Savaşı Erkekler Çıkarır Bedelini Kadınlar Öder

1032 Kelimeler
Danen, herkesin yerini almasını bekledikten sonra, tüm heybetiyle konuklarına döndü. Acılar, gözyaşları, ağıtlar, hüzünler, hayal kırıklıkları iç içe geçmişti. Savaştan dönen beylere gözlerini dikerek, “Deyin hele, ne oldu?” diye sordu. Miro, ağır adımlarla ayağa kalkarak söz aldı. "Danen, savaşı kaybettik. Üç oğlunu şehit verdik. Memo Ağa bizi esir aldı. Ancak bir şart sundu. Ya en küçük oğlun Seyit Ali’yi rehin verecektik ya da tüm köy ağalarını öldürecekti. Bununla da yetinmeyip Dağ Köylerine baskın düzenleyecekti. Ahmedo, bu teklifi kabul etmeye yanaşmadı. Biz, diğer köy beyleri ile farklı bir teklif sunduk. Dedik ki, herkesin bedel ödemesine gerek yok; birinin bedel ödemesiyle kurtulabiliriz. Böylece aramızda bir barış sağlanacaktı. Bu savaşlardan, bu düşmanlıktan, bu akan kandan bıktık.” Danen, anlatılanları sessizce dinliyordu. Güçlü görünmek zorundaydı; gözyaşlarını içine akıtıp köy kadınlarına örnek olmalıydı. İçindeki acıyı haykırabilse belki biraz olsun acısı hafiflerdi. Ancak bu savaşlarda kaybettiği ilk canlar değildi, ödediği ilk bedel de değildi. Miro'nun sesi, Danen’in içindeki düşünceleri keskin bir bıçak gibi parçaladı. Miro: “Seyit Ali’nin doğacak olan çocuklarını Memo Ağa’ya vermeye karar verdik. Ahmedo yolda gelirken kendini Kartal Uçurumu’ndan aşağıya attı.” O an, kartalların acı çığlıkları sustu, rüzgarın uğultusu dindi, ağıtçı kadınların sesi kesildi. Fısıltılar, çocukların neşesi yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Zaman adeta durdu; herkes nefesini tutmuş, Danen’in vereceği tepkiyi bekliyordu. Danen, derin bir nefes alarak gözlerini kapadı. İçindeki fırtınayı bastırarak başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde derin bir kararlılık ve acının izleri vardı. Tüm köyün kaderi, onun omuzlarına yüklenmişti, ama o bu yükü taşımaya hazırdı. Sözlerine başlamadan önce bir an durdu, sonra kararlı bir sesle konuşmaya başladı. “Siz ne bedeller ödediniz ki şimdi Seyit Ali’nin doğmamış evladını feda ediyorsunuz?” dedi. “Bu köyün çocuklarını, analarını, toprağını korumak için yıllardır savaşıyoruz. Şimdi mi bıktınız akan kandan, şimdi mi yoruldunuz?” Köy beyleri, Danen’in sözlerinin ağırlığı altında ezilirken, Danen sesini daha da yükseltti. “Bu topraklar bizim, bu çocuklar bizim. Kendi kanımızla suladık bu dağları. Bu kararı siz mi verdiniz? Yoksa düşman mı verdi?” Köyde derin bir sessizlik hakim oldu. Danen’in sözleri, herkesin yüreğine ağır bir yük gibi çökmüştü. Danen, köy beylerine ve Miro’ya son kez baktı. “Bu kararın bedelini hepimiz ödeyeceğiz. Utanmadınız mı, nasıl böyle bir karar verebilirsiniz? Ne zamandan beri doğmamış çocukları savaşın kurbanı ettik? Seyit Ali’nin evladını verdiniz, peki ya sonra? Bu topraklara huzur gelir mi, düşman bu kadarla yetinir mi?” Kadınlar, beylere karşı derin bir öfke ve hüsranla homurdanmaya başladı. Yıllardır sessiz kalan kadınlar, ilk kez böylesine öfkeliydi. Danen’in sözleri onları harekete geçirmiş, sessizliklerini bozmuştu. Seyit Ali, o ana kadar sessiz kalmıştı, ancak daha fazla dayanamadı. Miro ve diğer beylere bakarak, “Beni verseydiniz ya! Beni feda etseydiniz ya, doğmamış çocuklarımı değil!” diye haykırdı. Danen, oğlunun bu feryadı karşısında dimdik durmaya çalışarak, “Savaşı siz erkekler çıkarırsınız, bedelini ödemek biz kadınlara kalır,” dedi. Sesi, köy meydanındaki herkesin yüreğine işledi. Kadınlar başlarını öne eğdi, erkekler ise bu sözler karşısında ne yapacaklarını bilemez haldeydiler. Danen, sessizce odasına doğru yöneldi. Onun peşinden gelen gelinler, etrafında toplanarak ona sessiz bir destek sundular. Köyde ağır bir atmosfer vardı. Ahmedo’nun ölüm haberi, köyde yankılandığında, Danen’in yüreğine bir kez daha derin bir acı saplandı. Ancak bu acı, onu daha da güçlendirdi. Artık sadece kendi ailesi için değil, tüm köy için savaşacaktı. Bu düzen değişmeliydi, ve o, bu değişimin öncüsü olacaktı. Danen, ardında bıraktığı her acı ve kayıpla daha da büyüyordu. Ahmedo ile kaldıkları odaya gidergitmez yere yığıldı Danen. “ Ah Ahmedom, ah kendini bu alçak beylere feda eden Ahmedom, sana bu kadar ihtiyacımız varken bizi nasıl sensiz bırakırsın. Bu yaşlı kadın, bu körpe gelinler, bu yetim kalmış yavrular kime bel bağlasın. Oğlun Seyit Ali’nin doğmamış çocuklarını bile feda ettiler. Sen kartallarla olduğunu sanırdın oysa etrafımız leş kargaları ile dolu. Oy Ahmedom.” Danen içindeki sesi bastıramıyordu. Artık yükü çoğalmıştı. Ahmedo gibi kendini uçurumdan atmak istiyordu. “Ancak bu korkakların işi” dedi. Şimdi sen bir korkak olarak anılacaksın Ahmedom.Her dara gelen canına mı kıysın” Danen kendini toparlaması gerektiğini biliyordu. Ama nasıl, o gücü nasıl bulacaktı. Neye sarılsın, kendini neyle avutsun. Artık beylerden bir şey bekleyemezdi. Artık umut kadınlardı. Günler günleri, aylar ayları kovaladı; Dağ Köyleri’nin üzerine çöken yas bulutları bir türlü dağılmıyordu. Her evin penceresinde, kapısında kara örtüler asılıydı; matem tüm köyü sarmıştı. Gökyüzünde süzülen kartallar köylüleri terk etmiş, dağların zirvelerine çekilmişti. Köyün sokaklarında adeta bir sessizlik hüküm sürüyordu; sadece rüzgarın uğultusu yankılanıyordu, hüzün dolu bir melodi gibi. Çocuklar bile bu yasın ağırlığını hissediyor, normalde neşe içinde koşturdukları sokaklarda sessizce dolanıyorlardı. Oyunların yerini içe kapanıklık, kahkahaların yerini ise boğuk hıçkırıklar almıştı. Kadınlar, ağıtlar eşliğinde ev işlerini yapıyor, erkekler ise başları önde, adeta hayata küsmüşçesine tarlalarına gidip geliyorlardı. Dağ Köyleri'nin üzerindeki bu karanlık bulut, insanların yüreklerindeki acıyı daha da derinleştiriyor, umutlarını köreltiyordu. Yalnızca rüzgar, dağların arasından geçerken bu acıyı taşıyabiliyor, her esişinde sanki kaybedilenlerin hatıralarını fısıldıyordu. Yasın ağırlığı, köyün üzerine bir kabus gibi çökmüş, kimsenin kaçamadığı, kimsenin uyanamadığı bir gerçeklik haline gelmişti. *** Köyün delisi dedikleri Heso, ara ara bir yerlere koşturup durmasa haberler getirmese olan bitenlerden kimsenin haberi olmazdı. Köy sağır edici bir sessizliğe bürünmüştü. Elinde uzun bir sopa, ucuna çivilediği bir tencere ile ortalıkta dolanır, kendi kendine konuşur, kimi zaman şarkılar mırıldanır, kimi zaman da hüzünlü türküler söylerdi. Bazen kahkahalarla güler, bazen de derin bir hüzün çökerdi üzerine günlerce konuşmazdı. Bazen aylarca ortalıkta görünmezdi. Ama her halükarda, Heso'nun bu hali köydeki herkesi tuhaf bir biçimde etkilerdi. Heso'nun alaycı sözleri, köyün yaşlı beylerine bıçak gibi saplanırdı. Beylerin aldığı kararlara karşı Heso, kendi dünyasında onları küçümser, maskaraya çevirirdi. Heso’nun ağzından dökülen sözler, aslında köydeki herkesin içinde biriken öfkeyi ve hayal kırıklığını dile getiriyordu. "Koca beylermiş, dağ gibi dururlar, Ama rüzgar gibi eğilir, tavşan gibi kaçarlar! Kendilerini kurtarmak için Bir çocuğu vermişler, doğmamış bir canı, Oğullar ölür, beyler bakar durur, bir iki vakitte unutur. Yasları, gözyaşları karınlara kalır. Övünmek kendilerin, yerilmek kadınlarınmış, Kartal soyundan geldiklerini söylermiş, yalnızca koca bir utanç! Sözde er oğlu ermişler, doğmamış bebelere bel bağlamışlar.” Heso'nun dizeleri, köyün içinde yankılandıkça, bu sözler herkese beylerin düşüşünü, güçlerinin zayıflığını hatırlatırdı. Onun bu ironik tavrı, bir yandan köylülerin acısını artırırken, diğer yandan içlerindeki kızgınlığı beslerdi. Heso'nun varlığı, köyün üstündeki karanlık bulutları daha da yoğunlaştırır, herkesin içindeki hüzünü ve çaresizliği derinleştirirdi. Heso'nun çılgın kahkahaları, rüzgarla birlikte dağların zirvesine kadar ulaştığında, köylüler bir kez daha kaybettikleri erkeklik onurunu ve ödedikleri bedelleri hatırlardı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE