Irmak Aslan,
Yavaşça cesaretimi topladım ve içeri girdim. Her hareketimde sanki içimdeki bir şey daha katılaşıyordu: artık saklanma zamanıydı. Çantanın fermuarını açarken ellerim titredi ama yüzümde asker ifadesini korumaya çalıştım; burada gözden kaçacak tek bir detay bile beni ele verebilirdi. Çadırın içindeki aydınlık, gece lambasının sarı ışığıyla titrerken eşyalarımın üzerine düşen gölgeler başka bir küçük oyun oynuyordu; bir parça kumaş, bir tarak, küçük bir kutu her şey saklanması veya kamufle edilmesi gereken potansiyel bir delildi.
İbrahim Komutan’ın bana verdiği birkaç ufak malzeme aklıma geldi: ince bir bant, fazla dikilmiş bir gömlek, birkaç parça takım elbise kumaşı bunları uzun zaman önce “işe yarar” diye saklamıştık. Şimdi hepsine ihtiyacım olacaktı. Bu çadır, İbrahim komutanın düzeniyle öylesine işlevsel yapılmıştı ki, her şeyin bir yerinde olması huzur veriyordu; ama şimdi o düzen, benim kimliğimi saklamak için kullanılacaktı.
Önce bedenimi kamufle etmem gerekiyordu. Eşofmanın içindeki kıvrımlar, kadın bedenini belli edebilirdi. Küçük sırt çantamı alıp tuvalete girdim. Erdem komutan ise çoktan yatağına yatmıştı.
Eşofmanın belini sıkıştırdım, sweatin altına kat kat kıyafetler diktim; ince bir atlet, üzerine sıkı bir tişört, göğüs bölgesine düz durması için kıvrılmış birkaç çorap ve bant yardımıyla bir şeyler tutturdum kadınların bildiği küçücük hileler. Omuzları kalın göstermek için içine sıkıştırdığım bez parçalarıyla ek dolgu yaptım; daha geniş bir siluet oluşturmaya çalışıyordum. Kendimi izler gibi, çadırın küçük aynasına baktım. Kafama hemen bir bere geçirdim. Maskeyi çıkarmak zorundaydım. Hafif bir makyajla kirli sakal yapmaya çalıştım. Sweat ise çeneme kadar çekiliydi. Yüzüm değişmişti ama hâlâ küçük bir kadın silueti seçiliyordu; öyleyse sakal-bıyık fikri aklımdan geçti ama gerçekçi değildi asker ortamında doğal görünmesi zordu. Bir süreliğine bununla idare edecektim: sert adımlar, kaslı omuz izlenimi, geniş omuz yakası.
Saçlarım en büyük tehlikeydi. Şapkamı çıkarmam anında uzun saçlarım ortaya dökülebilirdi. İbrahim komutanın verdiği küçük siyah bantları hatırladım saçları sıkı bir topuz haline getirmek için kullanılan, emniyet amaçlı şeyler. Saçlarımı öyle sıkı topladım ki başımın derisi acıdı; iki kere daha düğümledim, fazla kısmı berenin içine gizledim. Alçak bir topuz yaptım, sonra başımın arkasından ince bir bezle sıkıca sardım; bunu görürse bile dışarıdan sanki kısa, sıkı kesilmiş bir saç izi görünebilirdi. Şapkamı taktığımda ağırlık belli ediyordu; nefesimi tutup birkaç kez sesimi sınadım.
Sesim en kontrollü tutmam gereken kısımdı. Babam yıllarca bana “sesini kullan, Irmak” demişti ama o ses ne zamandır kadınlıktan uzak bir tonla eğitilmemişti. Derin bir nefes aldım, göğüs kafesimi kasıp kalın bir göğüsteki gibi konuşmaya çalıştım: daha az tiz, daha boş, daha dikkat çekmeyen bir ton. “Komutanım,” diye prova yaptım fısıldayarak; sanki dışarıdaki birini çağırıyormuşum gibi kuvvetli bir nüans ekledim. Başlangıçta ince kalıyordu; birkaç kez daha söyledim, sesim daha oturmuş, biraz daha kırık ve yorgun bir asker sesi aldı. Kendime güldüm: sesini manipüle etmek de bir tür dövüştü.
Küçük bir makyaj kutum vardı siyah göz altı kapatıcısı, ama bu sefer amaç makyaj değil; gölgelendirme. Yüzümün elmacık kemiklerini biraz köreltecek şekilde gölge yaptım, dudaklarımı doğal bir tonda matlaştırdım. Gözlerime sürülen hafif karanlık, uykusuzluğun ve sıkıntının izini veriyordu; gerçek bir asker görüntüsüydü. Parmaklarımda nümerik bir titreme vardı; bu titreme duyulmayacak kadar incedi ama hissettim. Tırnaklarımı kestim, parmak aralarını bantladım sert bir kullanım için hazırlık.
Eşyalarımı çantaya yerleştirirken, kimliğimi koruma planımı kafamda bir kez daha gözden geçirdim. İlk olarak: çadırda uyurken yatak tarafımı komutanın tarafına doğru değil diğer tarafa doğru yatmalıydım. Gecenin bir vakti gerçek bir acil durumda komutanın etrafında dönüp bakması gerekebilirdi; ben o sırada saklanmak zorundaydım. İkincisi: tuvalet kullanımlarımı kontrol altına almalıydım; kimse özel davranışlardan şüphelenmemeli. Üçüncüsü: hareketlerimi sınırlandırmalı, diplomat bir edayla konuşmalıydım kısa cümleler, açık talimatlar, belirsizlik yok.
Çantamı omzuma aldım. Her adımda yüreğim potansiyel bir hop ile yükseldi; sessizlik her şeyi büyütüyor, her çadır flapı, her kıyafet hışırtısı beni daha dikkatli kılıyordu. Tuvaletten çıktım. Erdem’in yatağının önüne geldiğimde ellerim terliyordu ama yüzüm taş gibiydi. O masadaki lambanın sarı ışığı yine önümdeydi. Aradaki fermuar çekilmemişti. Sessizce onu çektim. O an Erdem Komutan gözlerini açtı.
" Ne yapıyorsun sen!" diye çıkıştı.
“Komutanım, ben sizi rahatsız etmemek için..." dedim, sesimde prova ettiğim ton vardı. O, kıyafetimdeki ufak değişiklikleri fark etmemiş gibi görünüyordu ve bu, en güzeliydi.
" Tamam yat artık. Nefes alışını bile duymayacağım." deyip yüz üstü yatmaya devam etti. Adeta bir olaya hazırlıklı gibi yatıyordu. Her an tetikte.
Bir bardak su içtim, soğuk su boğazımı acıtıp sesi daha da oturttu. Şu içiş sesimi bile kontrol edememiştim.
Göz göze geldiğimizde içimde ani bir kazık oldu; ama yüzümde yine maskemi korudum. Bir asker nasıl durur, bir komutan nasıl görür? Ben o asker olmalıydım.
Bir şey söylemeden sadece derin bir nefes verdi ama ben anlamıştım. Bu hiçte kolay olmayacaktı.
Köşeye çekilip battaniyemi açtım. Yatağa uzandım, ancak bedenimi çadırın içindeki “görünmez” çizgide tuttum. Her hareketimi kontrol etmeye çalıştım: nefes alışım dengeli, battaniyeden bile ses çıkmasın diye uğraşıyordum. Her dış ses beni tetikliyordu; ama yüzümde hiç bir şey belli etmiyordum. İçimde bir hırs vardı kimliğimi korumak, babamın, annemin öğrettiklerinin hakkını vermek.
Gece ilerledikçe çadırın içinde bir rahatlama hissi yayıldı; komutanın nefes alıp vermesi ritmine karıştım. Kendime sürekli hatırlattım: bir hata, bir kelime, bir gülümseme her şeyi yıkar. Ve ben, Irmak, bunu yapmayacaktım. Kimliğim, görevim, ailem hepsi bu küçücük gölgede korunacaktı. Ne kadar zorlu olursa olsun, bu sınavı geçecektim.
YAZARIN GÖZÜNDEN
Ertesi sabah, dağın soğuğu çadırın ince kumaşını hırıltılı bir nefes gibi sarmışken, Irmak hâlâ uykunun yarı bilinçli kıyısındaydı. Tam o anda, çadırın ağzındaki gölge sertçe şekil alıp içine girdi; komutan Erdem başının yanında duruyordu. Lambanın sarı ışığı, yüzündeki gölgelere daha da sert bir keskinlik vermişti.
“Uyan asker, saat kaç oldu?” dedi, sesi yine kısa ve emir verici.
" Annee yaa 5 dakika dahaaa..." dedi ırmak ince sesiyle. Erdem Komutan kaşlarını çattı.
" Askeerrr!!!" diye inletti çadırı.
Irmak’ı bir tuhaflık sarmıştı; saat henüz aydınlanmamış, dışarısı hâlâ koyu mavinin içinde boğuluyordu. Yine de hemen doğruldu, yataktan fırlayacak gibi kalktı; asker tavrı otomatikleşmişti.
“Komutanım, kusura bakmayın,” dedi, dudakları uykunun bıraktığı hırıltıyla.
İçinden patlamak üzereydi: “Beni niye kaldırdı ki, saat daha dört!” diye homurdandı sessizce. Gözlerinin köşesinden dışarı bakınca, kampın hatıra gibi suskun olduğunu gördü; çadırların çoğunda hâlâ derin bir uyku hâkimdi. Yine de Erdem’in bakışı bir an bile gevşemedi.
“Git, elini yüzünü yıka, üniformanı giy, işine başla. Senin sürekli tetikte olman lazım,” dedi Erdem emrederken. Sanki küçük bir çocuğa talimat verir gibi keskin, net bir tonla.
Irmak başını salladı, kalktı. Dışardan bile üşüyen hava içeriye girince vücudu irkildi. Hızla ayakkabılarını giydi, battaniyeyi çekerken sanki kalbinin bir köşesi daha katlandı. WC’ye yönelip soğuk suyu alnına vurdu; su damlaları yüzünde küçük izler bırakırken, uykunun puslu perdelerini silip atan bir ritüel gibiydi bu. Suyu içine çekip derin bir nefes aldı; sesi biraz daha oturmuş, asker sesi kalıbına yaklaşmıştı.
Üniformasını giyerken her düğmeyi bilinçle iliklemiş, kemerini iki kez kontrol etmişti. İçinden tekrar söylendi:
“Saat daha dörtken ne istiyor benden?” Ama dışa hiçbir şey çıkmadı; yalnızca profesyonel bir asker duruşu takındı ve komutanın verdiği emri yerine getirdi.
İçeri döndüğünde, Erdem çadırın ortasındaki büyük bölmeyi açıp kaldırmıştı. Masasının arkasında oturuyordu; yüzü sabahın soğuğunun verdiği titizliğe rağmen ifadesizdi. Masanın diğer tarafında yer, Irmak için ayarlanmıştı; bilgisayarların ekranları henüz kendini tam olarak göstermemiş, koyu menü satırları aydınlanmaya hazırlanıyordu.
Erdem, kolunu hafifçe sallayıp yer gösterdi.
“Gel, bilgisayarları burada daha iyi kontrol edersin,” dedi. Sesi, emir tonuna rağmen ilk kez biraz daha nötr, işi bilen bir ton taşıyordu sanki yanında gerçek bir uzman olmasını istemişçesine.
Irmak, masaya doğru yürürken içindeki karmaşa bir an daha yükseldi: hem rahatlamış, hem de tetikteydi. Yanına oturdu; klavyenin soğukluğu parmak uçlarına değdi. Ekranlar bir bir canlanırken, Irmak’ın eli içgüdüsel hareketlerle kabloları, güvenlik panellerini ve bağlantı noktalarını kontrol etti. Gözleri ekranda dolaştı; ağırlıkla durum panelleri, sinyal analizleri, giriş-çıkış logları burası onun mekanıydı, yıllardır içinde büyüdüğü bir dünya.
Erdem bir an için başını ona çevirip,
“Bu bölgede birkaç olası parazit var. İlk tespit sensörlerde, ardından ben saha raporlarını düzenlerim. Sen sinyalleri takip et; ani bir atım görürsen hemen bildir,” dedi.
Konuşurken parmakları not defterine takılıyor, kısa notlar düşüyordu. Tonu hâlâ soğuktu ama iş bölümü netti; bu, aralarındaki resmi mesafeyi koruyan bir düzenleşmeydi.
Irmak ekrandaki grafiklere konsantre oldu. Parmakları hızlıca klavyede dans ederken içindeki küçük huzur dalgası yayıldı: burası onun alanıydı, burada yeteneği konuşurdu. Ancak kapsadığı sorumluluğun ağırlığı da omuzlarına çökmüştü her alarm bir kalp atışıydı, her istenmeyen parazit potansiyel bir tehlikeydi. Dört saatlik sabahın soğuğunda, etraf hâlâ uykudayken, o bir köşede dünyanın bir parçasını koruyordu.
Erdem arada bir ekrana bakıyor, sonra notlarına eğiliyordu. Aralarında geçen sessizlik, rahatsız edici değil; daha çok, birlikte yürütülen bir savaşın sessiz uyumu gibiydi. Irmak içten içe kendini test ediyordu: “Bunu başarabilirsin,” dedi kendi kendine. “Dört olsun, sabah olsun; sen buradayken düşman hiç beklemesin.”
Bir süre sonra, çadırın dışından uzak bir kıvılcım ses geldi uzaktaki bir nöbetçinin raporu. Ekrandaki grafik hafifçe titredi; Irmak anında parmağını klavyeye bastı, veri akışını kontrol etti, şüpheli sinyalin kaynağını izledi. Erdem başını kaldırdı, gözlerini ona çevirdi. İçinde, daha önce hiç hissetmediği bir tür onay kıvılcımı belirdi sözsüz, ama gerçek.
O sabah, güneş henüz doğmadan, Irmak ve Erdem masanın etrafında sessiz bir düzene oturdular: biri sahayı idare edecek, diğeri sinyalleri koruyacaktı. Dışarıdaki soğuk ve karanlık ne kadar büyük olursa olsun, onların burada bir köşede kurduğu düzen, sınır hattında küçük ama sağlam bir karardı.
Saat tam altıyı gösterdiğinde etrafta usul bir hareketlilik başladı. Erdem yerinden kalktı; hareketi her zamanki gibi keskin, kararlıydı. Irmak da ani bir refleksle doğruldu. Gözleri hala uykunun puslu izleriyle doluydu ama vücudu asker refleksiyle hazır pozisyon aldı.
Erdem dikildi, Irmak’ın yüzüne kısa bir bakış attı.
“Senin görevin burası, asker. Sen buradan ayrılamazsın,” dedi, sesi çadırın içinde yankılandı. “Yan taraftaki çantada sandviçler var, al oradan birini ye. Ve buradan ayrılma.” Ardından çadırın fermuarını çekip dışarı çıktı.
Irmak, “Başüstüne komutanım,” diye cevap verdi; sesi kesin, ama içinde bir yerlerde hâlâ titriyordu. Bilgisayara bakarken başına gelenleri bir kez daha tarttı: kimlik gizli, sorumluluk büyük. Sandviçi almak aklına gelip gelmediğine bakmadan çantaya iliştirdi; sessizce oturup beklemeye geçti.
Dışarıdan bir emir sesi geldi uzaktan, kesik kesik, komuta zincirinden bir ricat gibi. Bir nöbetçinin ya da saha kontrolünün sesi olmalıydı; çadırların arasında yayılan o komut sesi, sabahın çelikleşmiş havasını daha da gerginleştirdi. Irmak, sesi duyunca kulak kabarttı, not aldı zihninde: dış bölüm hareketsiz, batı noktası uyanık tutulacak… derken fermuar aniden açıldı ve Erdem tekrar içeri girdi.
Erdem kapıyı kapatırken sağ elini masanın kenarına koydu, sert bir bakış attı ve düz bir soruyla başladı:
“Asker, senin numaran kaç?”
Irmak şaşkınlıkla kısa bir an durakladı; beyninde otomatik olarak telefon numarası geldi. “0545…” diye başladı, sonra sesi düştü; arkasından Erdem’in iğneleyici sesi yükseldi:
“Ne saçmalıyorsun sen asker! Ne yapayım telefon numaranı? Telsiz numaranı soruyorum.”
O an Irmak toparlandı. Yüzünde beliren paniği bastırıp omuzlarına asker duruşunu geri taktı.
“Komutanım, benim telsizim yok,” dedi, sözcükler tedirgin ama gerçekti.
Erdem’in kaşları aniden kalktı, bir an için çadırın havası daha da soğudu.
“Aahhh, seni kim gönderdiyse böyle önemli bir göreve anlamıyorum,” diye homurdandı, sonra daha öfkelendi. Irmak, ağzından çıkacak savunmayı bastırırken içinden bir nefes aldı ve dürüstçe söyledi:
“İbrahim Komutan özellikle beni istedi, komutanım.”
Erdem adım attı, yüzündeki sertlik iyice keskinleşti.
“Cevap vermen için demedim!! Burası oyun alanı değil! Ciddi bir yer. Senin küçük bir hatan buradaki tüm askerlerin hayatına mal olabilir. Anladın mı beni!?”
Irmak dizlerini biraz daha sıktı, başını öne eğdi.
“Anladım komutanım, siz merak etmeyin,” diye fısıldadı; sesi alçaktı ama kararlıydı. O sözle birlikte içindeki korku, sorumluluğa dönüşmeye başladı korku yine oradaydı ama sağlam bir metala dönüştü; vazifeyle harmanlanıyordu.
Erdem kısa bir duraklamadan sonra çadırın bir köşesinden elini uzattı ve sert bir hareketle bir telsiz uzattı.
“Al, bundan sonra bu senin telsizin. Arkasında numarası yazıyor. Kaçmış numaran?” dedi.
Irmak hemen elini uzatıp telsizi aldı; soğuğun plastikten vücuduna yayıldığını hissetti. Telsizi çevirdiğinde sırtındaki etiket gözüne çarptı parmakları hafif titriyordu. “521, komutanım,” dedi.
Erdem kısa bir baş salladı, memnun ya da memnun olmayan bir onayla:
“Aferin. Benimkide 129. Şimdi askerleri iki gruba ayırdım. Ben birinci grupla etrafı gezeceğim. Sen de sinyallerimizi kontrol edeceksin. Eğer çevremizde sinyal görürsen, haber vereceksin. Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı komutanım,” dedi Irmak, telsizi daha sıkı kavrayıp göğsüne bastırdı. Cümle sertti ama Irmak’ın içinde bir şey kıpırdadı bu artık tamamen onun elindeydi; hata yapmamak, dikkatli olmak mecburiyeti.
Erdem, çadırın ağzına yürüdü.
“O halde ben çıkıyorum,” dedi. “Geri dönüş saatini ve iletişim periyodunu bildireceğim.” Dışarıya adım atarken omuzlarını döndürüp son bir kez Irmak’a baktı; bakışında yine çözülmesi zor bir ifade vardı ne tamamen onay, ne tamamen reddediş. Sonra fermuarı çekip çadırı kapattı ve sessiz adımlarla uzaklaştı.
Irmak, Erdem’in çıkışının ardından içerde yalnız kaldı. Ellerinde telsiz, sırtında üniforma, yanında sandviç… ama en çok omuzlarında yeni bir görev vardı. Gözleri ekranda ya da telle işaretlerde değildi henüz; önünde duran görev listesi daha büyüktü: ekiplerin güvenliği, sinyallerin takibi, kendini saklama ve asla hata yapmama yükümlülüğü.
Dışarıda rüzgâr çalıyor, dağın eteklerinden gelen uzak bir köpeğin havlaması arada bir karışıyordu. Irmak telsizi kulağına götürdü, düğmesine hafifçe bastı ve sesi kontrol etti alınan sesi netti. Küçük, sakin bir gülümseme istemsizce dudaklarını geçti; babasının öğrettiği soğukkanlılık, annesinin inadı ve İbrahim’in planlarıyla harmanlanmış bir kararlılık belirmişti. Her şey şimdi başlamıştı.