Vicdanı taş gibi ezen karar

2544 Kelimeler
Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır. Mithat Cemal Kuntay .... Bazı kararlar vardır, insanın ruhunu ömür boyu taş gibi ezer… Zaman, mekân ve vicdanın sınırlarının silindiği yerlerde, hayatta kalmak bir seçim değil, bir zorunluluk olur.Bir asker, insanlık onuru ile görev bilinci arasında kaldığı korkunç bir sınavda ne kadar ileri gidebilir ve neyi göze alabilir? Bu satırlar sadece hayatta kalma mücadelesi değil,bir komandonun aklının ve vicdanının en karanlık sınavıdır. Bazı kahramanlıklar sessiz olur; bazı zaferler, vicdansız gibi görünse de aslında büyük bir fedakârlığın adı olur ..... Bedeni tükenmişti.Bilincini kaybetmemek için direniyordu.Görevi hâlâ hatırlıyordu. Çünkü hâlâ birileri onu bekliyordu.Mühendislerin yerini bilen tek kişiydi.Bu dağları karış karış bilirdi.Hainlerin inini de biliyordu.Silahların yazılımını ve yapımını öğrenmeden mühendisleri öldürmeyeceklerini, mühendislerin de direneceğini biliyordu. Operasyon başladığında sinyal istihbaratı (SIGINT), teröristlerin telsiz hattına sızmayı başarmış ve onların şifreli konuşmalarını Aybora ve Alperen'e iletmişti.İki subay şifreli konuşmaları çözmüş ve düşmanın mühendisler ile ilgili planlarına haiz olmuşlardı. Mühendisleri sekiz gün boyunca konumunu öğrendikleri yerde tutacaklarını biliyordu.Aybora, göçükten yaptığı patlayıcı ile kurtulabilirdi ama bitmiş,tükenmiş bir vücutla bırak düşmanla çatışmayı onlara kolayca av olurdu.Açlık artık bir his değil, bedenine yayılan sessiz bir isyandı. Ağzı kurumuş, dudakları çatlamıştı. Her nefes, iç organlarını yakan bir dumandı sanki.Gerçekliğin soğuk duvarına çarpmış bitkin hâlde ne yapsam diye düşüyordu.Hayatta kalmakla delirmek arasındaki çizgide,zorla açık tutmaya çalıştığı gözleri ile Alperen’in cesedine baktı.Aklına uçuk kaçık düşünceler doldu.Sadece bir günü kalmıştı.Kalp ritimlerinden hesap ettiği süreye göre 7.Günü yavaş yavaş geride bırakıyordu.Düşmanın şifreli telsiz konuşmalarını çözdükleri için mühendisleri yarın götüreceklerini biliyordu. Mühendisleri götürürlerse onları bulmaları mümkün olmazdı.Kalp ritimlerinin sayısına göre vaktin gece olduğunu da tahmin ediyordu.Aklını istila eden uçuk fikir önce sapkınca geldi ama zihninde bu düşünce yankılanıyordu.O sırada baş ucunda biri belirdi."Aybora kalk artık!"diye haykırdı."Alperen!"diye inledi Aybora.Alperen'in cesedi yerde ,ruhu baş ucunda dikiliyordu.Bilinmez belki de bir halüsinasyon görüyordu. "Aklındaki şeyi yap ve buradan benim vücudumla kurtul.Başka çaren olmadığını sen de biliyorsun.Bir an dahi tereddüt etme!"dedi, Alperen kararlı şekilde. "Hayır!"diye boğukça inledi Aybora.Kendi kafasındaki düşünce ve Alperen'in yapmasını istediği şey cesedinden bir miktar yemesiydi."Bu ceset artık sadece bedenden ibaret.Yetişmen gereken bir görev var!"diye yeniden uyardı Alperen. Aybora’nın karşısındaki tercih, artık bir seçim değil, ölümle yaşam arasındaki tek köprü hâline gelmişti.Ve artık, o insanlara ulaşmanın tek yolu en karanlık kararı vermekten geçiyordu.Alperen’in bedeni yanında uzanıyordu ve Aybora’nın vicdanı, açlıkla birlikte paramparça olmaya başlamıştı.Suda ıslanmış kuru bir kağıt gibi, direnci eriyordu.Arkadaşının cesedini yeme düşüncesi için kendine lanet okuyordu.Alperen onun kardeşiydi. Aynı yeminle yola çıkmış, aynı görevlerde yan yana durmuşlardı. Evet görev...Görevi her şeyden önemliydi.Başka hiçbir çıkış yolu yoktu. Ya burada bir kahraman olarak ölecek, ya da bir canavara dönüşüp görevini tamamlayacaktı. Şu an canavara dönüşüp göreve odaklanmak şehit olmaktan daha elzemdi. Titreyen elleriyle cebinden kasaturasını çıkardı.Gözlerini kapattı. Nefes aldı. Alperen’in yüzüne değil, bayrağın olduğu kola baktı. İçinden bir dua etti:"Affet kardeşim. Bu, senin bedeninle değil, senin onurunla yaşatacağım bir görev."dedi, çaresizlik akan sesiyle.İlk kesik,içten bir çığlıktı. Tırnaklarının arasına giren toprak gibi işliyordu vicdanına.Keserken gözleri karardı,sanki kendi bedenini kesiyormuş gibi hissetti.Kestiği parçayı gözyaşlarına boğularak ağzına götürdü.Ama ilk lokma, o ilk koku… dayanılmazdı.Midesi ağzına geldi.Hızla yan dönüp tükürdü.İkinci parçayı yine yutamayıp kustu.Başını eğdi. Ellerini alnına götürdü.Ağladı. Sessizce, boğularak, içini parçalayan bir ağıttı bu.Alperen'in ruhu yine baş ucunda dikildi ve her zaman birlikte söyledikleri marşı söylemeye başladı .... Gündoğdu hep uyandık Siperlere dayandık İstiklalin uğruna da Al kanlara boyandık Sandılar Türk uyudu Ata cenge buyurdu Türkün asker olduğunu Dünyalara duyurdu Ülkemiz Türk ülkesi Aşık eder herkesi Üstümüzden eksilmesin Al bayrağın gölgesi Üstümüzden eksilmesin Al bayrağın gölgesi .... Aybora Alperen'le birlikte tutamadığı gözyaşları ile marşı söylemeye başladı.Bozulmamış cesetten bir parça daha koparıp ağzına götürdü.Eti çiğnerken gözyaşları sel oldu. Lokmalar boğazına dizildi.Her lokmada binlerce ah koptu yüreğinden.Fakat sonra zihni otomatikleşti. Askerî eğitim devreye girdi. Soğukkanlılık,kontrol,planlama, hayatta kalma. Etin tadı yoktu. Bir anlamı yoktu.Kendini toparlamaya yetecek kadar yemeğe devam etti.Bu, bir feda edilişti.Aybora'nın hayatta kalışı, Alperen’in son hediyesiydi.Ve artık, o göçük sadece bir mezar değil, iki adam arasında kutsal bir antlaşmaydı. Yeteri kadar yediğine karar verip kenara çekildi.Kulakları hâlâ uğulduyordu.Etrafa bulanık bir camın arkasından bakıyormuş gibiydi.Gözlerini kapattığında karanlığın içinde hâlâ çöken taşların sesi yankılanıyordu. Nefesini sayarak düzenlemeye çalıştı. Bir… İki… Üç… Zaman yavaşladı. Yaklaşık bir saat boyunca sessisce dinlendi. Nabzı yavaş yavaş normale döndü.Kaslarındaki titreme azalalırken,göğsünü sıkan o görünmez ağırlık hafifledi. Sanki bedeni yeniden çalışmayı hatırlıyordu. Bıçağı yere bıraktı. Ellerine baktı. Kirli, çatlamış ve kan içindeydiler. Avuçlarını dizlerine bastırdı ve bir süre daha öyle kaldı. Dakikalar sonra zihni geri dönmeye başladı. Nerede olduğunu, neden burada olduğunu, ne yapmak zorunda kaldığını yeniden hatırladı. Bu fark ediş, açlıktan daha ağırdı. “Yaşıyorum…” diye mırıldandı. Bu bir sevinç değil, sadece bir tespitti. Bir süre sonra nabzı tamamen düzene girdi. Elleri artık kontrolsüz titremiyordu.Can dostunun acısı hâlâ kemiklerini sızlatıyordu ama bilinci geri gelmişti. Derin bir nefes aldı.Hayatta kalmıştı. Ve bunun bedelini ömrü boyunca taşıyacağını biliyordu. Alperen’in cebinden rozetini çıkardı. Onu avcunun içine koydu. Sanki bir ahit gibi...Alperen'in silah'ını da alıp beline taktı."Seninle başladık, seninle tamamlayacağım."diye mırıldandı. Yırttığı kamuflaj parçasıyla topraktaki nemi defalarca alıp emdi.Alperen'in cesedinin üzerindeki kayaları itip onu güvenli olduğunu düşündüğü köşeye çekti. Telsizlerden yaptığı patlayıcıyı,yankı testi ile tespit ettiği, tavanın en zayıf bölgesine dikkatlice yerleştirdi. Kabloyu uzatıp Alperen'in yanına geçti.Bataryadan akımı verdiğinde doğrudan patlama değil, güçlü bir basınçla kayanın kırılmasını sağlayacak kontrollü bir tepkime oluştu. Çıkabileceği bir açıklık oluşmuştu. "İşte bu! Allah'ım sana şükürler olsun."dedi,buruk bir tebessümle.Vakit geceydi ve yıldızlar gecenin şiiri gibi parlıyordu gökyüzünde. Alperen'e bakarak"Tekrar geleceğim."deyip dar yarıktan sürünerek çıktığında serin hava yüzüne çarptı. Günlerdir ilk kez gerçek bir nefes aldı ama göğsü bunu kaldıramadı; öksürük krizine yakalandı. Dizlerinin üzerine çöktü, bir süre sadece toprağa tutunarak nefes almaya çalıştı. “Dışarıdasın… ayaktasın…” diye mırıldandı. Gri bir sis vadinin üzerine ince bir tül gibi yayılmıştı.Esen serin rüzgâr yaprakları hışırdatıyordu. Bedeni biraz direnç kazanmıştı ama yine de bitkindi. Kayanın arasına sıkışan bacağı hâlâ sızlıyordu.Hareket ettirdikçe,dizinin altından başlayan keskin bir acı bütün bedenine yayıldı. Dişlerini sıktı. Eliyle dizini yokladı; kemik kırık değildi ama kaslar sertleşmişti. Ama o bir profesyoneldi.Bitmişliğe,tükenmişliğe rağmen devam etmeyi öğrenmişti.Alperen'in intikamı ve görev âşkı onu ayakta dipçik gibi tutuyordu.El fenerini yakarak ilerlemeye başladı.Bir süre topalladı.Ama yürüdükçe bacakları açıldı.Arada,bir iki dakika durup vücuduna nefeslenme hakkı tanıyordu.Güçlü psikolojisi ile kendine telkin veriyor,biyolojik zayıflık oluşturan etkenleri susturarak saldıraya hazırlıyordu.Üzerinde silah olarak tabancası, çakısı ve kasaturası kalmıştı.Saldırı için gecenin karanlığı çok işine yarayacaktı ama karanlığı derinleştirecek bir şey lazımdı.Kafasında dönen fikirler ile bir sis bombası yapmaya karar verdi. Bir sis bombası kendine ziyadesiyle avantaj sağlardı.Elfenerini etrafa tutarak işine yarayacak şeyler araştırmaya başladı.Gözleri bir kayanın dibindeki çürük odunlara kaydı.Hemen oraya gidip çömeldi.Elini toprağa sürdüğünde beyazımsı kristalleri fark etti. Buradaki taşlardan sızan maddeyi tanıyordu: Doğal potasyum nitrat. Yerdeki kuru otları ve çürümüş odunların talaşını ezerek birbirine karıştırdı.Sırt çantasında taşıdığı içinde bir şeyler pişirdiği silindir şeklindeki metal kabı çıkarıp ot ve talaş karışımı ile doğal potasyum nitratı iyice karmalayıp kabın içine doldurdu.