Dağ Kadınlarının Bekleyişi

1231 Kelimeler
Danen’in içine bir korku düşmüştü. Diğer Dağ Köylerinin kadınları ile birlikte savaşa gidenlerin yolunu gözlüyordu. Yüreğindeki sıkıntı, bütün bedenini sarıp sarmalamıştı. Dağ köylerinin bey kadınları, sert ve zorlu doğanın bir yansıması olarak güçlü, gururlu ve dirençliydiler. Giyimleri, zengin kültürel mirasın ve taşıdıkları statünün izlerini taşırdı. Uzun, işlemeli ve koyu renkli kaftanları ipekten ya da yünden dokunmuş, altın ve gümüş ipliklerle süslenmiş olurdu. Başlarına taktıkları işlemeli örtüler, tülbentler onların asaletini, onurunu simgelerdi. Yüzlerinde, yaşanmışlıkların ve doğanın acımasız koşullarının derin izleri vardı; gözlerindeki kararlılık, hayatın zorluklarına karşı direnmenin bir ifadesiydi. Çoğunlukla uzun, örgülü saçları, gençliklerinin ve güçlerinin bir nişanesi olarak özenle taranmış olurdu. Yüzlerinde, ağır yüklerin ve alınan kararların izini taşıyan derin çizgiler bulunsa da, gözlerinde daima bir ateş, bir irade parıldardı. Bu kadınlar, sadece evlerini değil, köylerinin onurunu da koruyan sessiz liderlerdi. Geleneklerine sıkı sıkıya bağlıydılar; gerektiğinde ailelerinin ve köylerinin çıkarlarını korumak için sert kararlar almaktan çekinmezlerdi. Sözleri saygıyla dinlenir, varlıkları güven verirdi. Bey kadınlarının duruşları, dağlar kadar dik ve sağlamdı. Ellerinde, geçmişten gelen yeteneklerle dokunmuş, binbir emekle işlenmiş kilimler veya nakışlar taşırlardı. Sessiz ama etkili bir güçle, köyün erkeklerinin dahi danıştığı bilge figürler olarak öne çıkarlardı. Gözlerinde doğanın, dağların ve yaşamın derin bilgeliği saklıydı. Danen ise bunların en bilgeleriydi. Uzakta bir parıltı gördü Danen. Kartal Uçurumundan aşağılara doğru kayan bir karaltı. Aynı anda kartallar uçuruma dalmış, acı çığlıklarıyla ortalığı birbirine katmışlardı. Bir şeyler kapmanın telaşıyla süzülüyorlardı. Yaşlı bilge Danen, rüzgarın uğultusu içinde güneş ışığının parlak kayalıklara vurup gözlerini kamaştırmasına rağmen dikkatini toplayarak baktı. Birden, köye doğru gelen bir atlı gördü. Sonra bir, iki derken atlıların sayısı hızla artmaya başladı. Yanında bekleyen diğer bey kadınlarına bakıp bir şeyler gördüğünü eliyle işaret etti. Kadınların kaderiydi savaşa, ava, uzaklara giden erkeklerinin yolunu gözlemek. Ayakta durmakta zorlanan, yılların izini kırışmış yüzlerinde taşıyan yaşlı kadınlar, evlatlarının yollarını gözleyen başı bağlı analar, henüz yeni evlenmiş genç kadınlar, sevdalarını gizleyen kızlar, etrafa gülücükler saçan, olan bitenden habersiz çocuklar… Atlıların sessiz, ağır adımlarla köye yaklaşması köydeki fısıltıları artırdı. Bu ağır adımlar, kartalların acı çığlıkları ve rüzgarın uğultusu kadınların yüreğinde bir korku yarattı. Nefeslerini tutmuşlardı; beylerinin, eşlerinin, evlatlarının, sevdalarının gelen kafile içinde olması için dua ediyorlardı. Danen, kalbinin derinliklerinde bir sıkıntının iyice büyüdüğünü hissetti. Gözlerini ufukta beliren atlılardan ayırmadan, yanındaki gelinlerinin ellerini tuttu. Bu eller, yaşanmış yılların, çekilen acıların, beklenen sevdaların izleriyle doluydu. Hiçbir şey söylemediler. Söze gerek yoktu. Herkesin gözleri, yüreğindeki korkuyla birlikte gelenlerin kim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Atlılar yaklaştıkça, kadınların içindeki umut da, korku da büyüyordu. Kimisi sessizce dua ediyor, kimisi ise ellerini kalbinin üzerine koymuş, yüce dağların yaratıcısından yardım diliyordu. Danen’in gözleri, atlıların üzerinde gezindi. Tanıdık yüzler aradı. Her adımda, köyün içine doğru sızan derin bir sessizlik hâkim oldu. Çocukların neşeli sesleri, kadınların fısıltıları bile bu sessizlikte boğulmuş gibiydi. Önce yaşlı bir atlı, yüzü kırışmış, omuzları çökük biri çıktı. Bunu hemen tanıdı Danen içinden “ Miro bu, onun hemen arkasında ki Kalender,”Danen’in gözleri, bir zamanlar gençlik günlerinde yanında savaşa giden kocasını, sevdasını hatırladı. Onun gibi genç olan bu adamların gözlerindeki yorgunluk, savaşın acımasızlığını, kaybettiklerini, kazandıklarını ve her şeye rağmen hayatta kalmanın bedelini anlatıyordu. Kadınlardan biri, nefesini tutarak öne doğru bir adım attı. “Oğlum... Oğlum nerde?” dedi, sesi titriyordu. Onun ardından bir başka kadın, genç yaşta dul kalmış biri, gözleri dolmuş, dudağını ısırarak bekliyordu. Danen, yaşlı gözleriyle atlıların dikkatle taşıdığı yükleri fark etti. Birkaç kadın da aynı şeyi görmüş olmalıydı ki, hafif bir inleme duyuldu kalabalığın arasından. O anda, köyün meydanında ağır bir sessizlik çöktü. Bu sessizlik, az sonra duyulacak olan gerçeğin ağırlığını taşımak için sanki önceden hazırlanmıştı. Atlılar, taşıdığı yükü yere yavaşça indirdi. Yükler, bir battaniyeye sarılıydı ve köyde herkesin gözünde tanıdık bir şey taşıyordu. Danen, yükün ne olduğunu anladı. O an kalbi, bir bıçak gibi derin bir acıyla sarsıldı. Yanında duran kadınlar da, gerçeğin ne olduğunu anlamıştı. Sessiz feryatlar yükseldi. Battaniyeler açıldığında, köyde beklenenler değil, korkulanlar ortaya çıktı. Danen, bu manzara karşısında dizlerinin titrediğini hissetti ama yine de dimdik durdu. Gözleri, düşen her damla yaşla birlikte, bu acının altındaki hikâyeleri bir bir canlandırdı zihninde. Oğulları, kocaları, sevdaları artık yoktu. Geride kalanlar, bu kayıpların ağırlığını omuzlarında taşıyacaklardı. Kadınlar, beyaz örtülere sarılıp diz çöktü, ağıtlar yakmaya başladılar. Sesleri, dağların zirvelerinde yankılandı, rüzgarla birlikte köyün her köşesine ulaştı. Bu ağıtlar, yalnızca kaybedilenler için değil, aynı zamanda kalanların, yaşayacak olanların da ağıtıydı. Danen, gözlerini kapattı, rüzgarın soğuk nefesini yüzünde hissetti. Kalbindeki acıyı kontrol etmeye çalıştı, fakat gözlerinden akan yaşlara engel olamadı. İçinde büyüyen bu derin hüzün, aynı zamanda bir öfkeye, bir isyana dönüşüyordu. Bu, onların kaderi miydi? Dağların, toprakların, acımasız savaşların ortasında birer birer sevdiklerini kaybetmek mi? Danen, bir an düşündü; bu yüzyıllardır süregelen döngü, bu kan ve acı, ne zaman sona erecekti? Belki de asla... Ama yine de bir umut, bir isyan, bir direniş tohumu atılmalıydı. Danen, başını kaldırdı. Gözlerindeki yaşlar kurumuştu ama içindeki ateş hâlâ yanıyordu. "Bizim kaderimiz bu değil," diye fısıldadı kendine. "Bu dağlar, bu topraklar bizim. Sevdiklerimizi kaybettik ama onlar bizimle, bizim kalbimizde yaşıyor. Bu savaş bitmeli... Bir gün mutlaka bitmeli..." Danen, Bey Konağı'na doğru ilerleyen atlıların peşinden gelinleriyle birlikte sessizce ilerliyordu. Ağıtçı kadınlar, zılgıtlar eşliğinde ağıtlarını yakıyorlardı. Bu ağıtlar, dağların yankısıyla birleşiyor, köyün dört bir yanına acının melodisi olarak yayılıyordu. Sessizlikle, ağıt seslerinin kesiştiği bu an, köyün üzerine çöken ağır bir bulut gibi herkesi sarıp sarmalamıştı. Dağ köylerinde savaşta ölenler için feryat, figan edilmez, ortalık velveleye verilmez, acılar, göz yaşları kalplere gömülürdü. Danen, her adımda biraz daha ağırlaştığını hissediyordu; hem bedeni hem de yüreği bu yükü taşımakta zorlanıyordu. Gelinleri, sessizce onun peşinden geliyordu, kimse bir kelime dahi etmiyordu. Her biri, kaybettiklerinin acısını içine gömmüş, ağır ağır yürüyorlardı. Bey Konağı'nın taş avlusuna vardıklarında, atlılar çoktan oradaydı. Köyün büyükleri, beyleri, yaşlı kadınlar ve genç gelinler, hepsi bir araya toplanmıştı. Konağın büyük kapıları açıldığında, içeriden yayılan derin sessizlik, bütün kalabalığı sardı. Bey Konağı'nın taş avlusu, bu anların tanığı olmuştu defalarca; savaşların, kavgaların, barışların, acıların tanığı... Şimdi ise yine bir veda, bir hüzün daha bu taş duvarlar arasında yankılanıyordu. Danen, konağın eşiğinden adımını attığında, gelinler de onunla birlikte içeri girdi. Herkesin yüzünde aynı ifade vardı: hüzün ve çaresizlik. Bu duygular, konağın ağır havasıyla birleşip tüm köyün üzerine çökmüştü. Bey Konağı'nın büyük salonunda, yakılan mumlar, soluk bir ışıkla etrafı aydınlatıyordu. Salonda, duvarlarda asılı eski kılıçlar, sancaklar, köyün ve ailelerin tarihini hatırlatıyordu. Bu tarih, kanla, acıyla yazılmıştı ve her yeni ölüm, bu tarihe yeni bir sayfa ekliyordu. Danen, yavaşça ilerleyip, mumların önünde durdu. Gözleri, yanan alevlere dikildi. Bir süre sessizce baktı; belki de burada, bu salonda, kaybettikleriyle yeniden buluşuyordu. Gelinleri ise, başları öne eğik, dua ediyorlardı. Her biri, kendi acısını, kendi kaybını yaşıyordu. Ağıtlar, zılgıtlarla birlikte salonun dört bir yanında yankılanıyordu. Kadınların feryatları, birer birer yükseldi, ardından birbirine karışıp büyük bir ağıda dönüştü. Bu sesler, konağın taş duvarlarından dağlara doğru yayılıyor, köyün her bir köşesine ulaşıyordu. Her zılgıt, her ağıt, bir acıyı, bir kaybı dile getiriyordu. Danen, başını kaldırıp köyün beylerine, yaşlılarına baktı. Her biri sessizce duruyor, gözlerini kaçırıyorlardı. Bu sessizlik, sadece bir hüzün değil, aynı zamanda bir sorgulamanın, bir isyanın sessiz çığlığıydı. Bu acımasız döngü, bu kan dökülmesi ne zaman sona erecekti? Bu savaşlar ne zaman bitecek, bu topraklar ne zaman huzur bulacaktı? Danen, içinde bir kez daha bu sorulara cevap bulmaya çalıştı. Ama cevap, bu taş duvarların ardında, bu dağların zirvelerinde kaybolmuş gibiydi. Yine de, içindeki umut, bu sessizlikte bile bir şekilde ayakta kalmayı başarıyordu. Çünkü, bir gün bu acılar sona erecek, bu savaşlar bitecek, ve kadınlar yeniden gülümseyecekti. Bu acılar, bu zorluklar geçecek, ama onlar dimdik ayakta kalacaklardı. Dağlar, rüzgarlar, savaşlar onları yıkamayacaktı. Çünkü onlar, bu toprakların, bu dağların kadınlarıydı; güçlü, kararlı ve dirençli...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE