Ve geldik pazara. Haftanın en hoşlanmadığım günlerinden biridir kendisi. İnsana hafta sonu tatilinin bittiğini ve yeni bir okul haftasına giriş yaptığını hatırlatıyor. Böyle kusmuk bir gün mü olur ? Kafamı çevirip saate baktığımda hiç adetim olmayan bir olaya imza atmıştım. Erkenden kalkmak. Hangi ara biyolojik saat edindiğimi düşünürken aptal aptal çalar saate bakıyordum. Henüz çalmayan saate. Akrebinin yedide yelkovanının on ikide durduğu saate. Gözlerimi kapatıp bir süre uyumaya çalışsam da pek değişen bir şey olmadı. Ben de pes edip yataktan kalktım. Yatağımı hızlı bir şekilde toplayıp odamdan çıktım. Ev bir hayli sessizdi. Banyoya girip ılık bir duş aldım. Saçlarımı kurulayıp tepeden ev topuzu yaptım. Çünkü planım bir hafta sonu geleneği olarak evde takılmaktı. Odama geri girip dizimin biraz üstünde biten siyah , belden pileli eteği ve V yaka , beyaz , triko kazağı üstüme geçirdim. Saçlarımı tarayıp kuzenim Nisa'nın geçen yaz öğrettiği fransız şelale örgüsü yaptım. Daha çok yapmaya çalıştım. Kendimi incelerken dikkatimi başka bir şey çekti. Sanırım modacıların bahsettiği pazar şıklığına bürünmüştüm ve bu planımdaki görüntüye zıt bir profildi. Neden böyle giyindiğimi düşünürken kötü durmayan saçlarıma beğeni dolu bir bakış atıp makyaj masama oturdum. Fazla düşünmeye gerek yoktu belki de kader bugün beni dışarı çağırıyordu. Ve bugün nedensizce , beni bekleyen kadere güzel olmak istiyordum. Gözlerime eyelenir çektim ve göz kapaklarıma kahverengi tonlarında dumanlı makyaj yapıp ayağa kalktım. İlk kez bu makyajı doğal yapmayı başarmıştım. Güne iyi başlamanın verdiği keyifle odamdan çıkıp aşağı indim. Keyifli ve hızlı adımlarıma uçuşan eteğim eşlik ediyordu. Niyetim ebeveynlerimin uyanmasını beklerken televizyon izlemekti ancak mutfaktan gelen seslerle mutfağa yöneldim. Annemle babam kahvaltı ediyorlardı. Gülümseyen suratıma şaşkınca bakan ebeveynlerim sohbetlerini yarıda bırakıp bana odaklandılar. Evet , güzel görünüyordum.
-Günaydın ,
Şaşkınlığını bir yana atan annem gülümseyerek
-Erkencisin ,
Dediğinde ben de masadaki yerime yerleşmiştim. Babamın da şaşkın suratı keyifli bir hal aldı.
-Takım değiştirme kararının , şimdiye kadar aldığımız en iyi kararlardan biri olduğunu düşünüyorum.
Tabağıma kahvaltılık doldururken babamın kurduğu cümleyi düşündüm. Gözlüklerle sadece bir hafta geçirmiş olmama rağmen orijinal Buket'ten bir hayli farklı davranıyordum. Gözlerimi babama çevirdiğimde keyifli bir şekilde peynirini yiyordu. Gülümsemem yüzüme yayılırken kahvaltıma devam ettim. Babamla aramızdaki buzlar erimeye başlamıştı. Ve onun bu tatlı hali için her şeyi yapardım. Bundan daha güzel bir başlangıç mı olur ? Merhaba yeni gün ! Kahvaltımız bittiğinde salona geçip babama sabah kahvesinde eşlik ettim. Uzun süredir ailemle vakit geçirmediğimi düşünürken kalbimde bir burukluk hissettim. Ebeveynlerim annemin öne sürdüğü fikri değerlendirip bir sonuca bağladılar. İki hafta sonra dedemlerin yanına gidiyoruz. İşte bu mükemmel bir haberdi. Annem ceketiyle çantasını almak için yukarı çıktığında babam gözlerini bana dikti. Acaba yanlış bir şey mi oldu diye tedirgin gözlerimi gözlerinde gezdirdim. Babam elini cebine attı ve bir süre benim meraklı bakışlarıma keyifle baktı. Babam kaplumbağa yavaşlığında , ki bunu çocukken çikolata çıkaracağı zaman yapardı , yumruk yaptığı elini cebinden çıkardı. Kocaman elinde ne saklıyor diye heyecanla kapalı elinin her karesine bakarken babam halime acıdı ve avuçlarının arasında tuttuğu şeyle gülümseyerek gözlerime baktı.
-Artık taksi veya bir başkasını beklemeni istemiyorum.
Yüzümdeki gülümsemenin gözbebeklerimi aydınlattığını hissediyordum. Yeni araba ! Hey ! Pazar ! Artık senden nefret etmiyorum ! Hoşlaşıyor bile olabiliriz ! Babam elindeki anahtarı bana uzattığında hızlı bir hamleyle elinden kaptım. Daha önce söylemiş miydim pazarın ne kadar harika bir gün olduğunu ? Babam ayaklandığında oturduğum yerden kalktım ve babama kocaman sarıldım. Kollarımı heybetli adama sararken öyle mutluydum ki Buse'nin ne zaman geldiğini , ne zaman ergen tripli havasına büründüğünü görmedim.