İçine yerleştirmesi gereken bir fitil gerekiyordu. Ayakkabı bağcığını çıkarıp ipliklerine ayırdı.Ayağa kalkıp iki metre ilerideki çam ağacının yanına geldi.Ağacın gövdesini incelerken aradığı şeyi buldu, karıncaların istila ettiği reçine sızıntısı.Bir çubukla reçineyi alıp metal kabın içindeki karışıma sürdü. Bu, yanmayı kolaylaştıracaktı.Bir miktar daha reçine alıp fitil olarak kullanacağı,postalının bağcığına sürdü.İpin yarısını kabın içine yerleştirdi ve kapağını yarım kapattı.Çakısının çakmak taşını söktü,zamanı geldiğinde fitili bu taşla tutuşturacaktı.Seri şekilde yerini bildiği düşman karargahına doğru ilerlemeye başladı.Alperen'in buz gibi bedeninin soğukluğu ellerine işlemişti.Etini yemesini bir an bile düşünmek istemiyordu.Kendini aciz bırakan tüm duyguları bıçak gibi kesip attı içinden.Buz mavisine çalan gri gözlerinde karanlık bir ateş yanıyordu.Görkemli bir intikam pelerini giymiş ruhsuz bir robot gibi görünüyordu. "Bekleyin beni piç kuruları sizi entrikalarınızdan ayrıntılı şekilde s...ölüm olup üzerinize yağacağım.Dünyayı kirlettiğiniz son saatler."diye öfkeyle konuştu ..... Yüksekçe bir kayanın ardından, çantasından aldığı gece görüşlü dürbünüyle vadinin içine gizlenmiş küçük karargâhı izliyordu.Dürbünü hasar almıştı ama hâlâ işine yarıyordu. İzlediği karargâh,dağın eteklerinde bir yeraltı sığınağı olarak inşa edilmiş, dışarıyla tüm bağlantıları gizli tüneller aracılığıyla sağlanan bir yapıydı.Düşmanın lideri, kendilerine tuzak kuran kişi, bir çadırın önünde oturmuş, sigarasını tüttürüyordu.Biraz ileride iki çadır daha vardı.Etrafa hayvancılıkla uğraşan bedevi izlenimi sunuyorlardı. Liderin yanında makineli tüfeği, arkasında adamları vardı.Görünürde on kişiydiler.Silahlı, rahat ve umursamaz görünüyorlardı. Aybora, dudaklarının arasından fısıldadı.“Nefesinizi boğazınıza dizeceğim.Kiraya verdiğiniz aklınızı s..!Bu gece Alperen’in gecesi olacak…”dedi. Alperen'in DAC-Edge tabancası, kasaturası ve sırt çantasındaki sis bombasıyla ilerliyordu.Hedefe yüz metre kala yılan gibi sürünmeye başladı. Ayaklarının altındaki her taşın yerini ezberliyormuşçasına dikkatliydi. Nefes alışları yavaş, kalp atışları kontrol altındaydı.İlk nöbetçiye 10 metre kala durdu. Silahını kaldırdı. Namlunun ucu hafifçe titriyordu. Derin bir nefes aldı. “Kontrol sende,” diye fısıldadı kendi kendine. Tetiğe basmadan önce gözlerini bir an kapattı.Sonrasında başka bir şeye karar verdi. Terörist, telsizle oynuyordu, gökyüzüne bakarak esniyordu. Aybora, nefesini tuttu ve kalkıp üç adımda arkasına vardı. Sol kolunu onun boynuna doladı,ses çıkarmasın diye sağ eliyle ağzını ve burnunu aynı anda kapattı. “Rear naked choke.(Arkadan çıplak boğuş)Sadece iki saniye. Adam nefes alamadı. Üç saniyede yere yığılıp kaldı. Aybora onu çalıların arasına sürükledi.Yerden aldığı küçük taşları cebine attı.Gözleri, önündeki her gölgeyi analiz ediyor, kulakları en ufak bir tıkırtıyı bile kaçırmıyordu. İkinci hedef, jeneratördü. Kabloları kesmek, karargâhı karanlığa gömmek demekti. Kesici bıçağını jeneratörün yanına sapladı. Tık… tık… cızzz…Işıklar söndü.Kamp karanlığa boğulunca, içeriden bağrışmalar duyuldu. Adamlar tüfeklerini kaptı. Tam beklediği kaos buydu Kimsenin fark edemeyeceği bir gölge gibi çadırlara yaklaştı.