8. Bölüm

3138 Kelimeler
Çünkü o sıralarda, ben babalık yapmaya hazır değilim, gerek çesiyle bunalımlardaydı. Gerçi daha sonra işler yoluna girmiş ti ama o dönem Kaan pek de ortalarda yoktu. Dilek'in bu söz leri üzerine Melis de Kaan da suskun kalınca, bizimkinin jeto nu düştů. Ve hemen, "Aman canım başka laf yok mu," diye konuyu değiştirmeye çabaladı. "Cinsiyeti belli mi?" "Hayır Melis, sanırım bir sonraki randevuda, ultrasonda daha net görebilecekmişiz." "Biliyor musunuz," dedi Ulaş, "aslında ben bilmek istemi yorum." Herkesin bağırması üzerine, "Bir dakika ya, bir dakika. Bir düşünsenize, eskiden tam dokuz ay bebek beklenirmiş. Yani, bu gizemli bekleyiş dokuz ay sürermiş," dedi. "Evet, evet," dedi Esin, "Benim anneannem ne zaman bir hamile kadın görse, karnı küçük, çocuğu arkada taşıyor, kızı olacak bunun; ya da karnı sivri, one doğru gelişmiş, oğlan do guracak, diye kehanetlerde bulunurdu." "Ne güzel yaa..." "Ciddi olamazsın Ulaş," diyerek Ulaş'a ters ters baktı Di lek. "Neden öyle söylüyorsun?” "Yeni teknoloji sana birtakım kolaylıklar sunuyor ve sen bunları kullanmıyorsun anlamına geliyor da ondan." "Bilmek o kadar önemli mi?" "Elbette önemli, ona göre odasını hazırlayacağım, giysileri ni alacağım." "Aman ne önemli! Ya pembe olacak ya mavi. Sen de tutar her şeyi sarı alırsın, olur biter." "İnanmıyorum Ulaş! Ciddi olamazsın!" "Bak Dilek," dedi Ulaş, yüzünde mutlu bir ifade. "Bebeği mizin cinsiyetini bilmezsek, tam dokuz ay bunu konuşacağız, düşüneceğiz. Sadece biz mi, ailelerimiz ve arkadaşlarımız da bu gizemi yaşayacak. Müthiş bir sürpriz paketi gibi düşün ola yi..." "Abi ya, sen bizimle kafa mı buluyorsun?" "Hayır Kaan, çok ciddiyim, inanın, çok ciddiyim." Bu sözler üzerine milleti aldı mi bir gülme... Dilek söylenir bir yandan, Ulaş tezini savunur öbür yan dan, kimimiz güler, kimimiz değerli fikirlerini beyan eder. Baktım Ulaş'la Dilek arasında işler kızışıyor, "Isim düşun dünüz mu?" diye bir laf attım ortaya. "Cinsiyetini bilmediğimiz sürece isim veremeyeceğimize göre Serraciğim, bu konuya ancak doğumdan sonra eğilebile ceğiz," dedi Dilek bastıra bastıra. Hay Allah! Ben konuyu değiştireyim derken Dilek'i büsbütün kızdır mıştım. "Evde işler bitti mi Esin?" "Evet Melis, odalar hazır, eşyalar da geldi." "Harika! Iyi toparladınız valla..." "Selçuk'un çocukları da haftaya geliyorlar zaten." Esin'in bu sözlerini, "Selçuk'un değil canım, bizim' çocuk larımız haftaya geliyorlar," diye düzeltti Selçuk. Vaaay! Bu Esin'in işi zor olacak gibi.... Birden kaan, hem de durup dururken, "Eee Serra, sende bir haber yok mu?" demez mi. "Ne haberi?" "Yeni bir bebek haberi..." Delirdi mi bu Kaan.... "Şimdilik niyetimiz yok, değil mi Özgürcüğüm?" "Öyle diyorsan öyledir," diye bana gülümsedi Özgür. "Ooo, bak Serra, eniştemiz topu sana attı." "Konuyu değiştirebilir miyiz?" "Peki, en azından ne zaman için düşünüyorsunuz, onu söyle bari." "Sevgili Ulas ve sevgili Kaan, böyle soruların çok özel so rular olduğunu ve bunları sormanın çok ayıp oldugunu anne niz sizlere ogretmedi mi?" "Ogretmedi, ortmenim. Yine kahkahalar... Suratımın asıldığını gören Melis'le Dilek kocalarım bir şe kilde susturdular da bu abuk konuşma sona erdi. Bunların hepsi kafayı yemiş. Yeni evli birini görmeyegörsünler, hemen aym soru; bebek ne zaman? Genci de bunu yapıyor, yaşlısı da... Hayret bi şey yaa... 24 Mayıs, Çarşamba Ofisten çıkmak üzereyken Dilek aradı. Daha bir iki laf etti etmedi, "Dilek, senin canın bir şeye mi sıkıldı," diye sordum. "Neden öyle söylüyorsun?" "Ne bileyim, sesin pek keyifsiz geliyor da..." "Öyle mi?" "Evet, sen her zaman şakırsın. Civil civil konuşursun ama bugün... ne bileyim keyfin yok gibi. Yoksa yanılıyor mu yum?" "Yanılmıyorsun, Serra," dedi ve ekledi. "Biraz konuşabilir miyiz, yani durumun uygun mu?" "Uygun, ofisin yanısı çoktan çıkıp gitti bile." "Bu annemle ne yapacağım ben? "Habibe Teyze bir şey mi yaptı yine?" "Evet! Annem olmasa, bir dakika durmam, hayatımdan ç karir atardım onu. Ama işte... sonuçta o senin annen, atam yorsun, satamıyorsun. Bu kez de Ulaş'a ettigi laflar nedeniyle ortalık karıştı." "Ne dedi Ulaş'a?" "Eee damat, karına doğum hediyesi olarak ne takacaksın bakalım, demiş." "Yapma..." "Bu kadarla kalsa gene iyi. Bak, demiş bu ilk çocuk, onun için takı da ona göre olsun. Su, diye anılan pirlanta kolye-bi lezik takımları var, mesela. Buna bir çift de kupe ekledin mi pek yerinde olur. "Zavallı Ulaş'ın bütün bu sözü edilenler hakkında hiçbir fikri olmadığından, ne diyeceğini bilememiş ve bana soracağı na gidip annesine sormuş." "Eyvahlar..." "Eyvahlar ki eyvahlar... Tabii kayınvalidem de açmış tele fonu anneme ve Habibe Hanım, taki konusunda Ulaş'a oneri lerde bulunmuşsunuz. O, pek bir şey anlamamış, malum er keklerin bu konularda fazla bilgisi yoktur, hele de genç erkek lerin. Onun için siz düşüncelerinizi bana söyleyin, demiş." "Yüreğim çarptı valla Dilek." "Annem Ulaş'a söylediklerini, kayınvalideme tekrarlamış." "Gerisini duymak istemiyorum." "Şimdi Allah'ı var, kayınvalidem sakin ve idareci bir kadın dır. Çatışma olmasın diye elinden geleni yapar. Hatırlarsın, biz evlenmeden de bana nasıl yardımcı olmuştu." "Nasıl hatırlamam..." "Ama istekler böylesine tavan yapınca, o da sinirlenmiş ve Habibe Hanım, benim oğlum maaşla çalışan bir genç. Babasın dan hanlar hamamlar kalmadı ona. Dolayısıyla ondan böylesi ne abartılı bir takı istemenin insafla bağdaşır bir tarafı yok, demiş. "Annemse, damadım bu önerime karşı çıkmadı ki... Belki de alacak, demiş." "Inanamıyorum, Dilek." "Kayınvalidem, damadınız şaşkınlığından o anda ne diye ceğini bilememiştir de onun için suskun kalmıştır. Onun gü cu böyle bir takı seti alamaya kesinlikle yetmez, deyince bu kez annem, eh sizler de bir şeyler alacağınıza göre, bari birle şir o takımı alırsınız, demiş küçümser bir ses tonuyla. Bunun üzerine kayınvalidem gerçekten sinirlenmiş ve Ha bibe Hanım, bizim ve oğlumuzun Dilek'e ne alip ne almayaca ğımıza bırakın da biz karar verelim. Siz, kızımıza kendi taka cağınızla ilgilenin, yeter, demiş ve telefonu yüzüne kapatmış." "Ne diyebilirim Dilek, kadın haklı." "Elbette haklı, Serra. Sen nasıl karışırsın insanların işine, ne takarsa takar. Hem beni duşurdugu duruma bir bakar mi sin. Şu sözleri duyan, bunlar ne gorgusuz aile, der, "Ha, bir de bütün bu yaptıkları yetmezmiş gibi beni arıyor ve kaynanan yüzume telefonu kapattı, diyor." Habibe Teyze"nin yaptıkları akıl alır gibi değildi. Dilek'i dinlemeye devam ettim. "Ben de, kim bilir ne yaptın ki telefonu yüzüne kapattı, de tam da beklediğim gibi, bu kez bana kızdı ve, tabii sen beni saymazsan, onlar