-Bensiz aile kucaklaşması !
Babama sardığım kollarımı ayırmadan kapıda kısılmış gözlerle bize bakan Buse'ye döndüm. Saçları yine kabarmıştı ve bu sinirli hali onu korkutucu olmaktan çok komik bir karaktere büründürmüştü. Gülerek küçük kardeşime dil çıkardım. Kıskançlığını annemden alan Buse annemin arkasında gülümseyerek dikildiğini fark edince ona sarıldı. İşte biz böyle bir aileyiz. Annemle babam evden gittiklerinde Buse de geri odasına çıkmıştı. Elimdeki anahtarı yarım metre havaya atıp sırıtarak tuttum demek isterdim ama anahtar başıma çarpıp sekti ve sehpanın altına girdi. Filmlerde olan ama Buket'in bir türlü beceremediği hareketler listesine bir yenisini eklerken sehpanın altına eğildim. Bana göz kırpan anahtarı yerden alıp koşarak yukarı çıktım. Böyle mükemmel bir gün evde geçmemeli diye düşünerek kendimi yatağa attım ve telefonuma sarıldım. Birkaç dakika rehberimde gezinip kimi arasam da ne yapsam ? diye düşünürken aklıma derin mavilikler geldi. Alt dudağımı dişleyip 'Nerdesin ?' yazdığım tek soruluk cümlemi mesaj atacakken aklıma İdil geldi. Kıskanılası bir sevgilisi olan birine yavşayacak kadar ucuz muydum ? Tüm enerjim bu cümleyle sönmüş , içim ikinci kez burkulmuştu. Neden bana hiç iyi çocuk kalmadı ? Neden hepsini kaptılar ? Aklımdaki saçma düşüncelere bir son verip Ayça'ya mesaj attım. Sevgilisinden mesaj bekleyen ergenler gibi telefona bakarken telefonun mesaj sesi odada yayıldı. Mesajı açıp hızlıca okudum. 'Grup evdeyiz , bir sen yoksun. Geleceksen sana da bir kupa kahve ayarlayacağım.' Yüzümdeki tebessüm tekrar dudaklarımda yer edindiğinde 'Koy geliyorum.' Yazıp attım. Yayıldığım yataktan kalktım. Dolaptan yakası beyaz kürklü , haki yeşil montumu ve siyah spor ayakkabımı çıkarıp hızlıca üstüme geçirdim. Telefonumu montun cebine koyup heyecanlı adımlarla aşağı indim. Bakalım babam bana ne almış ? Kapıyı açmamla karşımda mürdüm rengi bir gemiyle karşılaştım. Üzerinde 'Buket , canım kızım' yazıyordu. Hey ! Sakin olun ! Hayal gücüme göz devirip yeni Mini Cooper'ıma hoş geldin dedim. Babam çok zevkli adamdı , bunu anlamak için karısına bakmanız yeterliydi. Avcumun içinde sıktığım anahtarla ehliyetimi çekmeceme koyduğumu anımsayıp koşarak yukarı çıktım. Ehliyetimi uzun uğraşlar sonucu bulup aşağı indim ve arabama bindim. Ehliyeti torpidoya koyup cebimdeki telefonu çıkardım. Her ne kadar zengin olsam da altın kaşıkla doğanlardan değildim. Biz emek göstererek ve yeri geldiğinde dar boğazlara takılarak bu günlere geldik. O yüzden insanlara tepeden bakan bir yanım hiç olmadı , çocukken İsmail YK dinleyen birinden söz ediyorum. 4 Yüz'ün danslarını yapmaya çalışan bizim gibi çocuklardan zarar gelmez. Telefonumu açıp ilk arabamla dinlemem gereken şarkıya bastım. Nil Karaibrahimgil - Pırlanta
Paran cebinde kalsın , bırak artık rahatsın
Bu kız mal mülkü naapsın? çalışır yapar
Tek taşını almış, tam turunu atmış
Yüreğin kaç karatmış? bu kız onu sorar
Sağ eller havaya, pırlantalar buraya
Tek taşımı kendim aldım, tek başıma kendim taktım
Girmesinler havaya......
Bilmem kaç kere en baştan dinlediğimi bilmediğim şarkıyı kapattım. Yüzümde yine bana ait olan o aptal sırıtış. Aynadan yüzüme baktım , gerçekten de bana özel bir aptallık. Kendi kendime hakaret etsem bile moralim olması gerekenden bir hayli iyiydi. Arabayı söndürüp indim. Arabanın kumandasına basıp arabayı kilitlediğimde o klik sesi yine beni benden aldı. Umarım bu yaşadıklarım rüya değildir. Eğer rüyaysa biri beni bitkisel hayata soksun. Babam bana araba almış ya ! Canım babam ya ! Kendi kendime kıkırdarken telefonumu ve anahtarımı cebime atıp evin kapısını çaldım. Kapıyı açan Hakan olmuştu. Sırıtan suratıma kaşlarını çatarak bakıp o da gülümsedi. Şaşkın gözlerini yola çevirdiğinde mutluluğumun sebebine
-Hayırlı olsun ,
Demekle yetindi. Ben onu kafamla onaylayıp içeri girdim. Salonun kapısı açıktı ve içerden ses geliyordu. Tereddüt etmeden açık olan kapıdan girdiğimde sohbet eden üçlü bana dönmüştü. Ben ve benim aptal sırıtışıma. Hepsi bu salağın nesi var der gibi bana bakarken içimde bastırdığım kahkahayı dışarı bıraktım. İki elimi ağzıma kapatıp gülmemi bastırmaya çalışsam da pek işe yaramadı. Batuhan ters bir bakış atıp ayağa kalktı.
-Bu salağı gruba sokmayalım demiştim. Zaten bir delimiz eksikti !
Batuhan yanımdan geçerken elimi ağzımdan çekip kahkaha atmaya devam ettim. Hakan Ayça'nın yanına oturduğunda ben de kollarımı gülmekten ağrıyan karnıma sarıp kendimi en yakın boşluğa bıraktım. Küçük ve önemsiz bir not , Berkan'ın yanındaki boşluk. Kahkaham yüzümde kocaman bir sırıtışa döndüğünde Hakan konuştu.
-Yeni bir araba almış.
Yeni araba almış birinden çok ışınlanmayı keşfetmiş bir bilim adamı gibi davranıyordum. Ayça bana garip garip bakmayı sürdürürken Berkan gülümsemişti. Bu çocuğa çok bakmasam iyi olur. Gözlerimi sehpanın üstünde duran tek dolu kupaya diktim. Biraz geç kalmıştım sanırım. Kupayı elime aldığımda henüz soğumadığını fark edip güzel güne yeniden gülümsedim. Birkaç büyük yudum aldığımda ortada dönen sohbete dahil olmuştum. Hakan ,
-Bence sınavlar başlamadan kayak sezonunu açalım , sonradan sıkışıklık olmasın.
Kayak sevdiğim faaliyetlerden biridir. Gözlerimi gülümseyerek konuşan Ayça'ya çevirdim.
-Bu hafta sonu olmaz dayımla New York'a gideceğiz. Yani giderseniz gelemem. Bir sonraki hafta yapalım.
İtiraz eden olmadığında suratım yine düşmüştü. Benim işim vardı o hafta dedeme gidecektik. 'Seni davet eden olmadı zaten.' Diyen haklı iç sesime aldırmayarak konuşan Berkan'a döndüm.
-Bir sorun mu var ?
Muhatabı bendim sanırım. Bana bakarak konuştuğuna göre. Dudaklarımı zoraki yukarı kıvırıp başımı hafifçe yok anlamında salladım. Berkan ifadesini bozmadan tekrar konuştu.
-Senin bir işin var mı ?
Zoraki hareketim yine içten bir hal almıştı. Bugün bir hayli dengesiz davranıyordum.
-Yani beni ister misiniz orada bilmiyorum.
Nolur , isteriz de ! Nedense onlarla vakit geçirmek çok hoşuma gidiyordu. Berkan'ın vermesini umduğum tepkiyi Ayça vermişti.
-Sen, gidene kadar bizim grubun bir üyesi olacaksın. Grubumuza giren ilk kişisin seni dışladığımızı düşünme. Sadece sana alışmaya çalışıyoruz. O yüzden üzerindeki misafir psikolojisini kovup evin bir bireyi olarak davran. Eğer o hafta sonu işin varsa diğer hafta sonu gideriz.
Evet bugün gittikçe güzelleşiyordu. Ayça'ya içten bir tebessüm yollayıp
-Aslında işim var.
Hakan ayağa kalkıp elini Ayça'ya uzattığında Ayça havadaki eli hiç bırakmayacakmış gibi sımsıkı sardı. Hakan gülümseyerek bana döndü.
-O zaman üç hafta sonra Bursa'ya gidiyoruz.
İki aşık salondan çıktığında Berkan'la kaldık. O elindeki telefonla oynamayı sürdürürken üzerimdeki montu çıkardım. Montu koltuğa koyduğumda Berkan da ayaklanmıştı. Salonda beni bir başıma bırakan Berkan'ın gidişini izledim. Bugün biraz mesafeli miydi ? Düşen suratımla kitaplığın önünde duran masaya ilerledim. Suratım niye düşüyorsa ? Pardon da sanane ne oluyor surat ? Sandalyenin birine çöktüğümde Berkan elinde iki kitapla geri gelmişti. Ve ben de yine aynı sırıtış.........
