'Bırak!' kızın çığlığı ile ne olduğunu anlamadan Aren kendini içeride bulmuştu. Sıçrayan bedenin gözyaşlarına daha çok boğulması ise şaşkınca ona bakmasına neden oldu. Neyin nesiydi bu, odada kimse yoktu, kabustan mı ibaretti bütün ağlamaları, haykırışı.
'Hera iyi misin?' diyerek kızın yanına yavaşça yaklaştığında onun titreyen halini görmüştü. Dokunmaya çalışsa da Hera anında kaçarak bir kez daha bağırmıştı.
'Dokunma bana!' işte Aren'in son demi orasıydı. Kendi ile ilgili olmadığını anlayıp kadının sıkıca kollarını kavramıştı bile. Gözleri kapalıydı kızın, onun yaklaştığını bile bilmesi mümkün değildi.
'Sakin ol, benim, Aren.' Hera'nın gözleri duyduğu isimle yavaşça aralanırken karşısındaki bedene onlarca şükür edip hızlıca sarılmıştı. Aren ne olduğunu anlamasa da ne sarılıyor ne geri çekiliyordu. Alışkın değildi o böylesine. Kimse sarılmazdı ki ona. Kimse böylesine muhtaç sarılmazdı. Bacağına koluna yapışıp yalvaranlar olurdu ama Hera yalvarırcasına değil muhtaçmışçasına sarılıyordu boynuna.
'Şiiit... Sakin ol... Geçti, ben buradayım, kimse bir şey yapamaz sana.' diyerek kızın sırtını okşadığında ise onun daha çok boynuna gömülmesi dikkatini çekmişti. Bakışları kapıdaki Sencar'ın şaşkın haline döndüğünde ise derin bir nefes aldı.
'İyi misiniz abi?'
'Su getir Sencar' fısıltı ile konuşması Sencar'ın da göz önünden kaybolmasını sağladıktan bir dakika sonra gelen suyu Hera'ya zorla içirmiş onun kızarmış gözlerine bakmıştı.
'Kabus mu gördün?' sorusu ile kadın usulca başını salladığında gözleri tekrar dolmaya başlamıştı ki Aren kızın yavaşça uzanmasına yardım etti.
'Kendini kasma, sana burada kimse yaklaşamaz. Uyu, hepsi geçmişte kaldı.' fısıltısı ile Hera'nın üzerini örterken genç kız bir anda elini yakalamıştı adamın.
'Korkuyorum.'
'Kalmamı ister misin?' Aren'in sorusu Hera'nın başını sallamasını sağlarken Sencar bardağı alıp sakince kapıyı çekmiş Aren ise sırtını yatak başlığına yaslayıp cenin pozisyonu almış kıza bakmıştı. Hala eli kızın avcunda öylece duruyordu. Hera ise arada iç çekerek Aren'in varlığında rahatlamaya çalışıyordu.
Aren gözüne düşen güneş ışığı ile kaşlarını çatmış yavaşça göz kapaklarını aralamıştı. Bedenleri birbirine dönük halde çenesinin altında Hera'nın başı ile uyanmayı beklemese de olan buydu. Nasıl bu hale geldiklerini düşüneceği sırada kadının saçlarının kokusu genzine dolmuş ve tekrar tekrar o kokuyu hissetme ihtiyacı duymuştu Aren.
Bir insanın hayatınıza gittikçe kazınması için gerekli olan şeyler kısıtlıydı. Kokusu, gülüşü, bakışı bunların en başındaydı. Aren ise aslında fark etmeden Hera'yı dolduruyordu her hücresine. İçin için bilinmedik ateşlere sürükleniyordu ve unuttuğu için üzüleceği bir kişi daha yerleştiriyordu hayatının köşesine. Kaç sabah bu kadar huzurlu uyanabilmişti ki Aren? Çocukluğuna ait hafta sonları bile Haluk bey ve Serra hanımın kavgalarındaki huzursuzlukla olurdu. Büyüdü, büyüdükçe farklı telaşların çekilmezlikleri esir aldı adamı. Şimdi huzurla uyandığı bu sabahtan kopmak istememesi bencillik miydi? Ama sorun Aren'in aklına gelen tek kareydi. Hızlıca yataktan kalkmasını sağlayan bir kare ile Hera uyanıp şaşkınca adama bakmıştı.
'Ben, özür dilerim, uykusuz bıraktım seni' kızın aniden özür dilemesi ile Aren sesini çıkarmadan odadan çıkmış ve kendi odasına girerek soğuk duşun altına atmıştı bedenini. Sıçrayıp kızı uyandırmasının anlamını çözebilmiş değildi ama yarım saat sonra kahvaltı masasında o kızın suratına nasıl bakacağını da bilmiyordu. Suyun keskin soğukluğunu her santimi hissederken aynı zamanda derin nefeslerle doldurdu ciğerlerini. Ne vardı yani, zaten hiç bir sabah kahvaltı yapmamıştı ki adam. Şimdi kahvaltı masasına oturması da anlamsız olurdu zaten. Son kez soğuk su bedenine temas etmiş ve Aren havluyu beline sarıp kendini banyodan dışarı atmıştı. Elindeki havlu ile saçlarını kurularken aynadaki görüntüsüne de lanet ediyordu. İlk kez bu kadar kötü görünmüştü Aren kendine.