Çadırın içine el yapımı sis bombasını attı. Bir an sonra içerisi boğucu dumanla doldu. Düşman, kendi silah arkadaşını göremez hâle geldi. Aybora karabasan gibi aralarına daldı. İlkinin dizine tekme attı, adam çığlık atamadan yere kapaklandı. İkincisine dirseğiyle boyun altına vurdu, nefesi kesildi.“Birer birer…” diye fısılda.“Sizi tek tek gömeceğim.”diyen Aybora ayağa kalkınca bir an dengesini kaybetti ama çabucak toparlandı. Üçüncü ve dördüncü hedef birlikteydi. Birbirlerine sırtlarını dayamış, göz göze gelmeye çalışıyorlardı. Aybora yere attığı taşla dikkatlerini dağıttı. Birisi sese dönerken ötekini arkadan yakalayıp yere çektiğinde hemen boynunu kırdı.Diğeri koşmaya çalıştı ama Aybora havaya fırlayıp ayaklarının arasına sıkıştırdığı ayak bileğini hırsla ters çevirdi.Kemik çıtırtısı karanlıkta yankılkandı. Aybora bir an durup nefesini kontrol etmek zorunda kaldı. Sonrasında önüne çıkanı deşip geçmeye başladı. Şarjör değiştirirken parmaklarının titremesine,nişan alırken bazen gözünün kararması engel olamıyordu.Günlerce göçük altında kalmış bir adam olarak yine de çok iyi bir çıkarıyor,Alperen'in acısıyla gözü dönmüş şekilde hareket ediyor,hepsini yok etmek istiyordu.Aslında, eğitimler sırasında dört gün aç,üç gün kontrolü şekilde susuz bırakılarak,gerçeğini aratmayan çatışmalardan geçmiş ;bitkin bir vücutla yola nasıl devam ediliri öğrenmişti.Şu an o zorlu eğitimlerin nimetlerinden faydalanıyordu.Kasaturasını savururken hedef daima boğaz, karaciğer ve atardamar noktalarıydı.Zaman zaman kasaturası elinden kayıyordu ama hakimiyeti bırakmıyordu.O arbede de göğsünün üzerinden yaralandı.Acısı sol koluna doğru yayılınca kasaturayı sağ eline aldı ve kesik kesik nefes alarak saldıraya devam etti. Sonunda sıra lidere gelmişti. Alperen’in kanına susamış o şerefsiz,çadırın içinden panikle dışarı çıktı. Silahı elindeydi. Aybora'nın gözlerinde gözü dönmüş bir öfke vardı.O öfkeden tırsan cani “Sen… Sen misin? Nasıl hayattasın!”dedi,yutkunarak.Aybora’nın sesi buz gibiydi.“Evet Azrail'in geldi.Senin gibi yavşaklar ölümün onurunu kirletir ama biyolojik bir çöpü temizlemek insanlığa hizmettir."dedi. Lider yavaşça elini tetiğe götürdü.Keskin gözleriyle her hareketini takip eden Aybora çok daha hızlıydı.Anında sıktığı kurşunla onu elinden vurdu.Silahı elinden düşen cani acı ile bağırdı. Aybora dibinde bittiği gibi sol yumruğunu yüzüne geçirdi.Sağ dizini karnına gömdü. Yere serilen teröristi yakasından kavrayıp yukarı kaldırdı."Alperen'in eliyle!"diye gürleyip seriye bağladığı yumruklarıyla yüzünü tanınmaz hâle getirdi.Ama öldürmedi başka bir planı vardı.Etraftan bulduğu iple sıkıca bağlayıp bir kenara çekti.Akabinde hızlıca tünelin girişini bulup dikkatlice içeri girdi. Uzun bir koridorda,duvar kenarından gölge gibi ilerlemeye başladı.Tesisin en derin noktasına giden çelik kapılı koridora ulaştı.Kapıyı yavaşça araladığında dört metre ilerideki odanın önünde mevzilenmiş teröristleri fark etti.Cebinden çıkardığı taşı koridorun diğer tarafına attı. Teröristler anında o tarafa odaklandığında,Aybora adeta ışık hızıyla yanlarında bitti.Sadece tek bir saniyede ikisi de boğazları kasaturayla yarılmış hâlde yere yığıldı.Oluk oluk akan kan taş zemini kapladı.Mühendislerin kapının arkasında olduğunu tahmin ediyordu.Başlarında bekçi olabileceğini düşünüp,temkinli şekilde,ani bir manevrayla kapıyı açtı ve bekçi olan terörist başını kaldırıp kendine bakamadan alnına yediği kurşunla yere yığıldı. Mühendisler şaşkın ve korku içindeydi."Ben Yüzbaşı Aybora Göktuğ artık kurtuldunuz."dedi,Aybora. Mühendislerin yüzüne geniş bir mutluluk yayıldı.Sevinç naraları odayı doldurdu.Aybora üçünü de çözdü."İyi misiniz?"diye sordu."İyiyiz."dedi,bir tanesi."Allah'tan projenin başındaki Aras Demirkan Hoca'mıza dokunmamışlar."dedi,bir diğeri. "Dokunamamışlardır.O adamı almak öyle kolay değil."dedi,Aybora.Birlikte odadan çıktılar.Aybora sol taraftaki bilişim odasını fark etti."Şurada küçük ama önemli bir işimiz var beyler."deyip odaya girdi.Mühendislerde peşinden girdi.Aybora, bilgisayarı hızla inceledi. Şifreleme basitti; daha önce karşılaştığı bir sistemdi. Etrafı kontrol ederken masanın çekmecesinde küçük bir flash bellek buldu.Koruma katmanını aşarak dosyalara erişti ve gerekli verileri belleğe kopyaladı.Bu operasyon, sadece bir kurtarma değil, aynı zamanda bir veri istihbarat zaferiydi. Temkinli şekilde dışarı çıktıklarında , etkisiz hâle getirdiği teröristlerden birinin üzerinden çıkardığı şifreli uydu telefonunu devreye soktu. Kısa dalga frekansla, daha önceden ezberlediği acil kod dizisini girerek komuta merkezine ulaştı. Karşı tarafa çok kısa ve net mesajlar verdi:"Yzb. Aybora.Tüm hedef etkisiz. Rehineler elimde. Tahliye kılavuzuna ihtiyacım var. Konum yükleniyor."Telefonun GPS verisini manuel olarak girerek tahliye koordinatlarını paylaştı.Sonrasında mühendisleri siper noktasından diğerine taşıyarak, konumunu paylaştığı dağ eteklerindeki tahliye noktasına ulaştırdı. Güneş doğarken yukarıdan gelen helikopter sesi duyuldu.Dakikalar içinde kurtarma timi, mühendisleri teslim aldı.Takım komutanı Aybora'nın yanına geldi:"Yine tufan olmuş yakıp yıkmışsın komutanım.Peki ya Alperen komutanım?"dedi,alacağı cevaptan korkarak. Aybora'nın gri gözlerindeki mavi buzlar çatladı."Alperen en kutsal mertebeye ulaştı."dedi,kırık sesiyle.Takım komutanının gözleri doldu."Vatan sağolsun."dedi."Davamız sağolsun."dedi,Aybora.Gözlerinde sorgulayan bir ifade vardı. Takım komutanı üsteğmen o bakışların anlamını biliyordu. "Altı gün boyunca sizi aradık ama ulaşamadık. Sizinle irtibatımız öyle bir kör noktada kesildi ki sanki dağ sizi yok etmişti.Uyduyla çağırdık, acil frekans açtık, drone soktuk. Ama dağ, sinyali yutuyordu.Ne sizden bir ses alabildik ne de size ulaşabildik. Öte yandan sinyal istihbaratı, düşmanın şifreli konuşmalarını yakalıyordu; ancak konuşmalar bilinçli olarak parçalı, yer isimleri kodlu ve çelişkiliydi. Aynı saatlerde üç farklı noktadan “mühendislerin taşındığına” dair aldatıcı yayınlar yapılıyordi.Ortada bilinçli bir bilgi kirliliği vardı,inanın elimizden geleni yaptık."dedi,kırık bir sesle. "Bazen ne yapsanda olacakların önüne geçemezsin.Alperen'in şehadeti bu dağların alnına yazılmış."dedi,Aybora. Takım komutanı başını iki yana salladı. “Öte yandan size iletilen teröristlerin şifreli konuşmalarını biz de çözdük. Ama konuşmalar tek başına hiçbir şey ifade etmiyordu. ‘Dar boğaz’, ‘ikinci iniş’, ‘taşın altı’ gibi laflar… Haritada karşılığı yok bunların. Siz bu dağları çok iyi bildiğiniz ve için o kelimeleri, ayak bastığınız yerle eşleştirdiniz. Dağın içindeydiniz, kokusunu aldınız, eğimini gördünüz. Merkezde o kelimeler sadece sözlerden ibaretti; sizin tecrübe,saha hakimiyeti ve zekanızla haritaya dönüştü." "Bir ihmal olduğunu düşünmüyorum.Konuyu uzatmanın gereği yok.Ayrıca sizinle gelmeyeceğim.Burada yapmam gereken bir iş kaldı,Alperen beni bekliyor.Bana 'Dağlarda kalmak istiyorum.Beni yuvam olan dağlara göm' dedi.Gerekli raporu döndüğümde operasyon komutanlığına kendim sunacağım."dedi, Aybora katı bir tonlamayla. "Yaralısınız, burada tek başınıza kalmak akıl işi değil komutanım." "Akıllı işimiz mi var teğmenim,benim gibi bir asker için yaralar minik bir ayrıntı bile değil." "İstediğiniz gibi olsun komutanım ama size su ve kumanya verelim."dedi,Takım komutanı."Bir de Türk bayrağı,entrenching tool ve e-tool (Katlanabilir kürekle,küçük kazma) istiyorum." "Silaha ihtiyacınız var mı?" "Kendi silahımdaki kurşunlar duruyor.Piç kurularını Alperen'in silahıyla cehenneme gönderdim.Ayrıca düşman karargahını imha edecek bir ekip gelsin."diyen Aybora gerekli malzeme ve kumanyayı alıp suyu içti ve bayrağı göğsüne koydu.Diğerlerini bir taşın dibine bıraktı.Helikopter havalanırken,o düşman karargahına doğru yol aldı. Yolda giderken düz bir ağaç dalının ucunu kasaturasıyla bir ok ucu gibi sivriltti.Karargâhın yanına geldiğinde öldürmediği lider teröristin başına dikildi.Adam baygın gibiydi.Ayborayı fark ettiğinde gözleri dehşetle belerdi.Aybora yakasından tutup sürükleyerek büyük bir kayanın üzerine çıkardı. Göğsünde sakladığı bayrağı çıkarıp öptü ve direğin ucuna astı.Kazık vari direği,tereddüt dahi etmeden kayanın üzerinde inleyen teröristin karnına dehşetle saplayıp "ALPEREN'İN ELİYLE,KURDUN DÜNYASINDA KALEM SUSAR, KAN YAZAR DESTANI!"diye var gücüyle haykırdı. Rüzgarda dalgalanmaya başlayan bayrağa gururla asker selamı verdi.Çok sevdiği bir şiirin mısralarını dağa taşa kazır gibi yeri göğü inleterek söylemeye başladı. "Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü... Kızkardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü. Işık ışık, dalga dalga bayrağım. Senin destanını okudum,Senin destanını yazacağım. Sana benim gözümle bakmayanın Mezarını kazacağım!" Arif Nihat Asya
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE