Aslan Akbey
Köyün taşlı yollarında Melisa’yla yan yana yürüyorduk. Ellerimdeki teneke kovalar, her adım attıkça birbirine çarpıyor, kulak tırmalayan bir ses çıkarıyordu. Güneş tepemizde parlıyordu ama hafif esen rüzgâr sıcaktan bunalmamı engelliyordu. Çeşmeye vardığımızda yere çömelip kovaları suyla doldurmaya koyuldum. Elimi suya daldırıp yüzüme serinlik verirken Melisa’nın sesiyle irkildim.
“Bakma sakın.”
Elimi durdurup ona döndüm. Ne demekti bakma? Gözlerini kısıp başıyla yol kenarındaki siyah limuzini işaret etti. Köyde böyle lüks arabalar nadiren görülürdü. İçinden biri iniyordu. Adamı ilk görüşümde nefesimi tuttum.
Uzun boylu, koyu renk takım elbisesi tam üzerine oturmuş. Siyah saçları geriye taranmış, yüzü sert ve ifadesizdi. Ama duruşu… Çekiciydi, ürkütücü olduğu kadar. Bakışlarımı kaçırmam gerektiğini biliyordum ama gözlerim ona kilitlenmişti.
Melisa dirseğiyle dürtünce kendime geldim. “Ne var?” diye sordum.
“Ne bakıyorsun? Dedim ya, o adamın sahibi var.”
Kaşlarımı çattım. “Sahibi mi?”
Melisa gözlerini devirdi. “Yani, annesi ona gelin olarak herkesi kabul etmez. Hem o adam tekin değil. Kimseyle doğru düzgün konuşmaz bile.”
Sözleri kafamda yankılanırken tekrar adama baktım. Umurumda değildi. Kimseyle konuşmazmış, annesi seçiciymiş… Bunlar beni ilgilendirmezdi.
Kovaları yıkamaya devam ettim. Melisa başka şeylerden bahsediyor, köyden dedikodular anlatıyordu ama ben dinlemiyordum. Kafamı kaldırıp suyu elimle yüzüme serptiğimde bir şey hissettim. Biri beni izliyordu.
Gözlerimi açtım.
Ve onun gözleriyle karşılaştım.
Birkaç metre ötemde duruyordu. Simsiyah gözleri doğrudan bana bakıyordu. Yüzündeki ifade değişmiyordu ama bakışları sanki içimi okuyordu. Kalbim hızlandı. Gözlerimi kaçırmak istedim ama yapamadım.
Melisa fısıltıyla, “Sana demiştim,” diye mırıldandı ama duymadım bile.
Sadece adamın gözlerinde kayboldum.
Kollarımın arasında tabaklar, çanaklar, birkaç eski tencere… Hepsini dirseğimin altına sıkıştırarak yürümeye başladım. Gözüm önüme düşen saç tellerine takılınca başımı geriye atarak kahverengi saçlarımı savurdum. Güneşin altında hafif bronzlaşan tenime yapışan gömleğim, vücudumu sarıyordu. Adımlarımı atarken kalçalarımın hafifçe kıvrıldığını hissediyordum, her hareketimde üzerimdeki ince etek kıvrımlarımı belirginleştiriyordu.
Melisa aniden, sesi neredeyse bir fısıltı kadar hafif çıkacak şekilde, “Alev… Adam seni izliyor,” dedi.
Bir an sendeledim. Tabaklardan biri kayacak gibi oldu, hemen dengemi sağladım. Gözlerimi kısarak ona döndüm. “Ne?”
Melisa başıyla arkayı işaret etti. “Arkana bak.”
Bedenimi hafifçe döndürdüm, acele etmeden. Önce gözlerim etrafta birini aradı, sonra onu gördüm.
Limuzinin yanında durmuş, elleri cebinde, bana bakıyordu. Yüzündeki ifade yine soğuktu, donuktu. Ama gözleri… O gözlerde bir şey vardı. Beni süzüyor, beni inceliyor, beni tartıyordu sanki. İçimde bir ürperti yükseldi ama bu korku değildi. Daha çok… Tanımlayamadığım bir şey.
Göz göze geldiğimiz an, o ifadesiz suratına rağmen kalbim bir anlığına hızlandı. Ve sonra, gözlerini başka bir yöne çevirdi. Sanki hiç bakmamış gibi.
Yutkundum. İçimde bir şey sıkıştı ama ne olduğunu bilemedim.
Hızla yürümeye devam ettim. Tabakları taşımak zorlaşmıştı ama içimdeki garip duyguyu bastırmak için eve varmak istiyordum. Köyün dar sokaklarını geçip, eski taş evimize vardığımda kapıyı açmamla babamın sert sesiyle irkildim.
“Alev! Nerelerdesin bu saatte?”
Gözlerimi kapattım, içimden bir of çektim. İşte yine başlıyordu.
Babam hamza, her zaman böyleydi. Öfkesi dilinin ucunda dururdu. Annem gül ise genelde sessizdi, araya girmezdi. Bu ev, benim için nefes alabildiğim bir yer olmaktan çıkmıştı. Ellerimdeki eşyaları usulca masaya bıraktım. İçimden geçen tek bir şey vardı: Bu ev benim zulmüm olacak.
Cevap vermedim. Babamın bakışlarını üzerimde hissediyordum ama artık tartışmak istemiyordum. Direkt odama geçtim, kapıyı kapattım ve yatağa uzandım.
Tavana bakarken aklımda tek bir şey vardı. O adam.
Kimdi? Neden bu kadar dikkatimi çekmişti? İsmini bile bilmiyordum. Elimi telefona uzattım, adını aratmak istedim ama ne yazacağımı bilemedim. “Siyah limuzinli adam” mı? Aptalcaydı.
Tam o sırada telefonuma bir mesaj geldi. Melisa’dan.
Melisa: Bu adam kimmiş biliyor musun?
İçim bir an sıkıştı. Çabucak cevap yazdım.
Alev: Kim?
Birkaç saniye geçti. Sonra cevap geldi.
Melisa: Kadırlı aşiretinin oğlu…
Durdum.
Gözlerimi kırpıştırdım. İçimde hafif bir ürpertiyle ekrana baktım.
Melisa: Aslan Akbey.
Nefesimi tuttum.
Aslan Akbey…
İçimde bir şeylerin değiştiğini hissettim. Ama bunun ne olduğunu henüz bilmiyordum.