Kara Bulutlar

2281 Kelimeler
Irmak Aslan, Erdem Komutan çadırdan çıkar çıkmaz gözlerimi ekrana kilitledim. Parmaklarım refleks gibi hareket ediyordu. Babam bana hep öğretmişti: “Asıl beceri, beklerken dikkatini kaybetmemekte.” Ben de öyle yaptım. Dakikalar saatlere dönüştü; gözlerim satır satır, piksel piksel taradı o sinyal ağlarını. Yaklaşık iki saat sonra, ekranda ufak bir kıpırdama gördüm. O küçücük değişim bile kalbimi hızlandırdı. Damarlarımdan geçen kanı duyabiliyordum. “Bir şey var…” diye fısıldadım kendi kendime. Ellerim terledi ama hemen telsizi kavradım. Numarayı tuşladım. “Evet asker, ne oldu?” dedi Erdem Komutan’ın sesi. O tok, keskin ton sanki çadırın kumaşını delip göğsüme saplandı. “Komutanım, saat 2 yönünde hareket var!” dedim, gözlerim hâlâ ekrana kilitliydi. “Anlaşıldı. Tamam,” dedi ve telsizi kapattı. Bir süre sonra sinyaller kayboldu. Düşmanın kaybolan izlerini görünce derin bir nefes aldım. “Bu iş bitti,” dedim içimden. Ama hemen toparlandım. Bitti sandığın anda en büyük hata yapılırdı. Akşamüstüne doğru kamp yerine döndüler. Çadırın fermuarı açıldı, içeri giren Erdem Komutan’ın yanında başka bir asker vardı. Hemen ayağa fırladım, hazır olda bekledim. “Aferin asker, iyi iş çıkardın,” dedi. Kaşları çatık değildi bu kez. Sesi hâlâ sertti ama içinde garip bir onay vardı. “Yerine bu asker bakacak. Sen de dışarı yemeğe gel benimle.” “Başüstüne komutanım,” dedim. Sesim netti ama içim titriyordu. Çadırdan çıkmadan önce yeni gelen askere hızlıca sinyal panelini gösterdim, “Buraya dikkat et, en ufak kıpırtıda kaydı işaretle,” diye kısaca anlattım. Sonra komutanın arkasından çıktım. Dışarıda geniş bir halka oluşmuştu. Herkes ellerinde boş kaselerle sıraya dizilmişti. Ben de onların arasına karıştım. Aşçının yanına gidip kaseyi uzattım, içine dumanı tüten mercimek çorbası doldurdu. Yan taraftan da yarım bir ekmek aldım. Ekmek kurumuştu ama o an gözümde ziyafet gibiydi. Komutan, elini yanına vurdu. “Gel, buraya otur,” dedi. Tereddüt etmedim, gittim, yanına çöktüm. “Hadi bakalım, herkese afiyet olsun,” dedi. Onun sesiyle beraber kaşıklar çorbalara daldı. Herkes açtı, ben de öyle. Kaşığı ağzıma götürdüğümde mercimek çorbası hiç bu kadar güzel gelmemişti. Boğazımdan inerken sanki midemde değil, yüreğimde ısınıyordu. Çorbalar bitince, Erdem Komutan ayağa kalktı. Bir elini omzuma koydu; beklemediğim bu dokunuşla vücudumdan elektrik gibi bir şey geçti. “Bugün el birliğiyle düşmanı yendik,” dedi. Sesi bu kez gür, kararlı ama aynı zamanda gurur doluydu. “Senin verdiğin talimat olmasaydı, belki de pusuya biz düşecektik. Ama bugünün galibi biziz.” Bir an sessizlik oldu. Sonra alkışlar koptu. Herkes ellerini çırptı, bir asker heyecanla nasıl pusuyu bozduklarını anlatmaya başladı. Sesinde gurur vardı. Yüzlerde zaferin parıltısı… Ve o an hissettim. Bu zaferde benim de payım vardı. Beni dışarıda hor gören, küçümseyen bakışların yerini şimdi takdir alıyordu. Sanki kötü imajım silinmişti, yerini gerçek bir asker gibi saygı dolduruyordu. İçimde özgüvenim yeniden filizlendi, dallanıp budaklandı. Çorbanın ardından sıcak çaylar geldi. Dumanı yüzüme vururken içimden, “İşte bu,” dedim. Sıcak, basit bir çayın bile değeri burada bambaşkaydı. Herkesin gözlerinde aynı yorgunluk, aynı umut vardı. Bir süre sonra askerler tek tek çadırlarına çekildi. Kamp sessizliğe gömüldü. Ben de çorbamın, çayın sıcaklığını hâlâ içimde hissederek çadıra doğru yürüdüm. Ama biliyordum ki, asıl sınavım yeni başlıyordu. Erdem çadırın ağzına doğru yürürken ben masadan kalkıp ortadaki fermuarı kapatmaya başladım. Fermuarı sonuna kadar çekmeden önce onun sesi çadırda yankılandı: “Ne gerek var, niye çekiyorsun?” dedi, beklemediğim bir merak tonuyla. Hemen sahte bir sakince cevap verdim, “Siz rahat edin diye, komutanım.” Belki de sesimdeki o küçük yalpalama dikkatini çekti; gözleri bir an üzerimde dolaştı. “Gerek yok, kalsın böyle,” dedi sonra, fakat söyleyişinde bir gariplik vardı sanki hem huzur hem de bir uyarı karışımı. Tam o sırada masaya otururken yüzüme dönüp ekledi: “Sen bilgisayarı boş bırakma. Artık buralarda olduğumuzu biliyorlar. O yüzden yedi-yirmi dört bakmalıyız. Ben iki saat uyuyup kalkarım; ben bakarkende sen uyursun.” Sesi emir verir gibiydi ama içinde bir sorumluluk da vardı. Disiplinli bir asker cevabı verdim: “Baş üstüne, komutanım.” Onun gözlerinde bir sezdiriş vardı; belki de karşılıklı testin, güvenin ilk kıvılcımı. Erdem ayağa kalktı, çadırın köşesine doğru yürüdü ve birkaç adım sonra sessizce çadırın bir köşesindeki rulo yatağına kıvrıldı. Ben ise masanın başına oturdum. Kalbim hızlı atıyordu; ekranın soğuk mavi ışığı yüzüme vurduğunda, yüzümde kendi kendime yaptığım kamuflajın hala iyi durup durmadığını kontrol ettim. Erdem’in nefes alıp vermesi yavaşça ritme bürünürken, içimde tuhaf bir yalnızlık ve aynı zamanda bir güç hissettim. Burada, bu daracık çadırın içinde, bir ailenin tüm sırlarını ve devletin kırılgan güvenini taşıyor gibiydim. Parmaklarımı klavyeye koydum; ekran akışında minik noktalar, çizgiler, loglar dans ediyordu. Her dalgalanma, her küçük atım benim için bir sınavdı. Ama gözlerim kapanmak üzereydi. İçimden bir ses mırıldandı: “Erdem uyurken ben neden uyuyayım? Onun iki saatini hakkıyla korumalıyım. Eğer bir şey olursa, kimse bana göz yummaz.” Bu düşünceyle her satırı dikkatle süzdüm. Gözlerim neredeyse piksel piksel hareketleri takip ediyordu. Zaman geçtikçe ellerim ısındı, nefesim düzenlendi; dışarıdaki rüzgârın uğultusu, uzaktaki nöbetçinin adımlarının sesi ve çadır kumaşının hafif hışırtısı dışında her şey sanki yok oldu. Ara sıra Erdem’in nefesinin ritmi bozulduğunda başımı kaldırıp ona baktım; yüzü ay ışığında hafifçe gölgeleniyordu. “Gerçekten uyuyor mu?” diye düşündüm ve hemen kendime kızdım: “Kendine gel, Irmak. Burada seni bekleyen hayatlar var.” Bilgisayarın yanında küçük termosumdan sıcak su içtim; dudaklarımda kalan sıcaklık bana güç veriyordu. Parmak uçlarımı titreten soğukla bastırdım; ekranı daha yakın tuttum. Saatin tıkırtısı yoktu sadece klavye tıkırtıları ve uzak bir yerden gelen bir çığlık gibi rüzgâr. Vakit ilerledikçe uyanıklığım keskinleşti; her yarım saatte bir sistem loglarını gözden geçirip kısa notlar aldım. Bir yandan da kendi sesimi prova ediyordum; gerektiğinde emir verir gibi, gerektiğinde susarım gibi… İçimde sessiz bir kararlılık vardı: kimliğim ortaya çıkarsa ne olursa olsun, bu görevi tamamlayacağım. Erdem derin bir nefes aldı ve uykuya daldı. Ben de onun arkasında, bir gölge gibi oturdum hem gözetleyici, hem bekçi, hem de içimde büyüyen bir umut: belki de bu gece, yalnızca sınırı değil; kendi sınırlarımı da aşacaktım. Erdem komutan tam saat gibi, iki saat sonra gözlerini açtı. Benimse göz kapaklarım artık kısılıp açılıyor, uyuklamamak için kendimle savaşıyordum. Onun sesi birden çadırın sessizliğini böldü: “Hadi sen yat asker, ben geldim.” Başımı kaldırdığımda üzerindeki yeşil askeri tişört gözüme çarptı. Sanki tişörtün kolları her an parçalanacakmış gibi gerilmişti; kasları öyle belirgindi ki istemsizce gözüm oraya kaydı. Tam o sırada onun gözleri de bana dikilmişti. Bir anlığına yakalanmış gibi hissettim. “Askeerrr!” diye seslenince irkildim, utançla toparlanıp hızla kalktım. “Baş üstüne komutanım,” deyip ruloyu açarak yerime yattım. Bana bakıp kaşını hafifçe kaldırdı. “Üstünle mi yatacaksın?” diye sordu. “Evet,” dedim, sesim kararlı çıksa da içim panikle çarpıyordu. O an panikle üstümle yatmıştım çünkü! Başını iki yana salladı, belli ki bu davranışı da beğenmemişti ama bir şey demedi. Ardından ben çok geçmeden, yorgunluktan gözlerimi bile açık tutamadan uyuyakaldım. Sabah olduğunda dışarıdan gelen uğultular, askerlerin sesleri kulağıma çarptı. Birden geç kaldığımı düşünüp gözlerimi fal taşı gibi açtım, yatağın içinde doğruldum. Kalbim hızlı hızlı çarpıyordu. Gözüm hemen masaya kaydı. Erdem komutan oradaydı. Ne zamandır oturuyordu bilmiyorum ama dimdik duruyordu; sanki bütün gece orada oturmuş, zerre istifini bozmamış gibi… Bir an bakışları bana döndü. Dudaklarının kenarında hafif bir kıvrım belirdi. “Ooo, günaydın asker,” dedi. “Günaydın komutanım… Beni kaldırmadınız mı?” dedim şaşkınlıkla. Saat altı buçuktu. Ben, iki saat sonra yeniden beni kaldıracağını sanmıştım. Sakin bir tonla, “Ben varım ya, seni niye kaldırayım,” dedi. Sözlerindeki güven bana tuhaf bir his verdi. “Neyse, sen git ayıl, ben de giyineyim. Ardından bugün ikinci grupla çıkacağız keşfe. Sen de geleceksin.” Bir an donakaldım. Keşfe mi? Benim işim bilgisayardı, ben ne yapacaktım ki dışarıda? “Baş üstüne komutanım… Peki bilgisayarda kim kalacak?” diye sordum temkinli bir sesle. “Onu da alacağız,” dedi kararlı bir şekilde. “Bugün daha uzağa gideceğimiz için sinyal çekmez. O yüzden sen de bizimle geleceksin ki tuzağa düşmeyelim.” Şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak başımı salladım. “Anlaşıldı komutanım,” dedim ve hemen tuvalete yöneldim. Aynada kendime bakınca küçük bir iç çekişim oldu. Saçlarım… Kaç gündür şapkanın altında, toplu haldeydi. Birazdan maskeyi takacağım için makyaja gerek yoktu ama gözlerim kendini belli ediyordu. Burada daha ne kadar kalacağımız belli değildi; duş almadan daha kaç gün dayanabilirdim bilmiyordum. Çaresizce deodorant sıktım, yüzümü soğuk suyla yıkadım, ardından krem sürdüm. Kendime küçük bir dokunuş olarak kaşlarımı kalınlaştırdım. O an, “Hazırım,” dedim kendi kendime. İçimdeki panik dalgasını bastırmaya çalışarak. Silah seslerinin yankılandığı bir sahaya çıkmadım henüz, ama içim sanki birazdan savaşın ortasına sürüklenecekmişim gibi çarpıyordu. Keşfe gitmek fikri… doğrusu hiç hazır hissetmiyordum. Ama komutanın gözlerinin içine bakınca “Ben yapamam,” demek imkânsızdı. Çadırdan çıktığımda askerler sıraya dizilmişti. Hepsi kamuflajlarını giymiş, silahlarını kuşanmıştı. Çantaların tokaları kapatılıyor, botların bağları bir kez daha çekiliyordu. Ben de üzerimdeki üniformayı düzeltip şapkamı biraz daha aşağıya indirdim. Maskemi taktım; kimliğimin görünmemesi için elimden gelen tek savunma buydu. Erdem komutan çadırdan çıkınca ortalık bir anda sessizleşti. O yürüdükçe herkes toparlandı, bakışlar disipline döndü. Ben de refleksle hazır olda dikildim. “Askerler! Bugün ikinci grupla keşfe çıkıyoruz,” dedi gür sesiyle. “Dikkatli olacaksınız, gözünüz açık olacak. Tuzağa düşmeyeceğiz. Kalanlar ise daha çok nöbetçi diksin etrafa. Gözlerinizi dört açın. " Sonra yüzü bana döndü, bakışları sabit. “Sen de bizimlesin asker. Yakından izleyeceksin. Ben ne dediysem onu yapacaksın, kendi kafana göre hareket etmek yok.” “Baş üstüne komutanım,” dedim, boğazım kurumuştu. Yürüyüşe geçildiğinde ben en arkadaydım. Botlarımın ağırlığını her adımda hissettim. Etraf sessizdi; sadece rüzgârın uğultusu ve adımlarımızın düzenli sesi vardı. İçimden söyleniyordum: “Beni buraya niye getirdin ki komutanım… Benim yerim bilgisayarın başıydı. Burada… burada hata yaparsam herkesin başı yanar.” Ama bir yandan da, bu belki de kendimi ispat etmem için bir fırsattı. Düşüncelerim birbirine girerken bir an Erdem’in başı hafifçe geriye döndü. Bakışlarını yakaladım. Göz göze geldiğimiz an çok kısa sürdü ama her şeyimi okuyor gibiydi. “Devam et asker,” dedi, sesinde ne sertlik ne de yumuşaklık vardı. Sadece buyruğun ağırlığı. Ben de çantamı biraz daha sıkı kavrayıp adımlarımı hızlandırdım. İçimden fısıldadım: “Tamam… bu sefer hata yok. Ne olursa olsun, sana zorluk çıkarmayacağım.” Dağın patikalarına tırmanırken nefesim kesiliyordu. Çantam ağır, botlarım taşın üstünde kayıyordu. Ama en kötüsü, her adımda sanki birilerinin bizi izlediği hissi. Etraf öyle sessizdi ki… kuş bile uçmuyordu. Bir ara ayaklarımın altındaki taş gevşedi. Minik bir kaya parçası yuvarlanıp aşağıya doğru şıngırdayarak indi. O ses bir kurşun gibi yankılandı sanki. Bir anda herkes durdu. Tetik parmakları silahların üzerinde. Kalbim ağzıma geldi. Erdem komutan anında döndü, bakışlarını üzerime kilitledi. “Askeeerrr! Ne yaptığını sanıyorsun sen?!” diye tısladı. Sesi fısıltı gibiydi ama o fısıltı bile beni dondurmaya yetti. Hemen başımı öne eğdim. “Komutanım… özür dilerim. Taş… fark etmedim.” Gözlerindeki öfke, bir anlığına bizi hepimizi tehlikeye atabilecek kadar gerçekti. “Bu, oyun değil asker. Küçücük bir dikkatsizlik hepimizi mezara götürür.” Boğazım düğümlendi. Bir şey söylemek istiyordum ama tam o sırada önümdeki bilgisayar ekranındaki taşınabilir cihazdan gelen bir sinyal öttü. Ellerim titredi, hemen açtım. Ekranda bir kırmızı dalgalanma belirdi. “Komutanım!” dedim, sesim istemsizce yükseldi. “Saat 11 yönünde hareket var! Çoklu sinyal tespit ettim.” Bir anda herkes yeniden tetikteydi. Silahlar doğrultuldu, bakışlar o yöne çevrildi. Erdem’in gözleri bana çevrildi; bu kez öfkenin yerini kısa bir onay almıştı. “İleri doğru pozisyon alın! Sessizlik!” diye emir verdi. Sonra bana eğilip kısık sesle: “İyi iş, asker. Bu hatanı biraz olsun telafi ettin. Ama unutma… ikinci bir şans her zaman verilmez.” Başımı salladım, kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. “Tamam, tamam Irmak… bir daha hata yok. Burada çelimsiz bir kız değilsin. Burada asker olmak zorundasın.” Yürüyüş yeniden başladı ama omzumdaki yük artık sadece çanta değildi. O andan sonra biliyordum: tek bir dikkatsizliğim dağın kaderini değiştirebilirdi. " Şimdi o sinyalleri takip et. Durdukları yeri tespit edelim. Ona göre müdahale edeceğiz.” Erdem’in sesi soğuk ve netti; hiçbir titreme yoktu. Hepimiz pozisyon aldık. Görev basit görünüyordu: dalganın kaynağını bul, sabit noktayı tespit et, rapor ver. Herkes görevinde uzmanlaşmıştı; ama dağın sessizliği herkesin ciğerlerine oturmuştu. Ben ekrana kilitlendim. Ekrandaki loglar, frekans spektrumları, anlık dalga formları parlıyordu. Parmaklarım klavyede dans ediyor, her paketi, her atımı tek tek işaretliyordu. Sinyal, belli bir koordinat civarında dans edip duruyordu; kaynağın hareket ettiğini düşündüm önce. “İleri yön… 11’di, sonra 2’ye kaydı, tekrar sabitlendi…” diye kendi kendime mırıldandım. Erdem başını çevirip bana baktı. “Evet asker?” dedi. “Komutanım, sinyaller bir anda yok oldu.” Cümlem çıplak, soğuk bir doğrulukla yankılandı. Ekranımda o kırmızı dalgalanma aniden söndü; sanki bir kapı kapatılmış gibiydi. Erdem kaşlarını çattı. “Nasıl yani?” diye sordu, sesi daha sertleşti. “Tam şu noktada yok oldu,” dedim ve parmağımla ekrandaki koordinatı gösterdim. “Demek ki buralarda bir yerleşme yerleri var. Biri antenleri, cihazları kapatmış olabilir ya da mover birimler sinyali bozduktan sonra bölgeyi terk etti.” Erdem kısa bir duraklama yaptı, sonra çabuk karar verdi. “Aferim asker. Buraya tüm ekip gelmeliyiz. Şimdi geri dönüyoruz.” Sesi emirdi; sorgulanamaz, hızlı. Geri döndük. Yürüyüş hızlı, telkinliydi; komandolar öne, biz destek unsurları arkada. Ama dağın havası farklıydı bir an önce kampın güvenli bölgesine varma isteğiyle ateşin sıcaklığını arıyorduk. Yol boyunca benim kulaklarım hâlâ ekrandaki o sönümlü çizgiyi arıyordu; neden aniden kaybolmuştu? Basit bir sinyal bozucu mu yoksa izlendiklerini fark edip cihazlarını mı kapatmışlardı? Düşünceler gözümün önünde dönüp duruyordu. Nihayet kampa vardık. Kamptaki ilk görünüş normaldi; dizili çadırlar, yerlere serilmiş eşyalar... Ta ki o sessizliğin içine daha da dalana kadar. İleri atıldıkça, yerdeki küçük işaretler fark edilmeye başlandı: düşmüş bir kask, yarım yamulmuş bir çatal, açık kalan bir çadır fermuarı. Kalbim birden sıkıştı. Bir şey çok yanlış gidiyordu. Sonraki adımda gördüğümüz manzara bütün vücudumu dondurdu. Kampa girer girmez, geride kalan askerin hepsinin hareketsiz yattığını gördük. Kimse konuşmuyordu. Uzun bir an sadece rüzgârın sesi çöktü üzerimize. Gözlerim birer birer bedenlere kilitlendi; kimi yüzü çimene dönmüştü, kimi yan yatmıştı. Kan mı, değil mi; o an ayrım yapacak gücüm yoktu her biri artık kalkmayacak gibiydi. Adeta kampın üstünü kara bulutlar kaplamıştı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE