♣♣♣
Dilara rahatsızca kıpırdandı oturduğu koltukta. Ne şömineden yayılan sıcaklık nede yanan kuru odunların çıkardığı hoş çıtırtı sesleri onun rahatlamasını sağlıyordu. Yanı başında ona dik dik bakmakta olan adamın ürkütücü varlığı onun gerilmesine neden oluyordu.
Danbury kontunun malikânesindeydiler.
Leydi Cassandra ve Sör Albert kendilerine ayrılmış sıcacık odasındaydılar. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Herkes mışıl mışıl uyurken o birazdan hesap vermek zorundaydı ve durum onu oldukça geriyordu.
"Ne zamandan beri biliyordunuz?" diye yavaşça sordu.
Bacaklarını altına almıştı. Uzun koyu kan kırmızısı geceliğine sarılmış şöminede dans etmekte olan alevlere dikmişti mavi bakışlarını.
"En başından beri," diye cevap verdi adam.
"Peki, neden şimdiye kadar sustunuz?"
Zümrüt yeşili bakışlarıyla alevleri izlerken "Bilmem," dedi Josef ifadesiz tonda "Sanırım seni yakından tanımak istedim."
"Bu yüzden mi bütün bu tiyatroyu sergilediniz?"
Dilara nedense anlamsız bir öfke hissetti bedeninde. Onun aslında kendisine âşık olduğundan değil de sadece sırrını bildiği için onunla ilgilenmesi canını yakmıştı. Ona olan yakınlığı sadece bir meraktan ibaretti demek.
"Bana gelip direk her şeyi sorabilirdiniz!"
Adam yavaşça başını genç kadına doğru çevirdi. Rahat bir pozisyonda koltukta oturuyordu. İki bacağı hafif aralıktı. Beyaz gömleğinin iliklerinin birkaçı açıktı. Bu sayede adamın kaslı göğsü ortaya çıkıyordu. Kollarını ise koltuk kenarlarının üzerine koymuştu sanki bir suçluyu yargılayan yüce hâkim gibi. Kusursuz yeşil gözlerinde duygudan eser yoktu sanki genç kadına bakarken.
Yüzünün sağ kısmı şömineden yayılan ışık sayesinde gün batımın batarken da oluşan o muhteşem renge bürünmüştü. Sol tarafıysa gecenin karanlığında kalıyordu.
Dilara bu görüntü karşısında hem biraz etkilenmişti hem de biraz ürkmüştü. Josef'in yüzünün tam ortasından bir çizgi geçerek sanki onu iki ayrı insana bölüyordu. O çizgi onun kişiliğini ikiye ayıran bir sınırdı sanki.
Josef Henry Clark'ın aydınlık ve karanlık tarafını gösteren SINIR.
Işığın altında kalan sarı saçları altın gibi ışık saçıyordu. Genç kadın soluğunu tuttu. Bu adamın kendi elleriyle yazmış olduğu karakter olduğuna inanamıyordu. Bu adamı... O yazmış, o yaratmış olamazdı... Hayır, böyle düşünmek kesinlikle en büyük hatası olurdu.
Aklında canlandırdığından bile tehlikeliydi bu adam. Tehlikenin vücut bulmuş haliydi o.
Kendi yarattığı adam hakkında en önemli şeyi unutmuştu o. Şimdi gördüğü SINIR sayesinde Josef'in - ne iyi bir karakter olduğunu nede kötü bir karakter olduğunu anlıyordu.
O iki tarafa da aitti. Aydınlık yanı olduğu kadar karanlık yana da sahipti.
Hikâyenin sonunda kötü olmuştu. Bunu nasıl unutabilirdi. Ona güvenemezdi. Bu adam korkutucu bir zekâya sahip tehlikeli bir mafyaydı.
"Benden ne istiyorsunuz?" dedi gözlerini karşısındaki adamın gözlerinin içine dikerek Dilara.
"Sorularıma cevap vermeni," dedi adam yavaşça gülümserken. "Şimdilik sadece bu."
Dilara nedense bundan şüphe duydu. Fakat duruma en uygun cevap sessiz kalmak ve karşı çıkmamaktı. Nasıl olsa sonunda kokusu çıkardı. Şu an için ayak uydurmak en iyisiydi.
"Ne bilmek istiyorsunuz?" diye sordu.
"Kimsin ve nerden geldin?"
"Bu dünyadan değilim." Dilara adamın kendisine inanıp inanmayacağını bilemiyordu doğrusu. Sonuçta biri önüne geçip ona bu dünyadan olmadığını söylerse o kişinin aklını kaçırmış olduğunu düşünürdü.
"Anladım." Josef kaşlarını çatmıştı hafiften.
Dilara adamın tepkisini görmesiyle şaşırmadan edemedi. Adam şimdi ona inandı mı? Hemen mi? Bu kadar çabuk mu yani?
"Buraya nasıl geldin peki?" diye sordu bu kez Josef.
"Bilmiyorum. Kendi dünyamda anneannemden kalma eski bir çiftlik evine gittim... Sonra..." Genç kadın o an duraksamıştı. Adama her şeyi anlatamazdı.
Ne yani ona sizin dünyanızı yaratan benim. Siz benim kitap karakterlerimsiniz diyemezdi her halde! Buna kim inanırdı!
"Sonra?" Josef'in sesini duymasıyla düşüncelerinden sıyrılan kadın boğazını temizleyerek "İşte o gece fazla sarhoştum. Baya içtim.
Ve sonra birden gözlerimi burada açtım," dedi puf diye ses çıkartarak "Gözlerimi açtığımda kendimi bu kadının bedeninde buldum. Yani bende pek bir şey hatırlamıyorum."
Josef çatılmış kaşlarının altındaki sert bakışlarını kadına dikmişti. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra "Geleceği nasıl görebiliyorsun?" diye sordu.
Dilara bakışlarını kaçırmıştı. "Ben geleceği görmüyorum," diye zayıf çıkan sesiyle hiç ikna edici olmayacak türden itiraz etti.
"Bence geleceği görebildiğini ikimizde gayet iyi biliyoruz."
Josef'in soğuk sesi ve ürkütücü bakışları genç kadını fazlasıyla geriyordu. Herifi neden bu kadar ürkütücü yazmıştı ki zaten! Ne cevap vereceğini hiç bilmiyordu. Bir bahane bulmalıydı. Hemen akla yatkın iyi bir bahane...
"Valeria!" dedi birden Dilara. "Bedenine hapsolduğum kadının kaderini görebiliyorum!"
Mavi gözlerini tekrar adama çevirdiğinde Josef'in dikkatle kendisini incelemekte olduğunu fark etti. Yutkunmak istedi ancak kendisine engel olmuştu. Şu an gerildiğini ona gösteremezdi. "Bedenine sahip olduğum kadın, yani Valeria Herold nişanlısı tarafından öldürülüyor... Yani hayatı böyle sonlanıyor..." dedi sessizce. "Geriye nasıl döneceğimi bilmiyorum. Kendi dünyama dönene kadar hayatta kalmak zorundaydım... Yani Valeria'nın hayatta kalması zorunda."
Josef çenesini sıvazlamaya başladı. Bu biraz açıklıyordu olan bitenleri. Eğer kadın doğru söylüyorsa Valeria'nın yaşaması için dükten uzak durması gerekiyordu. "Peki, yaralarının iyileşmesi?" dedi bu kez kalın sesiyle.
"Sanırım Valeria Herold'un ölümü Philip'in elinden olduğu için," dedi Dilara. "Ben bu gerçeği biliyorum. Artı başka bir evrenden gelmiş olduğumdan bu bedenin sahibine bir şey olmuyor. Yani kaderinde onu öldürecek insan dışında başka biri ona zarar veremiyor. Sanki birileri kadere karşı gelmemi engelliyorlar... Yani benim hipotezim böyle. Bu yüzden bana bir şey olmuyor."
"Yani şimdi seni kılıçtan geçirirsem ölmeyeceksin," dedi bu kez adam.
Dilara'nın duyduğu cümle karşısında gözleri irileşmişti. "Niye beni kılıç geçiyormuşsun canım! Ben ne yaptım?" dedi ciyaklayacak. "Ölmüyorum dediysek acı çekmiyorum anlamına gelmiyor üstelik! Bir iğne bile batsa sizin kadar benimde canım acıyor!"
Josef gülmüştü.
Başını iki yana sallayarak "Gerçekten bunu yapacağımı düşünmüyorsun değil mi?" diye sordu. Genç kadın cevap vermeyince adam sesli bir nefes alıp verdi. "Acımasız bir canavar değilim. Öyle bir saçmalıkta yapmayacağım."
"Siz şaka yapmayın lütfen," dedi homurdanarak Dilara.
"Nedenmiş o?"
"Şakayı şaka yapabilen insanlar yapmalı çünkü!"
"Bazen çok kırıcı oluyorsunuz leydim," Josef gülümsemişti. Sonra kaşlarını çatarak "Gerçek adın ne peki?" diye sordu.
Dilara biraz şaşırmıştı soruyu duyunca. Doğrusu kendi adını duymayalı uzun zaman olmuştu. Tekrarlanan günleri de sayarsa neredeyse bir aydır bu dünyada yaşıyordu. Sanki bir ömürmüş gibiydi.
"Dilara," dedi kendisini biraz tuhaf hissederek. "Adım Dilara."
"Dilara..." Josef ismi tekrarlamıştı. İlk kez duyuyordu böyle bir ismi. "Anlamı ne peki?"
Dilara gülümseyerek "Farsça kökenli bir kelime," dedi. "Kız çocuklarına verilen bir isimdir. "Dil" kelimesi kalp ve gönül anlamlarına gelmekte. "Ara" kelimesi ise süsleyen anlamında. Yani kısaca ismimin anlamı kökeni itibariyle gönül süsleyen demek."
"Gönül süsleyen... Güzel bir isim."
Tekrar yanan ateşe döndüler ikisi de. Sessizlik devam ettikçe aralarında mesafe oluşuyordu sanki.
"Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun peki?" diye sordu birden Josef.
Dilara bacaklarını kendine çekerek çenesini dizine dayadı ve dürüstçe "Bilmiyorum," dedi. "Valeria... Yani bedenine sahip olduğum kadın dükün sevdiği kadına zarar vermek istiyor... Böylelikle dükün nefretini kazanıyor ve kaçınılmaz ölümünü kucağına çağırıyor. Yani onun kaderi böyleydi... Ben onun bedenine sahip olana kadar..."
Josef dükün ondan nefret ettiğini pek sanmıyordu. Valeria'dan nefret edebilirdi ancak... Bu kadından, Dilara'dan nefret ediyor olamazdı. Aksine genç kadın bilmeyerek dükün dikkatini üzerine çekmişti.
"Ve?"
"Bunu değiştirmeye çalışıyorum. Elimdeki tek hipotez eğer Philip ve Cassandra evlenirseler, onların hikâyeleri mutlu sonla biterse..."
"Sende kendi dünyana geri dönebilirsin," diye cümlesini tamamladı genç adam. Sesi soğuk çıkmıştı. "Buradan gitmeye baya heveslisin."
"Elektriksiz ve internetsiz dünyada yaşamak ne kadar zor aklın almaz ahbap."
Josef duyduğu anlamsız şeye mi şaşırsın kadının ona ahbap demesine mi karar verememişti.
Dilara onun yüzündeki tuhaf bakışı fark edince güldü. "Bana aldırma. Benim geldiğim dünya... Mmm nasıl anlatsam..." dedi birkaç saniye düşünerek. "Sizden iki yüz, üç yüz sene öndeyiz mesela. Benim dünyamda büyüler, sihirler, cadılar-madılar da yok! Sizin o canavar kurtlarınızdan da yok. Her şey bilimle bağlı bizde. Misal sizin at arabalarınız bizde sadece eğlence olsun diye ya da ne bileyim romantik ortam yaratmak için kullanırlar. Bizde daha kullanışlı araçlar var."
"İlginç bir yer olmalı."
"İlginç ve bir o kadarda yaşaması zor bir yer," dedi Dilara şömineye bakarken. "Benim geldiğim yerde sizin gibi soyluluk unvanları yok mesela. Paraya, servete taparlar. Eğer zenginsen her kapıyı açabilirsin. Paranın satın alamayacağı insan yok orada."
"Yani soylular ve sıradan halk eşit..." Josef bu düşünceyi her zaman desteklemişti içten içe. Ancak dile getirmek krallığa ihanet olarak algılanabilirdi. Bu yüzden hep susmuştu. "Güzel bir dünya bence..."
"Yani evet... Öyle bizde kral dedi dük dedi bilmem başka şeyler yok." Dilara bir durup düşününce güç peşinde koşan bakanları, siyasetçileri, yolsuzluk yapan zenginleri, yer altı dünyasının eli kanlı katilleri ama iş adamı maskesini takan mafyaları düşündü. Aslında bakarsan bu dünyadan pek farkı yoktu onun dünyasının da.
"Güçlüler güçsüzleri eziyor. Bu gerçek her yerde aynı kalıyor."
Josef başını yavaşça salladı. Genç kadına baktı. Birden kendine engel olamayarak "Gerçekten gitmek istiyor musun?" diye sordu.
"Nasıl?"
"Yani... Geri dönmek zorunda mısın?" Neden soruyordu bu soruyu anlayamıyordu. "Aileni mi özlüyorsun yoksa?"
"Ardımda gözü yaşlı bir şekilde beni bekleyen birileri yok maalesef..." dedi kadın hüzünle. "Ancak burada yaşamak... Çok zor. Korkutucu ve tehlikeli. Sanki her an biri tarafından suikasta uğrayabilecekmişim gibi. Valeria'nın kaderini değiştirebilirsem eğer... Hipotezim doğruysa bende bu dünyada bir ölümlü olabilirim... Burada insanlar gözünü kırpmadan birbirlerini öldürebiliyorlar. Öyle bir yer burası ve ben burada yaşamaktan korkuyorum... Hele bu günden sonra... O şeyler... O canavarları unutabileceğimi sanmıyorum..."
Josef yavaşça başını sallamıştı.
Genç kadının söyledikleri nedense canını sıkmıştı. O da gözünü kırpmadan can alabiliyordu. Ancak bu onun vahşi bir canavar olduğunu göstermiyordu. O burada yaşayan insanları korumak zorundaydı. Bu yüzden orduyu yönetiyordu. Bu yüzden generaldi. Öldürmekten zevk aldığı için değil insanları korumak zorunda olduğu için öldürüyordu.
O gece geç saatlere kadar sohbet ettiler. Josef Dilara'dan kendi dünyası hakkında bir şeyler anlatmasını istedi. Nasıl bir yerde yaşadığını, nasıl bir ailesi olduğunu bilmek istiyordu. Aslında onun hakkında her şeyi bilmek istiyordu.
Sonunda uyuyakalan genç kadını kucaklayarak yatağına yerleştirmişti genç adam. Mışıl mışıl uyumakta olan kadının bir tutam saçını kulağının arkasına yerleştirdi. Kırmızı dolgun dudakları âdete onu büyülüyordu. Kendisine engel olamayarak eğildi ve yavaşça genç kadının dolgun dudaklarına bir öpücük bıraktı.
Onun gittiğini düşündü bir an.
Onun bu dünyadan hiç var olmamış gibi çekip gittiğini ve onu yapayalnız bıraktığını düşündü. Bu düşünde kalbinin sızlamasına neden olmuştu.
Hangi ara bu çılgın kadına bu kadar bağlanmıştı ki?
Tek başına Leydi Cassandra'yı ve Sör Albert'i kurtarmaya gittiğini öğrendiğinde neredeyse delirmişti, aklını yitirmişti. Hayatında hiç o an kadar korkmamıştı. Onu kaybetmek korkusu iliklerine kadar işlemiş, tüm bedenini ele geçiren ölümcül bir zehir gibi onu etkisi altına almıştı.
Bu çılgın kadın ona nasıl bir büyü yapmıştı böyle?
Nasıl onun büyüsüne bu kadar kapılabildi?
♣♣♣
Geç saatte ayağa kalkan genç kadın üzerini değiştirdikten sonra bile uykulu bir halde alt kata inmişti. Dünün yorgunluğu hala üzerindeydi.
Ne gündü ama!
Bir şövalyeyi ölmekten kurtarmış ve cesurca canavarlarla savaşmıştı! Ve de prenses kadar güzel bir leydiyi kurtarmıştı! Gerçi Cassandra'nın o günkü verdiği tepkiyi hatırlayınca şaşırmadan edemiyordu Dilara.
O kıza ne olmuştu böyle?
Bütün bunları düşünürken salona gelmişti genç kadın. Onun masaya yaklaşmasıyla iki genç adam hemen ayağa kalkmıştı.
"Günaydın Leydi Valeria," Albert hemen genç kadının sandalyesini tutarak "Umarım gece rahat uyuyabildiniz. Size çok rahatsızlık verdik," dedi kibarca.
"Size de günaydın Sör Albert," dedi biraz şaşırarak şövalyeye bakarken Dilara. Masaya geçtiğinde Josef kaşlarını çatmış ciddi ifadesiyle "Günaydın leydim," dedi. "Bu günde her zaman ki gibi çok güzel görünüyorsunuz."
Dilara'nın yanakları kızarmıştı. Şımarık bir lise öğrencisi gibi sırıtmak istiyordu. Hadi ama! Şu an herkesin önünde yakışıklı bir adam ona iltifat etmişti. Ve bu yakışıklı adam sözde nişanlısı oluyordu.
Genç kadın hemen kendini toparlayarak "Günaydın Lordum," dedi. "Sizde her zaman ki gibi yine çok naziksiniz." Bakışları diğer sandalyede oturmakta olan kadına kaydığında "Günaydın Leydi Cassandra. Umarım güzel bir uyku çekmişsinizdir. Artık kendinizi iyi hissediyorsunuz değil mi?" diye sordu.
Leydi Cassandra zoraki bir gülümsemeyle "Sayenizde Leydi Valeria," dedi.
Yanında oturduğu adam (!) masaya oturduklarından beri bir kez bile yüzüne bakmamıştı! Günaydın kelimesini bile homurdanarak söylemişti. Ancak şimdi bu kadın gelince sadece Sör Albert'in yüzünde güller açmamıştı (!) ağzını bıçak açmayan Lord bile hemen iltifatlar yağdırmaya başlamıştı. Ne buluyordular bu kötü kadında!
"Ah abartıyorsunuz," dedi Dilara. "Eğer Sör Albert ve diğer şövalyeler sonuna kadar cesurca savaşmasaydılar sizi koruyamazdık."
Leydi Cassandra'nın bakışları Sör Albert'e kaydı. Genç şövalye artık ona karşı saygılı olduğu kadar da mesafeliydi. "Biliyorum," dedi hemen güzel gülümsemesiyle. "Size minnettarım Sör Albert. Eğer siz olmasaydınız... Ben muhtemelen bu gün nefes bile alamayacaktım. Ömrüm boyunca size minnettar olacağım."
Albert soğuk bakışlarını leydiye çevirdi. "Teşekkür etmenize lüzum yok Leydim," dedi soğuk bir tonda. "Ne de olsa şövalyelik işimi yapıyordum. Buna bir anlam katmamak lazım."
İkilinin arasındaki konuşmayı ve gerilim dolu bakışmayı anlamayan Dilara bir Cassandra'ya birde Albert'e bakıyordu. Cassandra'nın ifadesi değişmişti. Ve Albert desen... Sanki gözlerinde soğuk kuzey rüzgârları esiyordu.
Neyi kastediyordu bu adam böyle konuşarak?
Hem bu adamın Leydi Cassandra'ya aşık olması gerekmiyor muydu? Niye şimdi bu kadar soğuktu ona karşı? Gerçekten hiç bir şey anlamamıştı.
"Bence dün yaşananları unutalım!" dedi soğuk bakışmaların arasına girerek Dilara. "Her şey geçmişte kaldı. Geleceğe bakalım. Kimse kimseye borçlu değil!"
Sütlü çayından bir yudum almıştı ki Albert "Ben size hayatım boyunca borçlu kalacağım ama leydim," dedi kesin bir dille. Genç kadın öksürmüştü. "Sizce de biraz abartmıyor musunuz Sör Albert?" dedi muzipçe. "Unutun gitsin işte..."
"O zaman bana da borçlusunuz Sör Albert," dedi bu kez Josef. Diğerleri ona bakınca "Sonuçta eğer sizi kurtarmaya son anda gelmeseydim şu an hepiniz ölmüş olacaktınız."
Dilara hemen "Lord Clark kesinlikle doğru söylüyor!" dedi. Albert'in ona borçlu olmasındansa Josef'e borçlu kalması daha iyiydi. "Lord Clark son anda gelmeseydi gerçekten tahtalıköyü boylamış olacaktık! Sizi bilmem ama ben direk cehenneme giderdim. Bu yüzden birine borçluysak ona borçluyuz!"
Albert leydinin konuşma tarzını duyunca öksürdü. Bir leydinin sokar serserileri gibi konuşabildiğine ilk kez şahitlik ediyordu. Ve kabul etmeliydi ki leydiye çok yakışıyordu. "Yalnız generalin oraya gelme nedeni ne yazık ki ben değilim Leydim," dedi bu kez. Josef'in koyulaşmış yeşillerine gözlerini dikerken "Değil mi General Clark?" diye sordu.
Josef tehlikeli bir şekilde gülümseyerek "Yalan söylemeyi pek sevmem," dedi.
Onları gözleri irileşmiş vaziyette dinlemekte olan kadına (Dilara'ya) bakarak devam etti: "Sevgili nişanlım orada olmasaydı kılımı bile kıpırdatmazdım."
Dilara boğazını temizlemişti.
Neler oluyordu böyle?
Albert genç kadına dönerek "Duydunuz mu leydim?" dedi. "Generale elbette teşekkür borçluyum. Ancak asıl teşekkürü hak eden benim gözümde sizsiniz. Benim kahramanımsınız."
Bu kez öksüren Josef olmuştu. Bu şövalye bozuntusunun nasıl bir cümle kurduğu umurunda değildi yeter ki o cümlenin içerisinde leydisine yönelik "BENİM" sıfatı olmadığı sürece.
"Leydim zaman dönmeyi düşünüyorsunuz?" diye konuyu değiştirdi.
Dilara nedense çok tuhaf hissediyordu. Niye etrafındaki erkekleri anlayamaz hale gelmişti? Josef'e dönerek "Eğer uygunsa bu gün, olmadı yarın, bana fark etmez Lordum," dedi. Ne de olsa buraya asıl gelme amacını başarıyla yerine getirmişti. Şimdi gönül rahatlığıyla sıcacık konforlu evine dönebilirdi.
"Hemen gidiyor musunuz?" diye sordu Albert.
"Çok bile kaldık," dedi Dilara "Abim Benedict buraya gelmeden sıvışmak en iyisi. Yoksa götümü beladan kurtaramam."
Genç kadın önündeki tabağındaki yumurtayı ağzına attıktan sonra başını kaldırmıştı ki karşılaştığı suratlar çiğnemesini durdurmuştu.
Josef, Sör Albert ve Leydi Cassandra, hatta kenarda onları beklemekte olan uşak dâhil hepsi ona ağzı açık kalmış vaziyette bakıyordular. Dilara yavaş yavaş ağzındaki yumurtasını çiğnerken ne var bakışını atıyordu. Yanlış bir şey mi demişti acaba? Sadece buradan hemen gitmesi gerektiğini yoksa... Kahretsin! Evet, yanlış bir şey demişti!
Küfür etmişti!
Yaptığı hatayı anlayınca mahcup bir çocuk gibi başını eğmişti. Yavaş yavaş yanakları kızarıyordu. "Benedict benim Kuzey bölgeye gittiğimi bilmiyordu da," dedi utançla "Bilirse... Biraz sorun yaratabilir."
Albert tekrar boğazını temizledi. "Lordun kız kardeşi için endişelenmesi normal," dedi hemen. Karşısında oturan adama sert bakışlarını dilerek "Bir leydinin yeri savaş meydanları değil. Tam tersi onu savaş meydanından uzak tutması ve her zaman koruması gerekiyor. Bir centilmenin yapması gereken bu!" dedi.
Josef kendisine atıfta bulunan adama dikti sert bakışlarını. Muhtemelen Leydi Valeria'yı tehlikeli bir duruma soktuğu için ona nutuk çekiyordu. Cevap vermek istedi ancak Dilara ondan önce davranarak "Bu kadar cinsiyetçi olduğunuzu bilmiyordum Sör Albert!" dedi.
Şövalye genç kadına bakarak "Anlayamadım ne?" diye sordu.
"Ne yani sadece erkekler mi ellerine kılıç alarak savaş meydanına çıkabiliyorlar! Bu sizce de saçmalık değil mi? Ne yani bizi illa bir erkek mi korumalı? Biz kendimizi korumayacak kadar aciz mi görünüyoruz? O kadar mı güçsüzüz sizin gözünüzde? "
Josef şövalyeye ağzının payını vermekten vazgeçti bir anda. Bu hırçın kadın bunu onun için güzel bir şekilde yapabilirdi. Yavaşça kahvaltısına devam etti. Bakalım konuşma seyri nereye gidecekti.
Albert'in gözleri irileşmişti. Hemen "Elbette hayır leydim! Aciz falan görünmüyorsunuz..." dedi. Nasıl kendini ifade edeceğini bilemiyordu genç adam. "Sadece... Bir erkeğin sevdiği kadını koruması gerekiyor..." son sözlerini sanki güçlükle söylemişti Albert. "Bu yüzden böyle dedim... Yoksa siz benim gördüğüm çoğu erkekten çok daha güçlüsünüz."
"Bence sör Albert doğru söylüyor," diye bu kez araya Cassandra girmişti. Herkes ona dönünce genç leydi devam etti. "Bir kadın bir erkekle kıyaslanamaz. Herkesin tabiatta kendi yeri vardır. Erkekler kadınlardan daha güçlü olduğu için onları korumak zorundalar."
Dilara neredeyse kusacaktı. Bu kızın beynine ne olmuştu böyle? "Ne yani erkekler kadınları sadece altına alacak, soylarını devam ettirecek damızlık inek yerine evlerinde mi tutacaklar?" diye sordu. "Bunu mu anlamam gerekiyor söylediklerinizden leydi Cassandra?"
Albert duyduğu cümle karşısında öksürmeye başlamıştı. Şoktan şoka giriyordu. Leydi Valeria resmen onların yanında altına almak demişti! Bu tür kelimelerin sosyetede onun sonunu getireceğini bilmiyor muydu bu kadın? Yaşadığı şok nedeniyle Lord Clark'a bakmıştı. Ancak Lord sakin bir şekilde biraz gülümseyerek kahvaltısını etmeye devam ediyordu.
Sanırım nişanlısının konuşma tarzına alışmıştı.
Cassandra biraz şaşkınlıkla "Affedersiniz ne?" diye sordu. Daha ilişki hakkında hiçbir şey bilmeyen bir kız olduğundan Leydi Valeria'nın tam olarak ne dediğini anlayamamıştı.
Dilara alnını ovalayarak "Boş verin," dedi. "Anlatsam bile anlamazsınız. Buranın düşüncesini değiştirebilmem için en az iki yüz yıl yaşamam gerekiyor. O yüzden siz dükün soyunu devam etme işini üstlenebilirsiniz."
"Leydi Valeria!" Cassandra'nın yanakları kızarmıştı. "Nasıl böyle konuşabilirsiniz! Benim ekselanslarıyla aramda hiçbir şey yok!"
"Nasıl hiçbir şey yok?" Dilara kaşlarını çatmıştı. "Dük sırf sizin güvenliğiniz için en yakın arkadaşının hayatını riske atmasına rağmen sizinle beraber gönderdi. Sizi koruması için! Ve siz bunları bilmenize rağmen aramızda hiçbir şey yok mu diyorsunuz?"
Cassanda bir an sessiz kalmıştı. Yardım istercesine Albert'e baktığında genç şövalye başını kaldırıp ona bakmamıştı bile. Sinirlenerek "Bunu ben istemedim!" dedi aniden.
Dilara kahkaha atmıştı. "Birde ben istemedim diyor ya!" masadan kalktı biraz sinirlenerek. "Leydi Cassandra size bir arkadaş tavsiyesi. Sizi gerçekten seven bir adamı bekletmeyin. Zamanında bir insanın değeri bilinmeyince sonra hiçbir şeyin anlamı kalmıyor."
Nişanlısının masayı terk etmesiyle Josef peçeteyle dudaklarını sildi yavaşça. "Sanırım bu günlük sohbet buraya kadardı," dedi sahte bir tebessümle. "Sizleri tanımak güzeldi." Yavaşça masadan kalktı. Nişanlısının arkasından öfkeyle bakmakta olan kadına baktı bir an. Sonra yavaşça "Umarım bir daha karşılaşmayız," diye salondan ayrıldı.
Dilara dışarıya çıkmadan önce Jane'den eşyalarını toplamasını istemişti. Hemen yarın sabah erkenden yola çıkacaktılar. Artık bu soğuk yerde bir saniye bile durmak istemiyordu. Yeterince aksiyon yaşamıştı.
Arka bahçedeki küçük ormanlık alanda dolaşıyordu. Beyaz karın üzerine basarken ezilen karın çıkardığı sesi dinliyordu. Hava buz gibiydi. Kabanına daha çok sarıldı. Sabahki konuşmayı düşündü.
Cassandra'nın dükü sevdiğini anlaması gerekiyordu. Hem de hemen. Yoksa buradan asla çıkamayacaktı. Daha bir sürü olay vardı. Benedict... Lanet olsun abisi de o kıza âşık oluyordu. Bunu da engellemek zorundaydı.
Sör Albert ile olacak ilişki durumunu artık ne hikmetse engelleyebilmişti. Geriye bir kişi kalıyordu o da sevgili abisi.
Josef bile ona âşık olmamıştı. İyi gidiyordu. Bu tempoda devam ederse başına hiçbir şey gelmeden kurtulabilirdi.
Birden bir çıtırtı sesi duydu genç kadın. Başını çevirip baktığında Albert'le karşılaştı.
"Ah, Sör Albert, siz miydiniz?"
"Affedersiniz. Sizi korkuttum sanırım," dedi genç adam genç kadına yaklaşırken.
"Yo hayır korkmadım. Bir şey mi istemiştiniz?"
Albert boğazını temizledi. Nedense geriliyordu. İlk defa bir kadınla konuşurken bu tür duygular hissediyordu. "Ben, yani biz birazdan yola çıkıyoruz," dedi.
"Bu kadar çabuk mu?" Dilara genç adama yaklaşarak omzuna baktı bilinçsizce "Daha iyileşmediniz bile? Omzunuz bu haldeyken gitmek aptallık olur!"
Albert gülümsemişti. "İnanılmazsınız gerçekten," dedi bir anda mırıldanarak. Genç kadın ona şaşırarak baktığında kendine gelerek "Kusuruma bakmayın ben sadece çok iyi kalpli olduğunuzu dile getirmek istemiştim leydim," dedi.
Dilara tebessüm etmişti. "Rahat olun lütfen," dedi. "Sanırım bana veda etmeye geldiniz o zaman."
"Evet, leydim," Albert genç kadının mavi gözlerine hayranlıkla bakarken "Bir daha sizi ne zaman görürüm bilmiyorum," dedi. "Eğer yanlış anlamazsanız... Sizden bir şey isteyebilir miyim?"
Dilara nedense genç adamın bakışlarını bir tuhaf bulmuştu. Neden ona bakan bu adamın gözlerinin içinde yıldızlar parlıyordu. Garip bir duyguyla "E-elbette! İsteyebilirsiniz. Nasıl yardım edebilirim?" diye sordu.
"Mümkünse... Sizden bana hatıra kalacak bir şey verebilir misiniz?" dedi. Leydi ona kaşlarını çatarak baktığında "Bir mendil bile olabilir. Sadece size ait olsun yeter," diye açıklamada bulundu.
Dilara şimdi anlamıştı ne olduğu. Hassiktir! Hikâyeyi değiştirmek isterken her şeyi tepetaklak etmişti. Lanet olsun! Sör Albert ona âşık olmuştu!
Bu dönemlerde savaşa giden şövalyeler sevdiği kadınlardan hatıra diye mendil alırdılar. Tılsım manasında kılıçlarına bağlardılar. Albert'in ondan açıkça mendil istemesi... Tanrı aşkına duygularını dile getirmesi demekti!
"Şey ben... Ben... Nişanlıyım, bunu sizde biliyorsunuz..."
"Lütfen leydim," Albert genç kadının sözünü bölmüştü. "Bir şövalye olarak yaptığım bana yakışmıyor biliyorum. Siz Lord Clark ile nişanlısınız. Bunun gayet farkındayım ancak... Sanırım imkânsız bir hayal bile olsanız sizi unutmak istemiyorum."
Ah Tanrım! Niye kitabındaki bütün adamlar bu kadar yakışıklı ve bu kadar mükemmeldi ki! Dilara şu an bu adama sarılmamak için kendini zor tutuyordu! Kabul ediyordu buraya geldikten beri gerçekten fahişe gibi bir şey olmuştu ama yani şu adamın ona böyle bakması... Ah gerçekten içinin cız etmesine neden oluyordu. Sonuçta Albert'i yazanda oydu. O da onun çocuğu gibiydi. Ve oldukça yakışıklı olan çocuğu.
Albert çok hoş bir adamdı. Kendi dünyasında bütün kadınların ağzını suyunu akıtarak bakacağı türden adam gelmiş ona ilanı aşk ediyordu ve o salak gibi reddediyordu! Böyle kaderin içine! Bu adamı kendi dünyasına götüremezdi mi ya? Hem yan karakterdi? Hikaye gidişatına pek tesir etmiyordu? Yokluğunu kimse fark etmez değil mi? Ah... Çok açgözlü olmuştu.
Genç kadın üzerindeki kalın kabanının iç cebine elini soktu. Bir dükün tek kızı olduğundan her yönden şımartılıyordu leydi Valeria. Bütün ipek mendillerinin üzerinde kendi ismi işlenmişti. Beyaz mendilini çıkartarak adama uzattı.
"Özür dilerim," diye mırıldandı adam mendili alırken. "Sizin duygularınıza karşılık veremediğim için gerçekten üzgünüm. Siz mükemmel bir adamsınız."
Albert beyaz mendili eline almıştı. Mendile bakarken burukça gülümsedi. "Neyse ki hayatımda benden bile daha şanssız olan bir adamı tanıdım," diye muzipçe güldü.
"Anlayamadım?"
Albert leydiye bakarak "Size sahip olma şansını bile isteye kaybeden adam benim en yakın arkadaşım," dedi.
Genç kadın gülerek "Öyle mi düşünüyorsunuz?" dedi.
"Kesinlikle leydim!"
"Aman bunu arkadaşınız duymasın sizi de kılıçtan geçirmesin sonra. Malum kendileri benden pek hoşlanmıyor da."
Genç kadın ve Albert malikâneye beraber dönmüştüler. O sırada onları malikânen ikinci katında izlemekte kıskançlıkla izlemekte olan insanın farkında bile değillerdi.