Her zaman ayna karşısında saatlerini harcayan bir adamdı. Bedenini, yüzünü, tüm yüz hatlarını severdi ama şimdi pekte ilgi çekici gelmiyordu çünkü baktığı aynaya sürekli Hera'nın silueti yansıyor gibiydi. Beyninin oynadığı oyunlar devam ederken dudağının üzerindeki sıcaklıkla aynada boşluğa bakmaktan vazgeçip kendi yüzüne baktı. Elinin tersi ile temizlediği kandan sonra derin bir nefes almaya çalışması ise sadece başının dönmesine neden oluyordu. Daha fazla uzatmayarak komodinden aldığı peçete ile tekrar burnunu silip üzerini değiştirdi. Aynada kan olasılığına karşı kendine tekrar baktığında da odadan çıkması bir olmuştu.
Bir an önce evden dışarı çıkmak ve haftalardır beyin yorgunluğu ile boşladığı sporuna gitmekti planı.
'Günaydın' ince sesi ile adam yavaşça arkasını döndüğünde Hera'nın masum ama çelişkili yüzü kendini gösteriyordu bile.
'Gü-naydın'
'Burnun mu kanadı?' kızın kaşlarının bir anda çatılıp adımlarını hızlandırması ile Aren'de kaşlarını çatmıştı.
'Hayır'
'Yalan söylüyorsun, bak bu ciddi bir durum.' Hera elini adamın yüzüne yaklaştırdığında Aren hızlıca kızın bileğini yakalayıp geriye bir adım atmıştı.
'Yok bir şeyim dedim, benim için telaşlanıyor gibi davranma'
'Telaşlanıyor gibi davranmıyorum, telaşlanıyorum Aren'
'Öyle mi?'
'Öyle'
'Kimsin ki sen? Annem misin? Kardeşim? Dostum? Sevgilim? Kimsin ki benim için telaşlanıyorsun' adam çıkışını bitirdikten sonra Hera'nın tek kelime etmesine izin vermeden merdivenleri inip evden çıkmıştı. Tamam söyledikleri ağırdı ve Hera iyi niyeti ile telaşlanıyordu, Aren'de bütün bunların farkındaydı ama, aması vardı işte. Hera'nın hayalini başka yüzlerde görürken birde ona dokunması her eli onun sahibi yapacaktı.
İnsan içindeki hislerin karmaşası ile büyük bir kaosa adım atardı. Yaşadığı, yaşayacağı, unuttuğu veya unutacağı her ayrıntı bir erkeğin hayatındaki en büyük kaostu zaten. Bir de birini sevip daha sonra unutmak, işte bu ağır gelirdi Aren gibi bir adama. Bunca yıl diline damağına aşkın, sevdanın tadını değdirmemişken, sona yaklaşırken bunları yaşaması ağır gelirdi. Hele ki unutmaya başladığında bir kadının bakışlarındaki o sıcaklığı gördüğü halde kimliğini hatırlayamamak, işte bu daha da kötü olurdu.
'Abi, nereye gidiyoruz?' Aren kafasındakilerden kurtulup çoktan yerleştiği arabanın içinden ön koltuğa bakmıştı.
'Spora' adamın tek kelimesi ile Sencar arabayı çalıştırıp her zaman olduğu gibi ilk önce Taşdelen'e sürmüştü. Aren'in sporunun ilk yarım saatinin ormanda koşu olduğunu bilen bir adamdı Sencar. Hoş eşofmanlarla çıktığını gördüğünde anlamalıydı adamın spora gideceğini.
'Bagajda takım elbise var mı Sencar?'
'Var Aren bey.' yollarına sessizlikle devam ederken Aren derinden soluklanıp izlemişti İstanbul'un çıkmaz bir şehir olduğunu. Çıkmazı çoktu da bir gelen açık kapıyı bilse de gidemezdi bu farklı dünyadan.
Varla yok arasında aslında bu şehir. Parası olmayana yok, parası olana çok hesabı. Yıllar yılı yüzlerce millete ev sahipliği yapmış aşkı da hüsranı da taşıyan bir yalandan ibaret aslında bu şehir. Işıkların arasında kaybolanlar da var, aynı ışıkların gölgesinde kalanlarda. Aren'e göre doğup büyüdüğü bir semt gibi burası. Çıkmazların en dibinde parası pulu olduğu halde bir sokak köşesine sinmişliği de var, en saygın otellerini işletmişliği de. Aslında adama göre İstanbul'da tek başına yaşamak gerek. Kimsesiz bir şehir gibi, sessiz sakin, durgun olması gerek buraların. Sokaklarında bir tane insan, evlerde bir tane ışık olmamalı ama boğaz tüm iştihamı ile ben buradayım demekti ona göre. Eğer olursa böyle en güzeli olur. Ki Aren'in düşündüğü gibi olursa insanlar arasındaki uçurum da boğazın ışıklarının güzelliğine farklı bakışlarla olur. İnsanlar birbirlerine aşağılayıcı gözlerle üzerindeki kıyafetlerle bakmazlar. İnsanlar birbirlerine sadece düşünceleri ile bakarlar.