Yıllar sonra gençliğimizin geçtiği kafede çay içmek bir başka oluyordu, sahibi artık değişmiş olsa da semtin müdavimleri aynıydı. Bizimle birlikte onlarda yaş almıştı tabi, hâlâ abilerimiz sonuçta, biz yaş alırken Onların aynı kalması beklenemezdi.
O zamanlar karşıdaki bina internet kafeydi, ortaokul yıllarımın sonralarına doğru çıkan Counter Strike oynamaya yıllarca devam ettik, hatta lise yıllarını öyle bitirdik diyebilirim. Ta ki son sınıfa kadar, staj ile birlikte para kazanmaya başladığımızda bu kafeye gelmeye başlamıştık. İnternet kafedeki oyunların yerini nargile ve çay sohbetleri almaya başlamıştı. Beşiktaş’ın insanı bir başkadır, haliyle sohbeti de…
O zaman Mesut Hoca’ya aitti bu kafe, ‘’öğrenci dostu gölge kafe’’ diye kime sorsanız gösterirlerdi. Mesut Hoca öğretmen olduğundan mı, yoksa gençliğinde maddi sıkıntı çektiğinden mi bilinmez ama en ucuz çayı satan kişiydi. Diğer kafelerin ücretlerinin yarısından daha azdı fiyatlar ve bu da yetmezmiş gibi parası olmayan öğrencinin içtiği çaya bile karışmazdı.
Semt ile ilgili hep güzel anılar gelirken aklıma, hevesim kursağımda kaldı. Kafede Ercan varken Hamza Abi giriş yapınca ufaktan gerildim. Şuan kafede olanlar tanımazlar ama ikisi sağlam ayakkabı sayılmaz. Serseri olduklarından değil tabi, ikisi de ‘’yufka gibi yüreği’’ vardır diyeceğiniz cinsten insanlar.
Hamza Abi bizim abilerimizin yaşında, bir ya da iki üst nesilden yani. O yıllarda emekli asker olduğundan bahsedilen hafif sinirli bir abimizdi, zaman O’na da acımasız davranmış. Hâlâ heybetinden bir şey kaybetmemiş olsa da saçlarındaki beyazlar epey çoğalmış. O zamanlar yerli herkül gibiydi. Ercan bizim nesilden, zamanında bu kafede de çalışmışlığı vardı. İyi çocuktu, sadece sinir sorunu vardı ve sinirlenince kendinden geçiyordu. Gereksiz yere olsa da çok büyüyen ve çabucak duyulan kavgaları olmuştu, bizden küçük sınıflar bir sorun yaşadığında Ercan’a giderdi. Ercan’ı birçok kişi tanıdığından ya kavga başlamadan biterdi, ya da kavga sonrası dostluk kurarlardı. Hamza Abi ile Ercan’ın bu kafede bir atışması olmuştu ve Hamza Abi’nin bakışlarından hâlâ o günü unutmadığı belliydi, Ercan böyle şeyleri takmaz demek isterdim ama diyemiyorum. Şuan düşündüğüm tek şey ilk fırsatta kafeden çıkmanın mantıklı olduğuydu. Bu küçük kafede bir kavganın ortasında kalmak istemiyordum, hele de bu yaşta.
Çıkmaya fırsat bulamadan Hamza Abi hamlesini yapmıştı, insanoğlu gerçekten değişmiyordu, ‘’can çıkmadan huy çıkmaz’’ sözünü kim dediyse çok haklıydı. Hamza Abi, Ercan’a bakarak ‘’Ulan zaten sana sinir oluyorum, birde yıllar sonra bir gün keyif yapalım diyorum onda da karşımıza çıkıyorsun.’’ diye gürler bir edayla bağırdı. Ercan’ın olayı tam anlamamış gibi bakmasıyla içime bir rahatlama geldi ki anlatamam, yıllar Ercan’ın ömründen değil de sinirinden götürmüş diye sevinerek bir oh çektim.
Ercan lafın kendisine geldiğini anlamasıyla birlikte ‘’Ben mi Hamza Abi? Bir saygısızlığım mı oldu?’’ diye sordu. Ercan’a yıllar bir naiflik getirmiş olsa da, Hamza Abi hâlâ aynı Hamza Abi’ydi. ‘’Sana internet kafede oyun oynadığımız dönemden beri sinir oluyorum, yıllar sonra seni burada yakalamıştım ama elimden aldılar. Hâlâ içimde derttir o, döveceğim lan seni.’’ diye Hamza Abi’nin ayaklanmasıyla herkes oturduğu sandalyeye doğru âdeta küçülmeye başladı. Demek ki buradakilerde Hamza Abi’yi tanıyor diye düşünmeye başladım. ‘’Hamza Abi internet kafeye geldiğinde bir hatamı yaptım?’’ diyen Ercan fitili ateşlemişti.
‘’Daha ne yapacaksın lan, oyunda saygısızca konuşuyordun ya. Sizlere abilik yapmak istedik, seni de adam sandık. Küçük müçük demedik sizlerle oyun oynadık ama o üslubun hâlâ aklımda.’’ Hamza Abi’nin sözünün bitmesiyle Ercan’ın gözleri doldu, pancar gibi de kızardı. Şaşırmıştım açıkçası, Hamza Abi’de şaşırmış olacak ki birden sakinleşti.
Ercan dolu gözlerle eskiden internet kafe olan binaya bakarak anlatmaya başladı;
‘’Hamza Abi ben internet kafede iki yıl kadar çalıştım ama hiç oyun oynamadım, bunu herkeste bilir. Ama kardeşlerim oynardı, Caner ve Cenk. Sen beni Caner ile karıştırmış olma, bana çok benzerdi.’’ Hamza Abi bir an ‘’Kimin kim olduğunu bilmeyecek kadar da yaşlanmadım’’ diye çıkışsa da artık iyice sakinleşmişti, ocakçıya Ercan’ı da işaret ederek iki çay istedi. ‘’Sen doğru söylüyorsun galiba, tamam da bunda bu kadar üzülecek ne var? Tamam, hadi unutalım.’’ dedi.
Ercan sokağa dolu gözlerle bakarken, titreyen bir sesle konuşmaya devam etti;
‘’Ben Caner ile pek anlaşamazdım, üç yaş küçüktü benden ama ikiz sanıyorlardı bizi ve hep karıştırıyorlardı. Hamza Abi bir küçüğümüz Cenk ile arasında bir yaş vardı, bir yaş abi… Cenk’ten bir yaş büyük olan adam nasıl olurda bana daha çok benziyordu, hâlâ anlayamıyorum. Cenk bir yaşa rağmen Caner’e abi derken; Caner benden üç yaş küçük olmasına rağmen neden bana abi demiyordu?
Anlaşamazdık ama abiydim sonuçta, kardeşimi korumakta görevimdi. Bir gün sahilde kavga etmişler beni aramıştı, bana ilk defa abi demişti. ‘’Abi yetiş bizi dövecekler.’’ Hamza Abi telefonda bir abi demişti, sanki yer gök titremişti. Sahile nasıl koştum anlatamam, kardeşlerimin bana ihtiyacı vardı ve Onları yüzüstü bırakamazdım. Deli çağlarımdayım, kanım kaynıyor, yerimde duramıyorum zaten, Mesut Hoca olsa anlatırdı sana. Karşı taraf çok kalabalıktı abi, ellerinde de sopalar var, Caner kavga etmeyi bilmez, Cenk desen zaten küçük…
Dediğim gibi abi daha önce çok kavga etmiştim ama ya kendim içindi ya da arkadaşlarım için; dövdüğümüz de olmuştu, üç beş tekme tokat yediğimizde ama işin içinde aile ya da daha da can alıcısı kardeş varken öyle olmuyormuş. Kardeşlerime bir şey olmasın diye, belki de ilk defa abi dedi diye kendimden geçtim. Abi bir kavga ediyorum ki görmen lazım; ne yorulma var bende, ne de kalabalıktan korkma. Karşı taraf on kişi, benim yanımda sadece koşarak geldiğimi gören Namık ve kavga edemeyen iki kardeşim. Kendimden geçmişim abi, Namık beni tutarken fark ettim; elimdeki sopayı da, yerde kafası patlamış çocuğu da…
Yerde oluk oluk kan vardı abi, kanın üzerinde yatan iki kişi, etrafta toplanmış bir kalabalık. Namık’ın söylediğine göre çocuklardan birinin elinden sopayı aldığımda ortalık karışmış, içimden canavar çıkmış. Kardeşlerimi koruyorum ya farkında bile değilim tabi ben.
O kavga benim üç buçuk yılıma mâl oldu abi, gençliğimin baharında üç buçuk yılımı demir parmaklıkların ardında geçirdim. Üzüldün mü dersen; üzülmedim abi, hem de hiç, kardeşim bana abi demişti bende abiliğimi yapmıştım.
Üç buçuk yılın ardından soluğu Halıcıoğlu askerlik şubesinde aldım, sen biliyorsundur abi bir kere de uzun sayılabilecek kadar tutuklu kalınca hemen askere almıyorlarmış ve o yaşlarda üç buçuk yıl uzun sayılıyormuş. Çocuk psikolojisi filan dediler ama anlamadım, anladığım tek şey üç ayda bir gittiğim askerlik şubesinden eve hüzünlü gelişimdi.
Caner o dönem askere gitti, o süreçte ben kendimi toplarım diye mi düşündü yoksa benim o halimi görmekten mi kaçtı hiç bilemedim abi. Askerlik içimde kanayan bir yaraydı ve bu yüzden Caner’i askerken hiç ziyaret etmedim. Caner’de askerden gelemedi…
Yüce bir makam şehitlik deme abi, çünkü Caner şehit olmadı. Askerliği bittiği gün kız arkadaşı arabayla almaya gittiği için bizimkiler gitmemişti. Babam Mardin’den İstanbul’a araba kullanılmaz dese de, Caner ikna etmişti babamı. Ama babamın içine doğmuş abi, sanki babam o yolda kaza olacağını hissetmiş.
Caner’in haberi kendinden önce geldi, kaza yapmıştı. İstanbul’dan Elazığ’a nasıl gittiğimizi anlatamam, bir de kardeşimi musalla taşında gördüğümde duyduğum acıyı. Abi yok böyle bir acı diye düşündüm, zannedersin kalbim büyüyor ve göğsümü yarıp çıkmak istiyor, kalbim büyüdükçe nefes alamıyorum, öyle yani. Asker künyesi olduğu için askeriyeye haber verilmiş ve bir komutan gelmiş.
Abi dedim ya yok böyle bir acı diye, büyük konuşmamak gerekiyormuş. O komutan bana baktı ve ‘’Ercan sen misin?’’ dedi. Caner’in asker olarak kalması istenilmiş, Caner’de ‘’Çok isterim komutanım ama kalamam. Abim benim yüzümden yaşadığı bir olay yüzünden askere alınmıyor ve üzülüyorken; dalga geçer gibi askerde kalamam. Çok istiyorum aslında ama kalmam benim ölümüm olur.’’ demiş. Teskeresini aldığında da ‘’Kalırsam ölürüm demiştim ama şimdi de öldüm, aklım burada kaldı komutanım.’’ demiş.
İçimdeki acı kat kat artmıştı, aklımdan kardeşimin benim yüzümden öldüğünden başka bir düşünce geçmiyordu. Belki de beni düşünmeyip askerde kalsa yaşayacaktı be abi…’’
Ercan’ın sözleri kafede esip geçmişti, herkes pür dikkat dinliyordu, kimse çayına dokunmamıştı ve herkesin gözleri doluydu. Dokunsan ağlayacak derler ya hani, işte tam olarak öyleydik, ağlamamıza ramak kalmıştı. Ercan’ı yıllardır tanıyordum ama bu olayı ilk defa duyuyordum.
Hamza Abi gözyaşlarını sildikten sonra ortamı yumuşatmak istercesine ‘’Herkesin çayı soğudu herkese benden çay, sende üzülme be kardeşim. Beni de üzme, bir şey dedik ama bedelini ağır ödettin bize.’’ dedi.
Ercan yutkunmayla karışık derin bir nefes aldı;
‘’Bedel mi dedin abi. Ben o bedeli nasıl ödüyorum biliyor musun? Caner kız arkadaşını çok severdi, tabi bizde çok severdik, evde dört erkek kardeşiz nasıl sevmeyelim. Caner sayesinde bir kız kardeşimiz olmuştu, canımızdan can kanımızdan kan hem de, görsen öz kardeş zannedersin, bir şey istese babam ve kardeşlerimle yapmak için yarışırdık. Bizi çok sık ziyaret ederdi, hele Caner askerdeyken gelir gelir beni izlerdi, ‘’Caner’im dersem ses çıkartma abi, çok özledim idare et’’ derdi. Bende idare ederdim, hem kız kardeşim, hem kardeşimin sevdiği kız. Yengenin kardeşin gibi olması anlatılmayacak bir duygu abi, herkes yaşasın isterim, hele birde kız kardeş abisi olmak; bu apayrı bir tatmış.
Ama kader işte, bize önceden göz kırpmış, kızın adını askerliği ve askeri hatırlatırcasına Hilal koymuş. Canımdan can, kanımdan kan gibi dediğim kardeşim Hilal; ‘’Caner senin yüzünden öldü’’ dedi bana kaza günü. Sonrasında özür dilese de insan hep hatırlıyor be abi. Unutmak mümkün değil ama tam unutacak gibi olduğumda; Hilal, Caner’i özlediği için beni görmeye geliyor, Hilal’i gördüğüm için aklıma Caner geliyor ve nefesim kesiliyor. O kaza olmasaydı yılbaşında evde yanımızda olacaktı diye, yılbaşı kutlamıyoruz biz abi. Kardeşimizi, sahip olduğumuz tek kız kardeşimizi görmeye dayanamıyoruz, daha da kötüsü ben her aynaya baktığımda o bedeli ödüyorum abi. Beni Caner sanıp dövsen ne olur ki, o bedeli mi ödeyemeyeceğiz kardeşimiz için.’’
‘’Buna nasıl dayanıyorsun?’’ diye sordu kafeden bir ses, Ercan başını öne eğdi ve gözyaşlarına hâkim olamadığını belli edercesine ağlarken; ‘’Duvara dayanıyorum, yoksa ayakta bile duramıyorum ki…’’ dedi.
O günün bedeli olarak soğuyan her çayda Ercan ve Caner’i hatırlar ve sıkı sıkı kardeşlerime sarılır oldum ve her çay gördüğümde Caner’i hatırladım… Belki olayın çay ile alakası yoktu ama sırf o günü hatırlatıyor diye; çay bana kardeşliğin simgesi olarak gelir. Dert varsa o çay soğur, sohbet güzelse sıcak sıcak içilir ya… Çayımı sıcak içememek, çayımı soğutacak kadar dertli olmak korkutmaya başladı beni ve o ince belli bardaklar bana hep (hiç görmediğim halde) Hilal’i hatırlattı.
Her ince belli bardakta gelen çay; bana hiç dinleyemediğimiz Hilal’in acı hikâyesini düşündürdü. ‘’Acaba bu hikâyeyi Hilal nasıl anlat ırdı?’’ diye hâlâ düşünürüm…