? Ölüden beter görünüyorsun." "Döndü," dedim sadece. Kelimeler boğazımı yırtarak çıktı. Betül derin bir nefes verdi, bir sigara yaktı. Dumanı havaya üflerken gözlerini kıstı. "Biliyorum. Mahalle çalkalanıyor. 'Sancar Üsteğmen dönmüş, hem de ne dönmüş' diyorlar. Hasan Amca’nın tabutunu omuzladığı anı anlata anlata bitiremiyorlar kahvede. Kerem söyledi, gözü dönmüş gibiymiş. 'Eski Sancar değil o, dokunan yanar' dedi." Başımı ellerimin arasına aldım. "Bana mesaj attı Betül. Annemle ilgili bir şey ima etti. O aldatma olayı... Bir komplo olabilir mi?" Betül sigarasından derin bir nefes çekti, sonra sandalyeyi çekip tam karşıma oturdu. Gözlerimin içine baktı. Bu bakışta, yıllardır içinde tuttuğu bir gerçeğin ağırlığı vardı. "Ayza," dedi ciddi bir sesle. "Sana bunu söylemek için hep doğru zamanı bekledim ama sen Sancar’ın adını her duyduğunda kriz geçirdiğin için sustum. O gün... Sen o otel odasına gitmeden önce, ben annenle telefonda konuşurken duydum. Biriyle konuşuyordu. 'Oda numarası 302, kız yola çıktı, sakın pürüz çıkmasın' diyordu." Başımı hızla kaldırdım. Dünya dönmeyi bıraktı. "Ne?" "Anlam veremedim o zaman," dedi Betül, sesi titreyerek. "Belki abin Mert içindir, belki başka bir şeydir dedim. Ama sonra sen ağlayarak aradın, 'Sancar beni aldatıyor, 302 numaralı odada bastım' dedin... Parçaları birleştirdim ama sana söyleyemedim. Annenin seni bu kadar yakabileceğine inanmak istemedim. Bir de... Kanıtım yoktu. Seni daha çok üzmekten korktum." Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken nefes alamıyordum. Annem. Beni doğuran, beni büyüten kadın. Sırf fakir diye, sırf geleceği belirsiz diye sevdiğim adamı, hayatımın aşkını bana düşman etmiş olabilir miydi? Sancar’ı o odada, o kadınla, o tezgahın içinde... "Peki Sancar?" dedim hıçkırarak. "O neden o odadaydı? Neden o kadınla..." "Bilmiyorum," dedi Betül. "Ama Sancar zeki adamdır. Eğer bir tezgahsa, onu oraya çekecek çok büyük bir yem atmış olmalılar. Ya babasıyla tehdit ettiler, ya seninle." Ayağa kalktım. Duramıyordum. İçimdeki acı, yerini kor bir öfkeye bırakıyordu. "Onunla konuşmam lazım," dedim. "Sormam lazım." "Ayza saçmalama," dedi Betül kolumu tutarak. "Adam barut fıçısı gibi. Hem Yalçın duyarsa..." "Yalçın’ın canı cehenneme!" diye bağırdım. Bu, beş yıldır ilk kez kendi sesimdi. "Yalçın da işin içindeyse, annem de işin içindeyse, hepsi yansın! Ben beş yılımı yaktım Betül. Beş yılımı bir yalan uğruna çöpe attım. Eğer Sancar masumsa... Eğer ben, masum bir adamın kalbini söküp attıysam..." Cümlemi tamamlayamadım. Dükkandan fırladım. Yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu artık. Sırılsıklam olmayı umursamadan koştum. Nereye gittiğimi bilmiyordum ama ayaklarım beni nereye götüreceğini çok iyi biliyordu. Eski çeşmenin oraya. Bizim yerimize. Mahallenin en tepesinde, şehri ayaklar altına alan o yıkık dökük çeşmenin yanı. Lise yıllarında okuldan kaçıp geldiğimiz, ilk kez el ele tutuştuğumuz, Sancar’ın "Bir gün bu şehri senin önüne sereceğim" dediği o yer. Oraya vardığımda nefes nefeseydim. Yağmur damlaları yüzümdeki gözyaşlarını kamufle ediyordu. Çeşmenin taşına oturdum. Şehir aşağıda ışıl ışıl parlıyordu ama benim dünyam kapkaranlıktı. "Gelirsin diye düşünmüştüm." Ses, karanlığın içinden geldi. İrkilerek ayağa kalktım. Çınar ağacının gölgesinden ayrıldı. Elinde yanmakta olan bir sigara vardı. Sigaranın kızıl koru, yüzünün sert hatlarını bir anlığına aydınlattı. Sancar. Buradaydı. Beni bekliyordu. Ya da ruhlarımız o kadar birbirine dolanmıştı ki, benim buraya geleceğimi biliyordu. "Bana oyun oynama Sancar," dedim, sesim yağmurun altında titrerken. "O mesaj ne demekti? Annem ne alaka? Betül dedi ki..." "Betül ne biliyorsa sadece buzdağının görünen kısmı," dedi, bana doğru bir adım atarak. Sesi sakindi ama bu sakinlik fırtına öncesi sessizliğiydi. "Benim bildiklerim ise o dağı eritir Ayza." "Anlat o zaman!" diye bağırdım, ellerimle göğsüne vurarak. "Susma! Beş yıl sustun! 'Git' dedim gittin! Neden savaşmadın? Neden 'yapmadım' diye kapımda yatmadın? Eğer masumsan neden çekip gittin?" Bileklerimi tuttu. O kadar güçlüydü ki, kollarım bir mengenenin arasında gibiydi. Ama canımı yakmıyordu. Sadece beni sabitliyordu. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Islak saçlarından damlayan sular yüzüme düşüyordu. "Çünkü annen," dedi fısıldayarak, her heceyi vurgulayarak, "O gün bana senin hamile olduğunu söyledi." Dünya durdu. Zaman kırıldı. "Ne?" diye fısıldadım. "Senin hamile olduğunu," diye tekrarladı Sancar, gözlerimin en derinine bakarak. "Ve bebeğin benden değil, o zengin züppesinden, Yalçın’dan olduğunu söyledi. 'Kızımın hayatını mahvetme, o bir hata yaptı ama Yalçın sahip çıkıyor, sen aradan çekil' dedi. Eğer çekilmezsem, eğer o otel odası tiyatrosunu kabul etmezsem, bebeği aldıracaklarını söyledi. Seni o masaya yatıracaklarını söyledi." Dizlerimin bağı çözüldü. Sancar tutmasaydı yere yığılacaktım. Beni kollarıyla sardı, düşmeme izin vermedi. "Yalan..." diyebildim sadece. "Ben... Ben hiç hamile kalmadım. Yalçın'la o zamanlar aramızda hiçbir şey yoktu. Sadece arkadaştık." "Biliyorum," dedi Sancar. Sesi acı doluydu. "Artık biliyorum. Ama o gün... O gün 24 yaşındaydım Ayza. Senin canınla tehdit edildim. Senin geleceğinle, doğmamış bir çocuğun kanıyla tehdit edildim. Ben senin için, senin benden nefret etmeni göze alarak kendimi yaktım." Beni bıraktı. Geri çekildi. Boşluğu üşümeme neden oldu. "Ben senin için onurumu, gururumu, aşkımı o otel odasında bıraktım," dedi. Sesi artık öfkeliydi. "Ama sen... Sen o yalanın üzerine bir hayat kurdun. Şimdi parmağındaki o yüzüğe bak Ayza. O yüzük, benim fedakarlığımın üzerine takıldı." Başımı iki yana salladım. İnkar etmek istiyordum. Annemin bu kadar kötü olabileceğine, beni seven adamı bu kadar aşağılık bir yalanla uzaklaştırabileceğine inanmak istemiyordum. Ama yapbozun parçaları zihnimde birleşiyordu. Annemin o dönemki telaşı, beni apar topar tatile göndermesi, Sancar gidince hemen Yalçın’ı eve sokması... "Neden şimdi?" dedim, sesim bitkindi. "Neden döndün?" Sancar cebinden bir kağıt çıkardı. Yağmurda ıslanmasın diye avcunun içinde saklıyordu. "Çünkü babam ölmeden önce bana bir mektup bıraktı," dedi. "Annem değil, babam. Her şeyi biliyormuş. Ama seni korumak için, senin o kırılgan kalbin dağılmasın diye susmuş. Ölmeden önce yazmış. 'Dön oğlum,' demiş. 'Sevdiğini kurda kuşa yem etme. O kızın haberi yok olanlardan.' Ben de geldim." Kağıdı bana uzatmadı. Tekrar cebine koydu. "Sana her şeyi anlatmayacağım Ayza," dedi, sesi tekrar o mesafeli tona bürünerek. "Sana gerçeği tepside sunmayacağım. O uyuşturduğun beynini kullan. Git annene sor. Abine sor. O lavuğa o gün o otel faturasını kimin ödediğini sor." Arkasını döndü. Gidecekti. "Sancar!" diye seslendim. "Ben... Ben seni..." Durdu. Sırtı bana dönüktü. Omuzları kasıldı. "Sakın," dedi sertçe. "Sakın o cümleyi kurma. Sen o cümleyi, parmağında o yüzük varken kuramazsın. Önce temizlen. Önce o bataklıktan çık. Sonra karşıma gel." Yürüdü gitti. Karanlığın içinde kayboldu. Ben, yağmurun altında, mahallenin tepesinde tek başıma kaldım. Elim istemsizce parmağımdaki yüzüğe gitti. O pırlanta taş, şimdi parmağımı yakıyordu. Sanki bir kelepçeydi. Annemin yalanlarıyla, Yalçın’ın parasıyla, benim korkaklığımla dövülmüş bir kelepçe. Telefonum çaldı. Arayan Yalçın’dı. Ekranda ismi yanıp sönerken, Sancar’ın sözleri kulaklarımda çınlıyordu: "Önce temizlen." Telefonu açmadım. Ama o gece, eve döndüğümde yapacağım ilk işi biliyordum. Annemin gözlerinin içine bakacak ve o "hamilelik" yalanını soracaktım. Ve alacağım cevap, ya beni tamamen yıkacak ya da küllerimden yeniden doğmamı sağlayacaktı. Sancar savaşı başlatmıştı. Ve ben, artık hangi tarafta olduğumu biliyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE