Korku

1531 Kelimeler
Daha evlenememiş olmamdan mı, yoksa aşk dolu bir babayla büyümemden ötürü mü bilemedim ama hep çok özendim mutlu birlikteliklere. Mutlu ve birbirini hiç üzmeyen bir çift olabilmekti en büyük hayalim, örnek bir babaya sahip olmamdan ötürü olsa gerek; gerçekleşebilme ihtimaline en yakın olduğum hayalim gibi gelir. Hedefime ulaşabilmek için hep olası gözüken bu hayale odaklansam da, her gün bir adım daha uzaklaştığımı fark ettim. Babam zor iş derdi, zor ama imkânsız değil. Hatta ‘’Bunu yapamayacak olanda evlenmesin zaten, aslında o kadar kolay.’’ derdi ve eklerdi ‘’En büyük çabayı erkek göstermeli; hem iyi bir eş, hem iyi bir baba olacak, bunları olurken romantizmi ve kibarlığı elden bırakmayacak. Birde kadınlar bizden biraz farklıdır, bu yüzden de sabırlı olacak adam dediğin.’’. Babamın neden erkeğin sabırlı olacak dediğini bugün anladım. Selçuk ve Sibel gördüğüm en güzel anlaşan çiftlerdendi, o yüzden sık sık ziyaretlerine giderdim. Aralarındaki uyumu izlemek ve mutluluklarıyla mutlu olmak en büyük hobim olmuştu. Onları rahatsız etmekten çok korksam da her fırsatta ziyaret etmek için fırsat kolluyordum. Çünkü çocukça sorularımı yadırgamıyorlardı, Onlar yadırgamadığı içinde ben devamlı sorular soruyordum. Sibel Abla bir yandan, Selçuk Abi bir yandan bana cevap veriyorlardı; bu cevaplarda bazen uzlaşamıyor olsalar da, fikir ayrılıklarını bile birbirlerini kırmadan dile getiriyorlardı. Bir yandan her sorumu önce gülümseyerek dinlemelerinden, bir yandan da sıkılmadan cevaplamalarından ötürü çok seviyordum Onları. Hem içimdeki çocuğu görüyorlardı, hem de bir yetişkinmişim gibi cevap veriyorlardı. Onları çok seviyordum ama ilişkilerini temel eğitim olarak görmemin nedeni; babamın da dediği gibi ‘’İlişki de kazananın hep kadın olmasıydı’’ ve bu ilişkide hep Sibel Abla kazanıyordu. Hayatın içinden bir ilişkiydi. Tam olarak kafamdaki ilişki örneği değildi, çünkü Selçuk Abi hafif maço bir erkekti. Öyle evdeki her işi beraber yapma taraftarı değildi ama ağır işleri de eşine bırakmazdı, bunun dışında tam bir romantikti. Eşiyle konuşması, hitabı, bakması; hâlâ ilk günkü gibi bir âşık olduğunu gösteriyordu. Sevgisini dile getirmekten çekinmiyor, hatta arkadaşlarıyla plan yaparken diğerlerinin aksine ‘’Eşime sormadan söz veremem’’ diyebiliyordu. Hayatını eşine ve eşinin mutluluğuna adamış bir adamdı. Ama babam haklıydı, kadınlar zor mutlu oluyordu ya da bazen biz erkekleri anlamıyorlardı. Böyle güzel anlara rağmen Sibel Abla’nın şikâyetçi olduğu bir konu vardı ve ben ne zaman evlilik ve ilişki hakkında meraklı sorularımı yöneltsem; konu kibarca da olsa oraya gelir ve Sibel Abla ‘’Doğuma girerken bana bir kere sarılmasını istedim ama sarılmadı. Unutamıyorum.’’ diyordu. Çok kibar söylüyordu ama gözlerinin dolmasını da engelleyemiyordu. ‘’Neden Selçuk Abi?’’ demek istedim ama diyemedim, haddimi aşmak istemedim. Selçuk Abi ile göz göze geldik, utandım ve başımı öne eğdim. ‘’Eğme başını kardeşim, eğme. Yeri geldi demek, madem yeri geldi bende anlatayım. Normalde anlatamam bunu, anlatamadım da. İstemediğimden de değil, anlatmak istedim ama yapamadım. Acı hatıraları hatırlatacak ya da birilerini üzecek konuşmalar yapamıyorum işte. Ama madem sen bile başını öne eğdin, o zaman konuşmanın zamanı gelmiş demektir. Sen varken anlatabilirim belki, çünkü biliyorum ki olurda üzülürsek sen toplarsın bizi. Sibel’in bu duruma ne kadar üzüldüğünün farkındayım ama Sibel’in fark edemediği Selçuk’un da farkındayım. Sorsan benim için ‘’Duygularını çok iyi ifade ediyor.’’ dese de; aslında dediğim gibi ben hüzünlü konuşmalar yapamayan biriyim. Yapmayan demiyorum, gerçekten yapamıyorum. Kafamda plan yapıyorum, prova yapıyorum, tam konuşacağım zaman; yüreğimde ki sızı, gözlerime yaş oluyor, işte o zaman ben konuşamıyorum. O yüzden anlatırken size bakmayacağım.’’ Selçuk Abi hüzünlü konuşmalar yapamadığını söylemiş olsa da bence yapabiliyordu, şu ana kadar kurduğu cümleyi bile tüm benliğimde hissetmiştim. Selçuk Abi dolu gözlerle Sibel Ablayı ve beni teğet geçerek; karşıdaki boş duvara bakmaya başladı. Dolu gözleri ve titreyen dudağı her an patlamaya hazır gibi duruyordu. Merakımdan susmuştum, ne kimseyi üzecek bir şey yapmak istiyordum, ne de Selçuk’u dinlemeden buradan ayrılmak. Bu yüzden bende bakışlarımı ikisinin arasındaki duvara odakladım, gelinen ilk göz teması duygularımızı ortaya çıkartır ve konuşma yarım kalır diye korkuyordum. ‘’Ben sırnaşık bir çocuktum diyebilirim, özellikle sevgi konusunda. Çünkü öyle gördüm; sevgide gurur olmaz, kırgınlık olmaz diye öğrendim. Sevgide ki tek hatanın gerektiği zaman adım atmamak olduğu öğretildi bana, durum ne olursa olsun haklı ya da haksız fark etmeksizin ilk adımı atmanın erdem olduğunu hem gördüm, hem de yaşadım. Babam annemi öyle severdi… ‘’Babam anneme hiç vurmadı.’’ diye aşağılık bir cümle kurup da o sevgiyi kirletmeyeceğim bile. Çünkü babam anneme hiç ‘’Hayır’’ demedi, hiç ‘’Of’’ demedi. Bir kadına vurulmaması gerektiğini öğretirken bile; o cümleyi kurmadı babam. Babam sevdiğin kadını üzmenin en büyük hata, en büyük günah olduğunu öğretti bana; hem de konuşmadan, anlatmadan. Babam öyle yaşıyordu, bende Onları (en çokta babamı) izliyor ve öğreniyordum. Bu hayatta aldığım en güzel ders, gördüğüm en güzel öğretmen babamdı. Annemin gözündeki sevgiyi, mutluluğu ve saygıyı gördükçe; babam gözümde büyüyor ve hayranlığım artıyordu. Hani çocuklara ‘’En çok kimi seviyorsun?’’ denildiğinde; ‘’Anne’’ cevabı gelir ya, ben ‘’Babam’’ diyordum. Çünkü sevgi denildiğinde ilk akla babam geliyordu, sevgi kelimesinin sözlük anlamında bende babamın adı yazıyordu. Belli bir yaştan sonra anne ve baba sevgisi azalır ama insan olgunlaşınca tekrar artmaya başlar derler; bunu duymuşsundur, işte bende öyle olmadı. Bende babamın sevgisi hep arttı. Hiç üzmedim demiyorum ama hep sevdim. Kızdığında ‘’Hak ettim ki…’’ dedim sevgim arttı, beni sevdiğinde ‘’İşte güzel adam’’ dedim sevgim arttı. Kızdığında hak ettiğimin farkındaydım, çünkü takdir edilecek bir evlat değildim. Öyle iyi bir insan olmaya da çok uzaktım ki aklıma birden sevmek geldi. Kendi kendime ‘’Babam gibi seversem, babam sevinir ve beni takdir eder. Bende sonrasında seni örnek aldım baba.’’ derim ve babamı mutlu ederim diye düşündüm. Babam gibi sevecektim ama bu uzun vadede anlaşılacaktı, peki o âna kadar babam kendisini sevmediğimi ve bu yüzden O’nu dinlemediğimi düşünür müydü acaba? ‘’Düşünebilir ve haklı da olur’’ dedikten sonra; kısa vadede de babama olan sevgimi göstermeliyim diye düşünmeye başladım. Her fırsatta babama sarılmaya, O’nu öpmeye başladım. Maalesef yaşadığımız toplumun yanlış yönlendirmesi sonucu duygularını belli edemeyen erkekler oluyoruz. Çünkü erkek güçlüdür, duygusallık güçsüzlüktür, erkekler ağlamaz gibilerinden birçok safsataya maruz kalıyoruz. Belki de bu yüzden Sibel’e anlatamadım kendimi, belki de bu yüzden babam bir sınır çizdi aramıza. Sınırdan kastımda gün içerisinde birkaç defa sarıldığımda; sarılmak istememeye başladı. Ama sevgide gurur olmazdı, ilk adımı atmak yücelikti ve bunu bana babam öğretmişti. Bende her defasında (bazen günde beş on defa) bu adımı attım, işte sırnaşık sevgim orada başladı. Ama ne yapabilirim ki, biz babadan böyle gördük. Zamanla adam bunaldı benden, haklıydı da… Yeni oyuncağından ayrılamayan çocuklar gibi atlayıp, zıplayıp adama sarılıyordum. Belli bir süre sonra sarılmayı bana yasakladı. Yani arada sarılıyorduk ama bana yetmiyordu, haftada bir sarılmak kime yeterdi. Bir gün hayatı boyunca hasta olmayan ve hastaneye gitmeyen o dağ gibi adam hastalandı. Çok kısa bir zaman içerisinde hastalığı o kadar arttı ki; solunum cihazıyla yaşamaya başladı. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki; çözümünün de o kadar hızlı olması için dualar etmeye başladım. Bir sabah hastaneye kontrole giderken güç bela bana seslendi ve sarılmak istediğini söyledi, o gün uzun uzun sarıldık. Ayakta durmaya gücü olduğunu bilseydim ya da O’nu yormadığını; o gün hiç bırakmazdım, en azından saatlerce öyle sarılıp dururdum. O babama son sarılışımmış, o babamı son görüşümmüş… Bir sonraki görüşüm musalla taşındaydı…’’ ‘’Ne güzel işte, son bir defa bile olsa sarılmışsın. Ya sarılamasaydın?’’ dediğimde bende üzgündüm, Selçuk’u dinliyordum ama aklım babamdaydı… Demek ki güzel seven babaların çocukları da güzel seviyor diye düşünüyordum. ‘’Güzel falan değildi işte, ben o gün kırıldım. Hem de öyle bir kırıldım ki anlatamam, ‘’kalbim kırıldı’’ deyimini yaşadım. Göğsümün içinden gelen o sesleri duydum ben. Babam sanki öleceğini anlamış ve beni bir sarılmayla teselli ediyordu. Sarıldığımız ân anlamalıydım. Belki o zaman söylemek istediklerimi söylerdim. Beni bir sarılmayla mı teselli ediyorsun baba? Bir sarıldın diye; gidebileceğini, beni bırakabileceğini ve benim bununla teselli olabileceğimi mi düşündün baba? Ben seni, yaşadıklarımızı, değerini bir sarılma ile unutabilecek ve senin gidip açtığın boşluğu bir sarılma ânı ile benim doldurabileceğimi mi sandın baba? Çok kırıldım baba, çok kırıldım. Gerçekten çok kırılmıştım hatta kızmıştım da, bir daha kendime o kadar kızdığımı hatırlamıyorum. Dışarıdan nasıl duruyorum da babam beni bir sarılmayla teselli edebileceğini düşünüyordu? Babama kendimi, daha da önemlisi babama olan sevgimi anlatamamışım ki ben. ‘’Hak ettiği değeri hissedemeden mi gitti acaba?’’ diyerek; kendime olan kızgınlığım ve kırgınlığımı hatırlıyorum hep. Diğer yandan senin de dediğin gibi, ya sarılamadan veda etmiş olsaydım diye düşündüğümde de; ‘’Teşekkür ederim baba, en azından beni yıkık bırakmadın.’’ diyorum. İşte bu yüzden Sibel’e doğuma girerken sarılmadım. Sıkıntılı bir hamilelik süreci geçirmişti, doktorun ‘’Ya kızınız, ya siz…’’ uyarısını dikkate almamıştı ve bünyesi bu duruma yedi ay zor dayanabilmişti. Sarılmak istemişti ama bende sarılırsam bunu veda sayar diye korktum. Kendince bana veda etmek istiyorsa; ‘’O’na bu şansı vermemeliyim ki, beni bırakmasın.’’ dedim ve sarılmadım. Gitmesin diye, o ameliyathaneden çıkıp gelsin diye.’’ Bir kez daha sevgiyi görmüştüm ve böyle seven adamı takdir etmiştim, gördüğüm en güzel savunmaydı. Ortada bir suç varsa (ki bence yok) böyle bir savunmada ben mutlaka affederdim. Artık birbirimize bakmaya başlamıştık, hepimizin gözleri doluydu ve ağlamaya hazırdık. Sibel Abla’nın ‘’Anlatabilirdin, anlardım. Dinlemeyeceğimden mi korktun? Neden anlatmadın?’’ diye sorarken; kendini suçlu hissettiği her halinden belliydi. Sibel şu an böyle bir adamı anlamadığı için kendine kızıyordu. ‘’Bazen karşındaki o kadar üzgün oluyor ki; sen haklı olmaya utanıyorsun.’’ dedi Selçuk. Eşinin mutsuzluğundan korktuğu için anlatamıyordu, anlattığı anısını sevdiği kadın da üzülmesin diye anlatamamıştı. Selçuk Abi’yi anlamıştım ama duyguların paylaşılması gerektiğini de anlamıştım. Hüzünleri de paylaşmazsak; benim gibi, Selçuk Abi gibi hüznünü anlatamayan evlatlar büyüten bir baba olmaktan korktum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE