Bazı imzalar kaderin soğuk kalemiyle atılır.Ne kaçabilirsin ne de silip yeniden yazabilirsin.
Yeraltı üssünün soğuk duvarları arasında, kader iki inatçı yüreği aynı zincirin halkası yaptı.
Biri, çocukluğundan taşıdığı çığlığın ağırlığıyla evlenmeyi kendine haram kılmış bir adamdı.
Diğeri, erkek ellerinde saklı tehditlerin izini taşıyan bir kadındı.
İkisi de yaralıydı.Yarası yarasına denk geleni severmiş ya insan, onlar farkında olmasa da tüm hücreleriyle reddettikleri bu evlilik aslında kaderin onlara sunduğu şifa reçetesiydi.
İstemediğimiz şeylerin olması bazen bizim iyiliğimiz içindir.
.....
Kollarına yığılıp kalan kızı kucağına aldı Aybora.
"Dağlar kızı!"diye seslendi.
Nabzını kontrol etmek için eli boynuna doğru gitti ama bir an duraksayıp vazgeçti.Narin vücudunu tek koluyla kavrayıp,boşta kalan eliyle,kızın bileğinden nabzını kontrol ettiğinde normal seviyede attığını fark etti.Diğer vücut fonksiyonlarının da normal olduğunu gözlemleyerek havuzdan çıkmak için yürümeye başladı.
Birkaç adım sonra Aytolun bir şeyler sayıklayınca,gri gözleri onun yüzüne kaydı.
Bakışlarını hemen çekemedi ve yüz hatlarını irdelemeye başladı.
Beyaz teni, sanki ay ışığı gibi berraktı. Zümrüt yeşili gözleri kapalıydı ama uzun kirpikleri,kanatlarını dinlendiren bir kelebeği andırıyordu.Kavisli ve zarif kaşları, yüzüne asil bir ifade katıyor, yüksek ve belirgin elmacık kemikleri ise ona ayrı bir zarafet sunuyordu. Minik, ince hatlı burnu, yüzünün merkezinde bir nakış gibi duruyor; kalp şeklindeki dolgun dudaklarıysa baygın hâlinde bile masumiyet ile cazibeyi aynı anda barındırıyordu.
Aybora'nın kollarında gizemli bir peri gibi duruyordu.
Nefes kesici güzelliği ile, Aybora'nın kaşları havalandı."Bu kadar güzel olması can sıkıcı."diye düşündü.
Aytolun'u daha ilk gördüğünde yüzünü ayrıntılı şekilde beynine kazımıştı fakat bunu askeri bir refleks olduğunu sanıyordu.Çünkü o an kızı,üzerine gönderilmiş bir piyon olduğunu düşünmüştü.Normal şartlarda kadınların yüzünü gözünü inceleyen bir adam değildi.Şimdi ne diye gem vuramadığı bir istekle yüz hatlarını inceliyor bilmiyordu.
Kendine sinir olarak hemen çekti bakışlarını ve çabucak sudan çıktı.
Giyinme kabinleri ve duşların olduğu bölüme geldi.Burada rütbeli subaylara ait dolaplar vardı.Aytolun'u üzerine yapışmış ıslak kıyafetleriyle askerlerin içinden götürmek istemiyordu.O yüzden onu kucağından indirmeden, üzerinde anahtar takılı dolabının kapağını açtı.İçinden küçük bir havluyla,siyah bir tişört aldı.Gözlerini Aytolun'a çevirdiğinde yüzüne yapışmış saç tellerine baktı bir an.Kenara çekmek için elini uzattı ama eli havada kaldı.Dokunmak istemeyip elini hızla geri çekti.
O sırada genç kızın kirpikleri titredi, su damlaları arasından yavaşça açılan zümrüt gözler Aybora’nın grileriyle buluştu.Bakışlar birbirine saplanıp kalıverdi.İşte o an, anlam veremedikleri bir sıcaklık kalplerine aktı.Yeşillerin arasından sızan incecik bir kıvılcım grilere sıçradı.Öylece kilitlendiler.Su damlalarının sessiz şarkısı dışında hiçbir ses yoktu.İkisi de içlerinden geçen duyguyu adlandıramıyordu ama farklı atmaya başlayan kalplerinin ritmi çok önce tanıştıklarını söylüyordu.Çoktan da çok önce ruhlar aleminden...
Aytolun bir adamın kucağında olduğu için kötü hissediyordu.Erkeklerin eli ona daima tehdit gibi gelmişti.Geçmişten taşıdığı o ağır travma hemen yükseldi: “Dokunma bana!Bırak…” diye içinden fısıldıyordu. Dudaklarından da aynı sözler titreyerek döküldü.Ama gözlerini Aybora’nın gözlerinden ayıramadı.
Kızın tedirgin olduğunu anlayan Aybora onu yavaşça yere bıraktı.
"Beni havuza atmanın hesabını bilahare soracağım."diyen Aytolun seri adımlarla kapıya doğru adımladı.
Tam uzaklaşacakken, Aybora çevik bir hamleyle kolunun üst kısmını kavradığı gibi onu duvara yasladı.Buzdan griler ve öfkeli yeşiller şiddetle çarpıştı.
“Üzerine yapışmış kıyafetlerle buradan çıkamazsın!” dedi, Aybora.
Uyarı dolu sesi buyruk gibiydi.
Aytolun’un gözleri, bileğini saran güçlü ele kaydı. Çenesini kaldırdı.“Bana bak koçum, bir erkeğin olur olmaz bana temas etmesinden hiç hoşlanmam. Elini kolunu kırdırtma!” dedi.
Sözlerini kanıtlarcasına, boşta kalan eliyle Aybora'nın bileğine bir shuto-uchi (el kenarı darbesi) uygulayıp ulnar sinir hattına sert bir darbe indirdi.
Ama Aybora’nın kasları çelik gibiydi. En ufak bir tepki göstermedi, sadece alaycı bir tebessümle dudaklarını kıpırdattı:
“Dağ keçisi, senin bu hamlelerin benim gibi bir komandoya işlemez.Bunlarla erkek müsveddelerini ya da sıradan erkekleri alt edebilirsin.Eğer gerçekten etkili olmak istiyorsan, darbeni sinirin hassas noktasına, cubital groove dediğimiz bölgeye odaklanmalısın. Eğitimlerde bu aşamaya gelmedin anlaşılan.”dedi.
Aytolun’un gözlerinde öfke kıvılcımı çaktı. “Demek öyle… Ben daha çok bacakları etkisiz hale getirmeyi severim. Özellikle orta bacağı."dedi ve ani bir hamleyle dizini, Aybora’nın kasıklarına doğru yükseltti.
Ama Aybora, refleks hızıyla adımını kaydırıp bacağını ileri sürdü. Onun dizini, knee check tekniğiyle havada kilitledi.
Aytolun, dişlerini sıktı.
Aybora ise gözlerini onunkilerden ayırmadan fısıldadı:“Gördüğün gibi, senin her vuruşunu kendi silahıma çevirebilirim.”deyip kızın dizini serbest bıraktı.
Aytolun’un gözlerinde vahşi bir kıvılcım belirdi. Bir anda ayak parmaklarının ucuna yükseldi, sanki Aybora’nın yüzüne saldıracakmış gibi hızla yaklaştı. Ama tam çarpışma anında bambaşka bir şey yaptı ve kulağına yönelip ince bir hançer gibi saplanan tiz bir çığlık patlattı.
Aybora bomba patlatması gibi şiddetli sesler esnasında yaptığı gibi anında çene,yüz ve boyun kaslarını kasarak kulak zarını kilitledi.Böylece beyni şoktan korurken çığlığın yarattığı, kulak zarı titreşimini ve denge merkezi sarsıntısını azaltarak ayakta kalmayı başardı.Yine de kulak zarında bir zonklama oluştu.
Yerinde başka biri olsa,iç kulakta yankılanan baskı ile denge sistemi bir anlığına altüst olur sendeleyerek yere düşerdi.Aytolun'un memnun şekilde dudağı kıvrıldı."Beni duyabiliyor musun?"diye bağırdı.
Aybora'nın grileri öfkeyle parlıyordu.
"Ben-o-da-ma-gi-di-yo-rum!"diye heceleyerek yeniden bağırdı Aytolun ve keyifli şekilde kapıya doğru yürümeye başladı.
"Bekle!"dedi, Ayborora.
Aytolun olduğu yerde kalıp,elleriyle bir çeşit dans hareketleri yaparak
"Efendim, işitmedim?
Bana bir şey mi dedin?
İki orta bir sade
Haydi bana müsade"diye cevap verdi.
"Bilim ihalesiyle üstüme kaldı
Üstüne üstlük bir de kaçık çıktı."dedi,Aybora.
Aytolun yönünü çevirdiği gibi cevap verdi."Vatan için dediler bir ayıya verdiler."
Aybora, anında cevap verdi.
"DNA uyumu dediler,evde kalmış cadıyla operasyon çektiler."
Aytolun durur mu sivri zekasıyla anında bir şeyler uydurdu.
"Labaratuvarda yazıldı kader
TSK, kaynanalar gibi çocuk ister
Senin gibi bir adamla,bana her yer makber!"
Aybora'nın öfkeyle kısılan gözlerinden çıkan kıvılcımlar, sesine de yansıyarak döküldü:
"Hayatıma çarpan genetik kaza... Cehennem azabı,gerçi cehennem senin varlığının yanında tatil köyü gibi kalır."
Aytolun, bu sert çıkışın altında kalmak bir yana,hiç istifini bozmadan, sanki bir laboratuvar raporu okuyormuşçasına akıl dolu cevabını yapıştırdı:
"Kapasitesi kısıtlı zihinler için, yüksek IQ her zaman bir azap türü olarak algılanır.Cehennem azabından kurtulmak için güneş kremi sür.Küçük aklına da kasgo yaptır."
Aybora, Aytolun’un "kasko" tavsiyesi üzerine dişlerini sıktı, yüzüne buz gibi alaycı bir gülümseme yayıldı ve onun üzerine yürümeye başladı.Sessiz adımlarında, karşısındakini ürküten gürültülü bir tehdit vardı.Aytolun,tüm cesaretini soğuran grilerdeki belirsiz karanlıkla susup,geriye doğru iki adım attı ve duvara çarparak durdu.
Aybora gelip sadece bir nefeslik mesafe bırakarak iyice dibine girdi.Duruşundan,bakışından, heybetli vücudundan yayılan sarsılmaz otorite ile nefes aldığı havayı bile hizaya sokuyordu adeta.
Zaten çok yakın olduğu kızın kulağına yaklaştı.Onun az önce söylediği sözlere cevap niteliğinde konuşmaya başladı.
"Sen hiç tasa etme,benim aklımın kaskoya falan ihtiyacı yok.Onun çeyreği bile milyon kişiye yeter.Hem biz niye sürekli savaşıyoruz?Ne demişler savaşmayın....Önemli bir vatani görevimiz var çocuk yapmak.Bence bu konuya yoğunlaşmalıyız."dedi,tüm cüretkârlığıyla.
Ağzını açmak üzere olan kızı
"Şişşş..."diye susturdu.
"Freni patlamış diline nefes arası ver."deyip kısa bir es verdi.
"Yanımda kaldığın sürece çok fazla enerjiye ihtiyacın olacak o yüzden benimle zıtlaşarak enerji açığı yaratma.Dediğim gibi vatani görevimiz çocuk yapmak üzerine konuşalım,ben iyi bir fikir olduğuna ikna oldum.Ayrıca türümün devam etmesi lazım."dedi,imalı şekilde.
Aytolun'un gözleri yuvalarını zorluyordu."Fezaya doğru uçan hayallerinin ağzını burnunu öyle bir yamulturum ki çiğnediği fizik kurallarını, kalkmış totosuna kazırım!Pislik,kazma,dingil!"diye bağırdı.
Aybora umursamadı bile.Hâlâ elinde tuttuğu tişörtü ona doğru uzattı.
"Belli olan vücut hatlarını herhangi bir erkeğin görmesini istemiyorum.Düşüncesi bile korkunç!"
Aytolun o an ıslak beyaz tişörtünden belli olan göğüslerine odaklandı.Yanakları kızarırken,hızla kollarını göğüslerinin üzerine sardı.Aybora elindeki tişörtü,kızın kafasından geçirdi.Yeşillere bakarak,bileklerinden tutup tek tek kollarını da giydirdi.
"Şimdi gidiyorum,sakın tişörtü çıkarma,odana gidene kadar üzerinde kalacak.Dışarıda bir yerde seni izliyor olacağım.Geçtiğin yerlerdeki askerlerin canının yanmasını istemiyorsan tişörtü çıkarmazsın."deyip ıslık çalarak yürümeye başladı.
Biraz uzaklaşmıştı ki, arkasından öfkeyle izleyen Aytolun yerdeki kalın tabanlı terliklerden birini kaptığı bir hışımla sırtına doğru fırlattı.
Aybora sezgileriyle bunu anında hissetti.Saliselik refleksleri devreye girdi.Mükemmel zamanlamayla havaya sıçrayıp röveşata hareketiyle terliği karşıladı ve tekmeyle yönünü değiştirerek çöp kutusuna gönderdi.
Metal kutudan çıkan ses, Aytolun'un kulaklarında yankılandı.Aybora zafer kazanmış bir bakışla asker selamı verip çıkıp gitti.
"Adamda havalar bin beş yüz."diye mırıldanan Aytolun saçını başını düzeltti.Kalçasının altına kadar inen bol tişörtü önce pantolonunun içine koymak istedi ama kalçalarının da ıslaklık nedeniyle daha belirgin olduğunu fark edip vazgeçti.
"Benim bu dingille genlerim nasıl uyumlu? Adamla her karşılaştığımızda birbirimize giriyoruz."diye düşündü.
Aslında ikisinin de derdi evlilikti.Evlenmek istemedikleri için bunun öfkesini laf dalaşıyla birbirinden çıkarıyorlardı.Biri erkeklerden diğeri kadınlardan uzak durmaya çalışıyordu.Sezgileri çok güçlü olan Aytolun kötü enerjisini hissettiği erkeklerle muhatap dahi olmuyordu.
Yavaş adımlarla havuz bölümünden çıkıp odaların olduğu alana doğru yürümeye başladı.Acaba beni gerçekten izliyor mu diye çaktırmadan etrafı inceliyordu.Gözleri etrafı tarayarak yürümeye devam ederken bir anda üzerine doğru fırlatılan siyah bir şey saçlarına takılıp kaldı.Şoke olarak irkilirken elini saçlarına attı ve siyah şeyi çekip aldı.Gördüğü siyah gül ile kaşları havalandı.Saçlarına atılan siyah gül, Aybora'nın seni izliyorum mesajıydı.Aytolun'un dudağında minik bir tebessüm belirdi.Gülü koklayıp kendi etrafında dönerek Aybora'yı görmeye çalıştı ama göremedi.
.....
Gece ilerlemiş nöbetçi ve görevli askerler dışındaki herkes odalarına çekilmişti.Aybora odasında yatağın ucunda oturuyordu. Avuçlarını dizlerinin üzerinde kenetlemişti. Parmak eklemleri gerilmiş, beyazlamıştı. Odanın soğukluğu tenine değil, sanki iliklerine işlemişti.Kara kara yarınki nikahı düşünüyordu.
