Her sabah kalkmanın vermiş olduğu alışkanlıkla tatil günümde bile dikildim erkenden ayağa. Kendimi duşa atıp buz gibi bir suyla duş alıp kendime geldim, üstümü giyinip kendimi mutfağa attım ve güzel bir kahve yaptım kendime. Kahvemle birlikte balkona çıktım ve doğan güneşin keyfini çıkardım. Daha şimdiden sokaklar hareketlenmeye başladı. Acaba bu kadar insan tatil günü yapacak ne buluyor? Benim tek yaptığım biran önce pazartesi olmasını beklemek ve işe gitmek için can atmak. Seviyorum işimi ne yapayım. Beni oyalıyor, düşünmemi kendime acımamı engelliyor. Düşünmek deyince gene aklıma geldi geçmiş. Ne garip şey geçmiş. Kimisinin kıymetli anıları, çocukluğu, ilk aşkı. Benim için ise sadece kabustan ibaret. Nasıl olmasın ki? Hangi birine lanet etmem lazım? Ya da ne kadar daha geçmişim kamburuyla yaşamam lazım?
Özlemek. Sanırım benim bu hayattaki en büyük sınavım. Aslında çok garip. Hiç görmediğim, hatırlamadığım, bende bir resmi bile olmayan insanı özlemek, onlara ihtiyaç duymak. İşte bu beni zayıf yapan şey. Zaten bu değil mi şuan ki beni oluşturan?
‘Abicim orada durup kahve içeceğine bir kahvaltı hazırlar insan.’ Sevgili ev arkadaşımın seslenmesiyle çıktım düşüncelerimden.
‘Benim kahvaltım kahvem dostum kalk kendine hazırla.’
‘Aman bir kere de insani bir şeyler ye ölmezsin.’
‘Ha ha ha! Bakıyorum da sabah sabah formundasın.’
‘Sende formundasın merak etme.’ Deyip mutfağa geçen arkadaşıma baktım. Benim gereksiz yere neşeli ve enerjik olan her daim sırıtan sevgili ev arkadaşım. Hoş o olmasa herhalde hiç çekilmezdim. Birazda olsa beni insan yapan onun bu halleri.
‘Baran hadi gel bir şeyler atıştır.’
‘Tamam Esat geliyorum.’ Deyip mutfağa doğru geçtim. Çay demlenmiş ve mükemmel tostlarımız yapılmış. Oturup tostumu yedim ve salona geçtim. Biraz televizyonda dolandım ama magazinden başka bir şey olmadığı için geri kapattım. O arada salona Esat girdi.
‘Kardeşim ben çıkıyorum sende gelsene.’
‘Nereye gidiyorsun ki?’
‘Çıkıp biraz hava alırız sonra da bara gider içeriz hem sana da şöyle güzel bir hatun buluruz.’
‘Almayayım ben kardeşim. Bilmiyorsun sanki huyumu.’
‘Oğlum biraz kafanı dışarı çıkart bu hayat işten ibaret değil.’
‘Benim için işten ibaret ve ben memnunum halimden. Hadi sen çık.’
‘Peki sen bilirsin. Fikrin değişirse bekliyorum dostum.’ Kafa sallamakla yetindim. Bu arada da Esat gitti ve ben sakinliğime kavuştum. Anlamıyorum bu adamı ne buluyor kadınlarda bu kadar. Elinde olsa her gün başka kadınla takılacak. İnşallah bir gün bu hergeleyi de adam edecek bir kadın çıkar. Esat’ın haremini düşünmeyi bırakıp kendime yeni bir kahve yaptım ve dosyaları incelemeye başladım. Sanırım bu hayatta yaptığım en doğru şey avukat olmaktı. Mesleğine aşık, mesleğiyle evli bir adamım ben. Okuldan mezun olup stajımı da yaptıktan sonra bir firmada işe başladım. 2 sene çalışıp tecrübe edindikten sonra bana kalan az miktar para ile güzel bir ofis tuttum ve Soyhan Hukuk Bürosunu kurdum. İlk zamanlar elbette ki çok zordu. Yeni olduğum için dava almak çok zordu. Sonra yanıma 2 eleman daha başladı ve yavaş yavaş dava toplamaya başladık. Davalar çoğaldıkça sayımızda çoğaldı ve on kişi olduk. Tabii 3 ay öncesine kadardı. 3 ay önce elemanımız evlendi ve il dışına gittiği için açığımız oldu. Bu açığı kapatacak elemanı bulmak 3 ayımı aldı ama sonunda buldum ve yarın işe başlayacak. Benim için önemli olan yeni mezun olması. Çünkü yeni mezunlar daha hevesli ve risk almayı daha çok seviyor. Zaten bu değil mi bizim büroyu 2 sene gibi kısa bir zamanda Kocaeli’nin en çok tercih edilen bürosu haline getiren. Düşüncelerimle birlikte elimdeki davaları inceledim ve bitirdim.
Çocukluğumun bana kazandırdığı tek ve en güzel şey kitap okumak. Her korktuğumda, üzüldüğümde, özlediğimde kitap okudum. Kitaplara sığınarak gerçeklerimden kaçtım her zaman. Elime şimdiki kitabımı aldım ve okumaya başladım. Sayfalar arasında kaybolurken okuduğum bir kelime beni düşündürmeye başladı. Aile? Nasıl bir şeydir acaba? Hiç ailesini bilmeyen biri nasıl anlar aile sevgisinden? Ben ne annemi ne de babamı tanımıyorum. Ben daha 3 aylık bir bebekten yaptıkları kaza sonucu ikisi de hayatlarını kaybetti. Kaçarak evlendikleri ve kimseyle görüşmedikleri için bana bakacak kimse olmadı ve yetimhanede büyümek zorunda kaldım. Yıllarca düşündüm hangi çocuk ya da hangi insan bunu hak eder? Bir insan ailesiz kalmakla nasıl baş eder? Peki küçücük bir bebek ne yapar? Hiçbir şey yapamaz. Sadece özler, öfkelenir hem de herkese. Ailesine, kendisine, hayata ve elbette ki kaderine. Yetimhanede kaldığım her günde, yediğim her dayakta, kaldığım her aç günde daha da büyüdü hayata olan öfkem. Yetimhane ne çocuk olmama ne genç olmama müsaade etmedi. Daha 5 yaşındayken sırf annesi olan bir çocuğu görüp anne diye ağladığım için dayak yediğim gün büyümek zorunda kaldım. Anne ne garip kelime. Nasıl olur ki anne? Nasıl kokar? Nasıl sever? Nasıl öper? Peki ya baba? O nasıl olur acaba? Dağ gibi durur mu arkanda? Her kararında, yaptığında sırtını sıvazlar mı? İşte tüm bunlar benim bilinmezliklerim. Belki anne babama haksızlık ama kendimi piç gibi hissediyorum. Ne yapayım? Hiç görmedim ki ikisini de. Ne bir resim, ne bir anı, ne bir öpücük, ne bir sarılma hiçbir şey yok. E hal böyle olunca 27 yaşında koca adamda olsam öfkemde kederimde dinmek bilmedi yıllardır.
Geçmişim beni daraltıp karabasanlarımı üstüme salınca onlardan kurtulmak için hemen eşofmanlarımı giyindim ve kendimi sahile atıp koşmaya başladım. Koşmak hem enerjimi atmama hem de rahatlamama yardımcı oluyor. Koşarken güneşi de batırınca rotamı eve çevirdim. Evime gelince kendime pizza sipariş ettim ve hızlıca duşa girdim. Tam üstümü giyindiğimde çalan kapı ile yemeğimi alıp karnımı doyurmaya başladım. Doyan karnımla birlikte kendime kahve yapıp tekrar dosyalarıma gömüldüm.
Kendimi dosyalara o kadar kaptırmışım ki çalan kapı ile kendime geldim. Saate baktığımda gece yarısı geçtiğini gördüm. Bu saatte eve gelebilecek tek şey sarhoş bir Esat! Kapıyı açtığımda üzerime yığılan Esat’ı içeri taşırken sövmeyi de ihmal etmedim.
‘Esat ne bok yemeye bu kadar içtin.’
‘Ne bileyim oğlum normalde böyle olmam biliyorsun.’
‘Tabi canım hiç olmazsın! Delirtme beni de yat zıbar Esat!’ koltuğa bıraktığım sevgili ev arkadaşım direk sızdı. Kızarım söylenirim ama Esat tek ailem benim. O olmasa ne yapardım ben? Tabi bunu ona söyleyip hiç başıma saramam orası ayrı. Esat’ın üstüne pike örtüp bende odama geçtim ve kendimi yatağa bıraktım.
Sabah erkenden uyandım, soğuk duşumu alıp kendimi mutfağa attım ve iki kahve yaptım. Kahveleri alıp salona geçtiğimde ağzının suyunu akıtarak uyuyan bir adet Esat vardı.
‘Esat hadi kalk ağabeycim sabah oldu iş var şu kahveyi iç de ayıl biraz.’
‘5 dakika daha.’ Bu lafın üzerine Esat’a güzel bir tekme geçirdim.
‘Off böbreğim gitti. Senin yüzünden böbrek nakli olmam gerekecek. Vay başıma gelenler!’
‘Bırak oğlum zevzekliği de kalk şu kahveyi iç ayıl biran evvel.’ Deyince Esat’ta eline kahvesini aldı ve bir dikişte içti, sonra banyoya geçti. Bu arada bende odama geçip siyah takım elbisemi giydim kravatımı bağladım çantamı da alıp çıktım evden.
Arabama atladığım gibi büroya doğru yola çıktım. Yarım saate büroya vardım ve arabamı park edip içeri girdim. Bizimkiler yeni yeni gelmeye başlamış, burcu hemen çayı koymuş tabi sağ olsun benim kahvemi de yapmış.
‘Günaydın Burcu.’
‘Günaydın Baran. Buyurun kahven.’
‘Teşekkür ederim. Zahmet oldu diyorum sana yapma diye.’
‘Estağfurullah ne zahmeti Baran elime yapışmadı ya.’
‘Tekrar teşekkür ederim Burcu ben odamdayım.’ Deyip odama geçtim, koltuğuma kuruldum ve sıcacık kahvemi içmeye başladım. Çalan kapım ile ‘Gel’ diye seslendim.
Kapı açıldığında içeri bir afet-i devran girdi.
‘Günaydın Baran bey ben Akasya Beha yeni avukatım.’
Hatalarım varsa affola.
*Bayan ATABAŞ*