Keyifli bir şekilde ders çalışıp öğle molası verdik. Erken kalkmanın ve mutluluktan efor harcamanın verdiği açlık hissiyle bir güzel karnımı doyurdum. Yemekten sonra Batuhan'ın teklifi üzerine evin arkasında , yeni gördüğüm , yan kısımları tel örgülerle kafeslenmiş küçük basket alanına girdik. Rüzgar olmadığı için şanslıydım , bacak şov yapmayacaktım kimseye. Dün parkta kurulan grup bozulmuştu. Berkan ve Hakan ; Ben , Ayça ve Batuhan bir grupta olmuştuk. Batuhan önce kabul etmeyip topu yere fırlattığında bizi dövecek sandım. Ama Hakan bir şekilde onu ikna ettiğinde maç başlamıştı. Ortaya atılan iddia , kaybedenler bir gün boyunca sorgusuz sualsiz kazananların istediğini yapacaktı. İddia her ne kadar tatmin edici olsa da Batuhan'ı çıldırtmak çok cazip gelmişti. Sinsice sırıtıp avımı göz hapsine aldığımda kararsız bakışlarını benim pis pis sırıtan suratıma çevirdi. Sağ kolunu Ayça'nın omzuna sol kolunu benim omzuma atıp bir kaptan edasıyla bize taktik vermeye başladı. Ona basketbolu bildiğimi söyleyip kazanacağımıza dair gaz verdim. Bana güvenmediğini açıkça belirten bir bakış attığında sırıttım. Bence de güvenmemelisin. Oyun başladığında ilk birkaç dakika iyiydik. Yani bize top gelirse uyuza pas gönderiyorduk. Bu sıkıcı oyunun bir peri dokunuşuna ihtiyacı olduğuna kanaat getirip elime gelen topu uyuza atmak yerine karpuzlama bir şekilde potaya fırlatmıştım. Tabi ki girmemişti ama Batuhan'ın şaşkın suratının öfkeden kızardığını görmeme değmişti. Ona mahcup bir şekilde bakarken içimdeki çocuk kendini yere atıp kahkahalar atıyordu. Bana deli demesinin intikamını alıyorum , diyerek kendime güç verdim. Berkan aldığı topu Hakan'a atmak yerine bana atıyordu. Nasılsa dışarı gidiyor. Maç bittiğinde kazanan takım belliydi zaten. Batuhan üzerindeki gri tişörtü çıkarıp bahçeye fırlattı ve içeri girdi. İçimdeki küçük kızda benim kadar mutluydu. Hepimiz içeri girdiğimizde erkekler duş almak için yukarı çıktılar. Ayça'yla ben terlememiştik. Yaptığım tek şey durmak ve bana gelen topları karpuzlama oraya buraya atmaktı. Salondaki masaya yerleşip test çözerken Berkan gelmişti. Yanımdaki sandalyeyi çekip oturduğunda buram buram bergamot ve limon karışımı bir koku alıyordum. Kokunun beni ele geçirmemesi için teste odaklanmaya çalıştım. Pek işe yaramayan çabamı yanımda oturan hoş kokulu adam bozdu.
-Bilerek yenildin. Batuhan'a sırıtışından belliydi.
Yüzümde oluşan sırıtmayı ondan gizlemeye çalışarak biraz daha teste gömüldüm. Berkan pes etmeyerek
-Kaybettiğin ödülün Survivor'da oynanan dokunulmazlık ödülüne eş değerde bir ödül olduğunu yakında anlarsın.
Bir şey söylememiştim. Yapacak bir şeyim yoktu. Zaten dokunulmazlıkta umurumda değildi , adada yaşamıyorduk sonuçta. Hem ben çok eğlenmiştim. Berkan daha fazla üstelemeden derse daldı. Bir kimya konusunu daha bitirip geriye doğru yaslandım. Eğer bu konuları anlatan Berkan olmasaydı , bu kadar uzun süre dinleyebileceğimden emin değildim. Hatta İstanbul'un gözde kimyacılarından biri olan Saçlı Mahmut'tan çok daha iyiydi. Gözlerimi pencereden tarafa çevirdiğimde Berkan kitapları kapatıp salondan çıktı. Onun bıraktığı boşlukla bakışırken telefonumun sesiyle irkilip kendime geldim. Oturduğum sandalyeden kalkıp koltukta açılmak için can atan telefonumu elime aldığımda gördüğüm isim beni hem sinirlendirmiş hem de içime büyük bir kuşku salmıştı. Telefon sembolünü yeşil kısma doğru kaydırdığımda yine sırıtan Demir'le karşılaşmıştım. Güzel giden günümün mahvolmamasını dilerken Demir konuştu.
-Barda vermeyi unutmuşum.
Dişlerimi sıkıp o günü hatırladım. Beni aç köpeklere yem olarak atmıştı. Şerefsiz Domuz ! Kapalı avucunu kameraya doğru tutup açtı. Kolyem ! Dedemin kalbi ! Derin bir nefes alıp bağırmamaya çalışarak konuştum.
-Hangi akla hizmet beni ayyaşların içine attın !
Kafasını sağa doğru yatırıp tatlı tatlı bakmaya çalıştı. Çalıştı diyorum çünkü suratı buradan babunların örtmeyi unuttuğu kıçına benziyor. Ben bu adamın nesinden hoşlandım ? Diye düşünürken düşüncelerimle arama girdi.
-Sana bulunduğum yerin adresini mesaj olarak atacağım. Bir saat içinde gelirsen bu kolye senin olur güzelim ,
Kafamı sağa sola sallayıp ekran fotosu alıp sırıttım.
-Bilirsin Demir , bazıları zeki olarak doğar bazıları onları taklit ederek yaşar. Daha demin seni fotoğrafladım. Bu fotoğrafı müdüre gösterip senin bir hırsız olduğunu söyleyeceğim. İtibarın da okul hayatın gibi mahvolacak.
Canım beynim , sinsi ben. Demir beklediğimin aksine bir tepki verdiğinde şaşırdım. Kaşlarımı çatıp kahkahasının dinmesini bekledim. Bu Pazar günü insanlarda kafa mı yapıyor ? Demir sırıtarak konuştu.
-Bilirsin Buket , kimilerinin cesareti doğuştan kimilerininse aptallıktan gelir. Bu kolyeyi yatak odamda unuttuğunu söylesem , sana kim inanır ?
Ağzım açık bir şekilde telefona bakakalmıştım. Dişlerimi kırmak istercesine sıkıp tısladım.
-Ailem inanır. Senin gibi bir domuza değil bana inanırlar !
İnanırlar değil mi ? İçime düşen şüphe gözlerimin dolmasına sebep olmuştu. Yapmadığım bir şeyden ötürü beni suçlarlar mıydı ? Hayır , hayır ailem asla bu söylenene inanmaz. Demir'in sesiyle öfke saçan maviliklerimi ela gözlerine diktim.
-Ailen dışında kimse inanmaz sana. Hatta sana fahişe bir kadın gibi fiyat biçenler bile olur. Ama ben buna izin vermem. Benim bir vicdanım ve iyilik için atan bir kalbim var. Eğer bir saat için de burada olmazsan bu kolyeyi kırıp denize atacaktım.
Derin bir nefes alıp kurduğu cümleleri sindirmeye çalışıyordum. Bana fahişe gibi demişti ! Beni neyle suçlayacaktı ! Ailem dışında kimseyi inandıramazdım buna. Gözlerim istemsizce dolmuştu. O kolye dedemin kalbiydi ve ben onu bir domuza kaptıracak kadar salaktım ! Ona beslediğim sevgiye dair tüm his uçup gitmişti. Artık sadece saf bir nefret duruyordu. Demir konuşmaya devam etti.
-Lakin sen bana çok güzel bir fikir verdin. Hadi okula yeni bir dedikodu yayalım. Okulun en cesur kızı baş belasının yatağına girdi. Bu dedikodu bize bir yıl yeter. Bir saat süren başladı.
Diyip telefonu kapattığında derince yutkundum. Verdiğim fikrin aptallığına mı yanayım ? Bu konuşmayı kaydetmediğime mi ? Şimdi ne halt edecektim. Elimdeki telefondan mesaj sesi geldiğinde koltuğa attığım montumu üstüme geçirip koşarak evden çıktım. Ayça'nın ismimi bağırmasını önemsemeyerek arabama bindim. Kaybedecek zamanım yoktu. Dedemin kalbi , babamın onuru ve benim gururum söz konusuydu. Arabayı çalıştırıp Demir'in verdiği adresi iki kez okuyup gaza yüklendim. Hız limitini aştığımı fark etsem de zamanım azalıyordu. Arabayı bahsettiği görkemli binanın önünde durdurduğumda gördüğüm tabelayla tokat yemişe dönmüştüm. Bana gönderdiği mesajda otel yazmak yerine görkemli bina tanımlamasını kullanmıştı. Bir erkek bir kadını neden otele çağırırdı ki ? Kardeş kardeş oturmak için mi ? Hiç sanmıyorum. Montumun cebine tıktığım telefonu çıkarıp elli iki dakika da geldiğimi gördüm. Kronometreyi kapatıp Demir'i aradım.
-Otelin önüne geldim. Kolyemi getir.
Demir'in kahkahası ürkek ruhuma soğuk bir korku salmıştı.
-Elli iki dakika , güzel performans , etkileyici. 316 numaralı odaya çık.
Kaşlarımı çatıp bağırdım.
-O kolyeyi hemen getir buraya ! Ben senin oynayabileceğin biri değilim. Gel dedin geldim.
Demir benim konuşmamdan pek etkilenmiş görünmüyordu.
-Küçük bir yemek , hepsi bu. Altı dakika içerisinde kapıda olmazsan ne kolyeyi geri alabilirsin ne de itibarını ,
Telefon suratıma kapanınca telefonu koltuğa fırlatıp öfkeyle direksiyona vurdum. Demir'e güvenmiyordum. Onunla yemek yemekte istemiyordum. Onu görmekte istemiyordum. Derin birkaç nefes alıp ona kadar saydım. Sadece küçük bir yemek , sonra onu görmek zorunda kalmayacağım. Koltuğa fırlattığım telefonumu elime alıp arabadan indim. Annemi arayıp olanları anlatsam zamanım biterdi. Annem de üzüldüğüyle kalırdı. Babam Demir'i öldürebilirdi. Hoş bu dedikoduyu çıkarırsa bu ihtimali de göze almış olmalıydı. Derin bir nefes alıp avucumun ayasını alnıma bastırdım. Ne yapacağım ? Ne yapmalıyım ? Ne olacak şimdi ? Arabayı kilitleyip otele giriş yaptım. Sadece bir yemek , aksi bir durumda kendimi koruyabilirdim. Bu söylediğime ben bile pek inanmamıştım. Kas yığını bir pislikten söz ediyoruz. Resepsiyona gittiğimde bir görevli yanıma geldi.
-Efendim , siz Demir Bey'in misafiri misiniz ?
Kafamı aşağı yukarı salladığımda adam gülümseyip asansörü gösterdi.
-Beni takip edin lütfen.
Görevli önde ben arkada asansöre bindik. Kapı kapanırken içime büyük bir huzursuzluk çökmüştü. Gözlerimi ayakkabılarıma dikip yaptığım şeyi mantık çerçevesine oturtmaya çalışıyordum. Asansörün geldiğimizi belirten sesiyle ruhum biraz daha üşümüştü. Görevli çıktığında ben hala boş koridora bakıyordum. Gitmek istemiyordum ama gitmek zorundaydım. Asansörden çıktığımda derin bir nefes alıp görevliye seslendim.
-Siz gidebilirsiniz , odayı biliyorum.
Görevli ikiletmeden merdivenlere yöneldiğinde cebinden telefonunu çıkardı. Gözlerimi sarı ışıkla aydınlatılmış koridora diktiğimde Demir'e olan güvensizliğim ağır basmıştı. O onunla yattığımı iddia etse de kanıtlayamazdı. Ben onu kolyemi çalmakla suçlasam da kanıtlayamayacağım gibi. Şimdi otel odasına girersem onun istediği gibi olurum. Onu sevindirmektense tüm dünyanın bana küsmesini yeğlerim daha iyi. Arkamı dönüp merdivenlere yöneldiğimde kolumdan sertçe tutulup çekilmiştim. Beni çeken şeye döndüğümde ruhumda kol gezen korku gözlerime de yansımıştı. Hayatta en nefret ettiğim şeydi geç kalmak ve ben yine geç kalmıştım. Demir sırıtan suratıyla
-Gülümse bebeğim ,
Diyerek selfie çekti. Ürkek bakışlarımla telefonunu cebine atmasını izledim. Demir kolumu sert bir şekilde tutup beni koridorda peşi sıra sürükledi. Ben elimi çekmeye çalışırken bağırdım.
-Bırak kolumu ! Seninle gelmeyeceğim !
Demir tekrar bana dönüp sırıtan suratıyla , inşallah ishal ayılar sıçar suratına ,
-Güzelim , buraya kadar gelmişken bir kadeh devirmeden göndermem.
Çatılı kaşlarımla kolumu kendime doğru çekmeye çalıştım. Güzelimmiş ! Hah ! Nerden senin güzelin oluyormuşum ?
-Ben fikrimi değiştirdim. Ne yaparsan yap benim seninle yattığımı kanıtlayamazsın. Pis hırsız !
Demir kafasını sağa sola sallayıp cıkcıkladı.
-Ah Buket ah , beni çok hafife alıyorsun.
Kolumu bırakmadan boştaki eliyle cebine attığı telefonu çıkarıp açtı. Birkaç saniye sonra telefon ekranını bana doğru tutup
-Bu senin benim arkadaşımın oteline girdiğini gösteren fotoğraf , bu da koridorda çekildiğimiz yine farklı bir kare. Bilirsin bazıları zeki doğarlar.
Yine ve yine beni kendi silahımla vurdu. Son cümlesiyle telefonunu cebine attı. Beni kapısı açık olan 316 numaralı odaya doğru ittirip sertçe kapıyı kapattı. Kolumu serbest bıraktığında ondan birkaç adım gerileyip odaya göz attım. Pencerenin önünde kurulu bir masa ve en az üç kişinin sığabileceği kocaman , üstü gül yapraklarıyla süslenmiş beyaz bir yatak. Gözlerim kolyeyi ararken yutkunarak masaya doğru ilerledim. Elimi cebime atıp sıkıca telefonumu tuttum. Buradan çıkmanın bir yolunu bulmalıydım. Hem de hemen şimdi ! Demir'in adım sesleri odada yankılanırken kendimi masanın diğer tarafına atıp Demir'le arama masalık bir mesafe koydum. Açık pencereden gelen serin esinti eteğimi hafif hafif dalgalandırırken ellerim titriyordu. Esinti değildi beni üşüten şey , ruhum buz tutmuştu. Kalbim korkuyla atarken beynim bir çıkış yolu arıyordu. Gözlerimi bana sırıtarak bakan Demir'e çevirdim. O da bunu beklermiş gibi konuşmaya başladı.
-İstersen yemek kısmını geçip kolye için paha biçelim. Senin için önemli olmalı.
Cebimdeki telefonu göstere göstere çıkarmak istemediğim için boştaki elimi yumruk yapıp sıktım. Şimdi sakin olup bir çıkış yolu bulmalıydım. O kolyeye sen paha biçemezsin , diye bağırmak geçse de içimden yapmadım. Sakin ol Buket !
-Yemek yerken de konuşabiliriz.
Demir hiç istifini bozmadan kapının yanında duran telefona doğru ilerledi. Gözleri benim üzerimdeydi. Masayı incelemeye başlayıp bir bıçak aradım. Ama kaşık , tabak ve çatal dışında masa boştu , tabi bir de ambiyansı aydınlatan mumlar vardı. Bir çatalla adam öldürülür mü ? Diye düşünürken Demir benden uzakta duran sandalyeyi çekip oturdu. Eliyle karşısındaki sandalyeyi gösterdiğinde ben de karşısındaki sandalyeye çöktüm. Telefonumu yavaş yavaş cebimden çıkarırken onun dikkatini dağıtmak amaçlı konuşmaya başladım.
-Kolyem nerede ?
Bir eli masada , parmaklarıyla ritim tutarken sandalyesine yayılmış Demir konuştu.
-Giderken alırsın.
Telefonu çıkarıp kucağıma koydum. Demir'in fark edip etmediğine dair bir fikrim yoktu. Fark etmemesini umarken konuşmaya devam ettim.
-Benden ne istiyorsun ?
Bakışlarını yatağa çeviren Demir sırıtırken telefonumu açıp parlaklığını görebileceğim son yere kadar azalttım. Hızlı davranmalıydım. Titreyen ellerime küfredip gözlerimi beni izleyen adama diktim.
-Yeterince açık değil mi ?
Rehbere girdiğimde sorusuyla kaşlarımı çatıp maviliklerimi benimle alay eden adama diktim.
-Yemek demiştin. Sonra gideceğim.
Demir kafasını geriye doğru yatırıp ofladı.
-Artık şu saf kız ayaklarını bıraksan mı ? Bir erkek bir kızı neden otele çağırır ?
Gerçeği birinci ağızdan duyunca beynim balyoz yemişçesine sarsıldı. Ne yapacaktım ben ? Demir sırıtan ifadesini bozmadan bana bakarken öfkeli gözlerimle korktuğumu gizlemeye çalışıyordum. Kapı çaldığında Demir ayağa kalktı. O kapıya doğru giderken hızlıca Babacığım yazılı isme tıkladım. Birkaç kez daha tıkladığımda hiçbir halt olmayan telefon ekranıma ağlamaklı bir bakış attım. Kahretsin ! Donacak zamanı buldu ! Telefon ekranı beyaz bir ışık yayıp kapandı. Kaderime okkalı bir küfür savurdum. Telefon açılmıyordu ! Güvendiğim son şeyde elimde patlamıştı. Telefonumu cebime atıp Demir'in kapıyı açışını izledim. Onu çatalla öldürmek dışında ne yapabilirim ? diye düşünürken beklemediğim bir sahneyle dona kalmıştım. Demir kapıda duran her kimse ondan okkalı bir darbe yiyip içeriye doğru sendeledi. Benim kadar şaşkın olan Demir kahkaha atmaya başladı.
-Hoş geldin , Saygıner.
Gelen kişinin kim olduğunu anladığımda kalbim teklemişti. Benim için gelmişti. Ama nasıl gelmişti ? Beni nasıl buldu ? Oturduğum yerden Berkan'ın Demir'i dövmesini izliyordum. Tüm uzuvlarım uyuşmuş , beynim sadece olay örgüsünü takip etmeme izin veriyordu. Berkan Demir'in üstüne çıkıp yumruklarken bir anda durdu. Sanki unuttuğu bir şey varmış gibi tüm ilgisini Demir'den çekip derin mavilerini benim maviliklerime dikti. Benim yaptığım tek şeyse oturup Berkan'ın gözlerine bakmak oldu. Demir Berkan'ın attığı yumruklardan pek etkilenmemiş bir ayyaş gibi gülüyordu. Onun bu kahkahaları midemi bulandırırken maviliklerimi bir an olsun onun derin mavilerden çekemiyordum. Berkan ayağa kalkıp hızlı adımlarla yanıma geldi ve kolumu sert bir şekilde tutup beni ayağa kaldırdı. Yüzüme bile bakmadan beni aynı hızla odanın dışına sürükledi. Onun adımlarına ayak uydurmaya çalışıyordum. Bu bir hayli zordu. Kolumu kırmak istercesine sıkarken ağzımı açıp tek kelime edememiştim. Onun geldiğini anladığımdan beri beynim görevlerinin bir kısmını unutmuş gibiydi. Otelden çıkarken görevlinin biri bize doğru seslendi.
-Beyefendi , siz
Demişti ki Berkan durup adama baktığında görevli konuşacak bir şey bulamamıştı. Adama olan soğuk bakışları beni de ürkütmüştü. Ve bu kadar sinirli olmasının sebebi bensem daha fazla korkmalıydım. Berkan adama doğru sakin tutmaya çalıştığı sesiyle konuştu.
-Git o Aras'a söyle , bir daha Saygıner mekanlarının yanından dahi geçmesin.
Konuşan görevli Berkan'ın soy adını duyunca geriledi. Berkan aynı öfkeyle bana da kısa bir bakış atınca biraz daha ürkmüştüm. Aynı hızla otelden çıktığımızda beni arabasına doğru ittirmişti. Benim oturacağım yerin kapısını açtığında bir şey söylemek için aralanan dudaklarım çenesiyle koltuğu işaret ettiğinde kapanmıştı. Derince yutkunup koltuğa bir kedi misali sindim. Berkan kapıyı sert bir şekilde kapattığında oturduğum yerde sıçradım. Hızlı adımlarla kendi koltuğuna oturup arabasını çalıştırdı. Gözlerimi kucağımda kenetlediğim ellerime eğdim. Araba yolda hızlı bir şekilde kayarken gözlerimi temkinli ve yavaş bir şekilde kaldırıp yola diktim. Arabayı öyle hızlı sürüyordu ki içgüdüsel olarak iki elimle oturduğum koltuğun kenarlarını tuttum. O bu kadar sinirliyken aramızdaki sessizliği bozacak cesareti kendimde bulamamıştım. Nitekim o benden önce davranmıştı.
-Kemerin ,
Kaşlarımı çatıp uyuşan beynimi tek kelimeyi algılamaya zorlamıştım. Beynim beni yarı yolda bırakmayıp emniyet kemerini işaret ettiğinde hızlı bir şekilde emniyet kemerini taktım. Berkan arabanın hızını normale düşürdüğünde derin bir nefes koyuverdim. Beynim yine başına buyruk davranmış , maviliklerim onun üzerinde kilitlenmişti. Bir şeyler söylemeliydim. Dudaklarımı aralayıp güç bela harfleri birleştirdim.
-Ben ......
Bşladığım cümle Berkan'ın pek ilgisini çekmemişti. Kendi kendime kuramadığım cümlemi düşündüm. Ben ne ! Teşekkür mü edeyim ? Özür mü dileyeyim ? Beni nasıl bulduğunu , niye geldiğini mi sorayım ? Cümlemi başlamış ama tamamlayamamıştım. O da herhangi bir harekette bulunmamıştı zaten. Mavilerimi sinirli adamdan çekip yola diktim. Kolyemi yine alamamıştım. Ve daha kötüsü aklıma geldiğinde soğuk tekrar ruhumu yoklamaya geldi. Demir o dayaktan sonra onunla yattığımı kesin söyler ! Yaptığım her şeyin boşa gitmesine mi , okulu bırakmak zorunda kalacağıma mı yanayım bilmiyorum. Kolyemi de alamamıştım zaten ! Araba durduğunda eve geldiğimizi anladım. Daldığım düşünceleri bir yana bırakıp hiçbir şey söylemeyen adamdan birkaç kelime bekledim. Ne kadar süre sessizliği dinlediğimizi bilmiyorum. Oyunu bozan ilk ben oldum.
-Teşekkür ederim , beni kurtardığın için.
Berkan'ın dudağı yukarı doğru kıvrıldığında sinirinin henüz geçmediğini anladım.
-Neden oraya gittin ?
Uzun süredir kendime sorduğum soruyu onun ağzından duyduğumda kendimi biraz daha kötü hissettim. Dolan gözlerimle evin kapısına bakarken konuştum.
-Kolyemi çalan Demir'miş. Geçen gün bara bu yüzden gittim.
Bu bir hafta çok aksiyonlu , kısmen dramatik , bir hayli komedi geçmişti. Gözlerimi ona çevirdiğimde kaşlarını çatıp maviliklerine büründürdüğü saf öfkeyle bana baktı.
-Bir kolye için kendini mi
Demişti ki cümlesini tamamlamasına izin vermedim. Aynı öfke benim de maviliklerimde gezinirken
-Ne sanıyorsun sen beni ! Ne diyecektin , hadi cümleyi tamamlayalım , fahişe mi ! O kolyenin değerini sana anlattım. Ufacık bir duygu yok mu sende ! Evet oraya gittim ama odaya girmek istemedim. Beni koridorda yakalayıp odaya zorla soktu ! Hırsız olan o ! Sapık olan o !
Arabanın içinde bağırmayı kesip derin birkaç nefes aldım. Bugün yaşadıklarım yeterince ağırken , beni teselli etmesi gerekirken şu gördüğüm muameleye bakın ! Evet o gelmeseydi belki de tecavüze uğrayacaktım. Ona minnettardım ama bu önem verdiğim şeyin önemsiz olduğu anlamına gelmezdi. Ses desibelimi yenilmiş bir savaşçı tınısına ayarlayıp konuştum.
-Oraya sadece kolye için gitmedim. Tüm okula dedikodu yayacağını söyleyerek beni tehdit etti. Kolyeyi onun yatağında düşürdüğümü söyleyecekmiş. Sonrada çalındı diye ortalığı velveleye verdiğimi anlatacakmış. Otele girerken de fotoğrafımı çektirmiş.
Kaşlarını daha derin çatıp konuştu.
-Öyle bir şey olmadı.
Histerik bir kahkaha attım.
-Ne diyeceksin ? Otel odasında üçümüz vardık. Ama bir şey olmadı , kardeş kardeş oturduk mu , diyeceksin ?
Derin bir nefes alıp verdim. Pazar günü hakkındaki tüm olumlu düşüncelerim yerle yeksan olmuştu. Bu sıçmık günde başıma hak etmediğim onca şey geldi. Senden nefret ediyorum , Pazar ! Pazar gününe sövüp konuşmamı tamamladım.
-Ayrıca bu meseleye daha fazla dahil olmanı istemiyorum. Bu beni son görüşün bile olabilir.
-Sana yardım eden insanlara böyle mi teşekkür edersin ?
Kafamı sağa sola sallayıp kırgın bir tebessümle baktım beni içine çeken derin mavilere.
-Ne sıfatla yanımda duracaksın ? ...... Sen iyilik yaparsın kalbim daha fazlası için çarpar. Bir sevgilin varken buna hakkın yok.
Son cümleyi kalbim kurmuş , dilim benden izinsiz kelimelere dökmüştü. Beynim sessizliği bölüp sevgilisi olmadığını duymak isterken Berkan yine sessizliğe gömüldü. Duymak istemediğim cümleyi onun sessizliği bağırırken kalbimin acıdığını hissettim. Arabanın kapısını açıp
-Hoşçakal
Dediğimde maviliklerini mavilerimden çekip yola dikti. İncinmiş gururum ve boynu bükük kalbimle arabadan inip kapıyı kapattım. Siyah arabanın gidişini içimde tuttuğum gözyaşlarımı salarak izledim. Hıçkırıklar teker teker firar ederken kapının önünden ayrılıp duvara yaslandım. Ne yapacağım şimdi ? Diye düşünürken yere çöktüm. Bacaklarımı karnıma kadar çekip kafamı yasladım. Vücudum sarsıla sarsıla gözyaşlarımı akıtırken tıpkı bana benzeyen sokağa sığındım. Soğuk ve yalnız sokağa........