Derin bir nefes aldı ama ciğerleri hava yerine ağır bir yükle doldu.Yalnız kaldığı kimi zamanlar zihni onu çocukluğuna götürüyordu.O günkü çığlık kulaklarından hâlâ gitmemişti. Masumiyetin simgesi küçük bir kız çocuğunun çığlıkları...Kendisi de çok küçük olduğu için yardım edemediği, gözleriyle tanık olduğu o andan gözlerini kapatsa da kaçamıyordu.
O günden sonra bir karar vermişti: Asla ama asla bir kadına dokunmayacak, asla o iğrenç eylemin bir parçası olmayacaktı.Ama yarın... yarın ondan “eş” olması isteniyordu. Bedenini donduran şey yalnızca korku değildi; aynı zamanda utançtı.Bir kadına dokunmaktan hicap ediyordu.Askeri disiplin, acımasız eğitimler, yıllarca aldığı psikolojik dayanıklılık dersleri… Hiçbiri bu travmayı tamamen silememişti.
Onu güçlü kılan şey, bir kadına dokunmama yeminine sadık kalmasıydı. Kadınlardan uzak durarak bu yemini korumuştu.Ama yarın sadece bir koca olması istenmiyordu. Ondan açık ve net şekilde çocuk yapması isteniyordu.Bir kadınla cinsel münasebete girmek,birleşmek, yaklaşmak, sınırlarını kaldırmak… Onun için imkansız gibiydi.
Bir ömür boyu düşmanla çatışmaya hazır cesur bir savaşçıydı ama bir koca olamazdı.
**
Aytolun ise başka bir odada, askeri disiplinle düzenlenmiş yatakta sırt üstü yatıyordu. Tavana dikilmiş gözlerinde keskin bir nefret parlıyordu. Erkek sesi, erkek eli, erkek nefesi... hepsi geçmişinden bir iz bırakmıştı.
Babasının arkadaşı olarak evlerine gelen adamlar her zaman ona dokunmaya çalışır,aralarına alıp,şarkı söyletip oynatırlardı.Sahte kahkahaların ardındaki karanlık niyeti sezecek kadar erken büyümek zorunda kalmıştı.
Adamlara itiraz etmenin bedeli ise babasından bayılıncaya kadar dayak yemel oluyordu.Bu yüzden "baba" kelimesi onun sözlüğünde şefkati değil, sadece katıksız bir acıyı temsil ediyordu.
Zihninde yer eden o istenmeyen temaslar, sınırlarını ihlal eden bakışlar ve yabancı ellerin verdiği o soğuk ürperti, çocuk kalbinde tarif edilemez bir tiksinti uyandırmış, dağlar kadar büyük yaralar açmıştı.
Ve şimdi bir erkekle ömür boyu yan yana olması isteniyordu
.......
Asır ve Zoya
Asır Zoya ile kaldığı odaya çekilmiş elindeki brifing dosyasını inceliyordu.Kapı çaldığında "Gel!"dedi."
"İyi geceler binbaşı."diyen Zoya içeri girdi.
"Sen gelince geceler iyi olmaya başladı göçmen kızı."diyen Asır elindeki dosyayı bırakıp karısının elinden tutarak kucağına çekti.
Dikkati örgülü saçlardaydı.Saçın ucundaki tokayı alıp örgüyü açmaya başladı.Açmayı bitirdiğinde elini saç tellerinin arasından geçirip nahifçe okşadı.Sonrasında derince koklayarak öptü.
"Hiç bıkmayacaksın değil mi saçlarımı örmekten?"dedi,Zoya gülümseyerek.
"Asla bıkmam.Sen saçları bembeyaz, pamuk gibi bir nine olduğunda bile öreceğim saçlarını.Onlara başkasının bakmasına tahammülüm yok.Örgülü hâli açık hâli kadar dikkat çekmiyor."diyen Asır işaret parmağının tersiyle onun yanağını okşamaya başladı.
Zoya da başını kocasının boyun girintisine yerleştirip meftun olduğu deniz kokusunu içine çekti.
"Hüma ve İlter'le konuştum, bizi çok özlemişler.Hüma'nın mikroskopunun lameli kırılmış.'Babam gelirken alabilir mi?'dedi."
"Başka kızlar babasından oyuncak bebek ister, benim kızım mikroskop camı istiyor."dedi,Asır.
"Ee kimin kızı?"dedi,Zoya kıkırdayarak.
"Anasının kızı."dedi,Asır.
"İlter de babasının oğlu.Bugün Dursun dayısı ikisini bilim fuarına götürmüş.Evden çıkmadan önce İlter zorla Hüma'nın saçını örmüş.Bu yüzden kavga etmişler.Oğlun da senin gibi cebinde saç lastiği ile gezmeye başladı."dedi,Zoya.
"Afferin benim yavru kurduma.Benim izimden yürüyor.Artık üçüncü çocuğun temelini atmanın zamanı geldi."dedi,Asır dudağı yukarı doğru kırılırken."
"Şimdilik temel falan atamayız.Bana 'seni ilk gördüğümde içimden geçirdiğim bir söz var' demiştin onu söyler misin?"dedi, Zoya işveli sesiyle."
"Gözlerinin çiğnenmemiş topraklarında dört nala at koşturdum.Ev sahibi gelmiş gibi gözlerini bana teslim etti.Gözlerinin tapusunu daha o ilk bakışta aldım"demiştim."dedi,Asır.
Zoya iç çekerek bakıyordu."Kült sözlerini çerçeveletip odamızın duvarına astım ama senin dilinden duymak ayrı bir haz veriyor."dedi, kocaman gülümseyerek.
Lacivertler, güneş gibi parlayan gülüşe takılıp kaldı."Göçmen kızı gülüşünü topla aklım dağılıyor.Ya da toplama ,kocan gülümsemenden öpecek.Hem bizim DNA'larımız da %99,98 uyumlu en uyumlu biziz.Projenin kapsamında biz de varız.En çok çocuğu biz yapacağız."diyen Azır kucağındaki karısıyla ayaklanıp yatağa doğru yürüdü.
.....
Sabahın erken saatlerinde herkes kalkmış hazırlanmış ve nikahların kıyılacağı salonda toplanmıştı.Nikahları kıyılacak tüm subaylar salondaydı.Yeraltı üssü, kilometrelerce beton ve çelik katmanın altında gizlenmiş devasa bir yapıydı. Tavanları alçak ama salonları genişti; hiçbir penceresi yoktu, yalnızca floresan ışıklarının soğuk beyaz parıltısı vardı.
Beton duvarlara gömülü güvenlik kameraları, en ufak kıpırtıyı bile izliyor; havalandırma sistemlerinden gelen mekanik uğultu, sessizliğin içine sızıyordu.Duvarlarda asılı duran askeri amblemler disiplinin sessiz hatırlatıcıları gibi bakıyordu.
Nikâhın kıyılacağı brifing salonu oldukça genişti.Ortadaki,imzaların atılacağı büyük masa, beyaz bir örtüyle kaplanmıştı. Üzerinde duran defter, kalın kapaklı, kenarları metal işlemeli, sanki sıradan bir nikâh defteri değil de devlet arşivinin gizli kayıtlarından biri gibiydi. Siyah mürekkep, küçük bir kristal şişe içinde duruyor; kalem ise altın yaldızlı gövdesiyle bir hançeri andırıyordu.
Salonun her iki yanında dizilmiş 80 subay, üniformalarındaki kusursuz düzenle adeta makineleşmiş gibiydi. Bazılarının bakışlarında merak, bazılarında bazılarında ise kaderine teslim olmuş bir kabulleniş vardı. Çünkü hepsi biliyordu: Bugün başlayan şey, yalnızca iki insanın değil; geleceğin mimarisi olacaktı.
Tam o sırada salonun kapısı açıldı. Geniş omuzları, sert yüz hatları ve grileşmiş saçlarıyla Asır Poyraz'ın baba dostu Fahrettin Albay içeri girdi. Adımlarının sesi beton zeminde tok bir yankı bıraktı. Tüm subaylar bir anda dimdik kesilip saygıyla ayağa kalktılar.Oturmalarını işaret eden albay, masanın önüne geçti, ağır bakışlarını tek tek üzerlerinde gezdirdi.
Boğazını temizleyip konuşmaya başladı:“Ülkemin mert neferleri! Hepiniz, bu vatanın en değerli varlıklarısınız. Bugün burada, tarihin en büyük projelerinden birinin parçası olmak için toplandınız. Genetik Eşik Projesi, sıradan bir evlilik töreni değildir.Bu, milletimizin geleceğine atılmış stratejik bir imzadır.Sizler, yalnızca birey değilsiniz; sizler, gelecek neslin temellerisiniz. Her birinizin DNA’sı titizlikle incelendi, eşleşmeleriniz devletin bilim insanları tarafından onaylandı. Bu salon, sıradan bir nikâh salonu değil; burası bir karargâh, burası yarının askerlerinin doğacağı kutsal bir mekândır.Bugün imza atarak büyük bir cesaret göstereceksiniz.Görev, hislerden önde gelir. Sevgi zamanla gelir ya da gelmez; ama devletin buyruğu sorgulanmaz. Sizlerden doğacak evlatlar, yarının kumandanları olacak. Hepiniz tarihe adınızı, bu beton duvarların şahitliğinde yazacaksınız.”Albay sözlerini bitirdiğinde,alkış sesleri duvarlarda yankılandı.
Ardından tören memuru asker tek tek isimleri çağırmaya başladı.Herkes soğuk kanlı şekilde imzasını atıp gidiyordu.Kimseye evlenmek istiyor musun diye sorulmuyordu.Zaten hayır cevabına bu masada yer yoktu.
Sıra Aytolun ve Aybora'ya geldiğinde birbirine bakarak masaya doğru ilerlediler.Aybora'nın üzerinde siyah üniforma Aytolun'un üzerinde ise siyah kamuflaj vardı.
Masanın yanına geldiklerinde kalemi ilk alan Aybora oldu.Gözlerini kaldırdığında, Aytolun'un bakışlarıyla buluştu.
O bakışlar “Hazır mısın?” der gibiydi.
Teretdüt etmeden deftere döndü.Yıllarca askeri disipline alışmış,duygularını saklamayı, emirleri sorgulamadan yerine getirmeyi öğrenmişti.
Sert bir hareketle ve kararlı çizgilerle imzasını attı. Kalemin çıkardığı hışırtı,kulaklarında bir çığlık gibi yankılandı.“Hayatımın elimden alınışının altına imzamı attım."diye düşündü.
Sırası gelen Aytolun,altın yaldızlı kalemi eline aldı.Eli titremiyordu ama kalbinin ritmi kulaklarında çarpıyordu. Soğuk metal, avuç içini üşüttü. Kalemi tam kâğıda dokunduracakken başını kaldırdı.Aybora, birkaç adım ötede dimdik duruyordu. Gözleri onun gözlerine değdi.O bakışlarda ne bir sevgi vardı, ne de başka bir duygu belirtisi.Kurşun grisi gözler askeri disipline teslim olmuş buz gibi bakıyordu.
Bakışlarını deftere çeviren Aytolun hızlıca imzasını attı.Kalem kâğıda değdi. Siyah mürekkep, bembeyaz satırın üzerinde ağır ağır yayılmaya başladı. Her harf, bir mühür gibi oturuyordu. Sanki o defter, yalnızca yazılanı kaydetmedi aynı zamanda ruhunu da mühürledi.
Göz göze geldiklerinde, birbirinin kalbindeki fırtınayı göremediler. Sadece aynı zincirin halkası olduklarını bilmenin acı bir farkındalığı vardı o gözlerde.İkisinin kalbinde de aynı ses yankılanıyordu;bu bir evlilik değil, bir teslimiyet.
Bir laboratuvar raporunun kararıyla atılan imzalar ulusun geleceğini şekillendirecek ilk adım olmuştu.