niye saysınlar ki, diyerek bu kez o yu me telefonu kapatti." "Çok üzüldüm, Dilekçiğim, ama anneni olduğu gibi kabul etmekten başka çaren yok." "Onu değiştiremeyeceğimi biliyorum. lçinin kötü olmadı ğını da... Ama bakar mısın, şurada doğuma daha aylar var ve kadın doğum sonrası takılacak incik boncuk için şimdiden olay çıkarıyor. "Seni de üzdüm ama o kadar doluydum ki, mutlaka biriy le konuşmam gerekti. Neyse, şimdi kapatalım da sonra yine konuşuruz." "Tamam canım. Dilek..." "Efendim?" "Bebeğini düşün ve sinirlenmemeye bak." "Beni merak etme. Ben şimdi güzel bir müzik koyarım, hem o hem ben sakin sakin çalışırız." "Cinsiyeti daha belli olmadı, değil mi?" "Olmadı! Mübarek iyice saklıyor kendini. Ulaş da bu du rumdan çok memnun. Biliyorsun, ona göre bilmemek gizem li oluyormuş. Hey Allahım Serracığım, deliler arasında kal dim. "Benim bildiğim hamileler kapris yapar, etraf da onları şı martır. Ama nedense benim durumumda olaylar tersine geli şiyor." "Canım benim, gül geç bunlara. Güçlü kızsın sen." "Ne demezsin! Aslan geldik, aslan gidiyoruz." Dilek için gerçekten üzüldüm, sevgili defter. Bu kızın evli lik öncesi günlerini de ailesi zehir etmişti zaten. En güzel gün lerini annesinin kaprisleriyle boğuşarak geçirmişti. Şimdi de bebek bekliyor; yine insan ömrünün en önemli olaylarından birini yaşıyor ama maşallah onu da bir biçimde sevimsiz hale getirmeyi başarıyorlar. Şu Dilek'in babası da ağzını açıp karısına iki laf etse ya... Yok, her şey Dilek'in omuzlarında. Anasıyla babasını o idare edecek. Onların kırıp döktüklerini eşine ve kayınvalidesine karşı o toparlayacak. Eh, bu arada Ulaş'ın da her erkek gibi kaprisleri oluyor. Ve kız, bunu da elinden geldiğince idare ediyor. Ve kimse de, bu kız artık ha-mi-le... Bir ateşkes imzalayalım da, rahatça doğursun, saçmalıklarımıza daha sonra devam ederiz... de-mi-yor! İşte ben de buna ifrit oluyorum. 29 Mayıs, Pazar Bu sabah annemle anneannem bana ziyarete geldiler. Elle rinde eflatun renkli bir orkide... Ve de anneannemin o lezizzz böreği... Hava harikaydı. Balkonda çiçeklerin arasında oturup, kah velerimizi içerken bol bol sohbet ettik. Böyle doyasıya konuşmayı nasıl da özlemişim. Biz bize... Telaşsız... Oradan buradan konuştuk, sonra Nuran Anne'nin daveti ne giymeyi düşündüğüm giysiyi gösterdim onlara. "Tüm aile mi olacak?" diye sordu annem. "Hayır, Nuran Anne bu kez sadece ailenin gençlerini top luyor." "Çok güzel düşünmüş," dedi anneannem. "Gençleri kay naştırıyor böylece." "Evet," diye annesini destekledi annem. "Nuran'ın ilişkiler konusunda üstüne yoktur." "Eee Serra," dedi anneannem, "artık bir ailen daha var.". "Ama benim ailem zaten var." "Tabii canım," dedi annem. "Sen bizim biricik kızımızsın ama artık bu çekirdek aile genişledi. Özgür'ün ailesiyle birleşip, bütünleşmesi gerek. Anneannen bunu demek istiyordu. "Oysa bazı genç kadınların, nedendir bilinmez, evlenir ev lenmez ilk işleri eşlerini ailelerinden, arkadaşlarından koparmak oluyor. Biz birbirimize yeteriz, havasına giriyorlar." "lyi de öyle olması gerekmez mi?" "Kuşkusuz hayatının en önemli kişisi, eşin. Ama bu biz birbirimize yeteriz' i, bir yalnızlık adasına dönüştürmemek ge rek, Kendi aileni ihmal etmeden eşinin ailesiyle bütünleşmek, doğacak çocuklarına güçlü bir aile zemini hazırlıyorsun anla mına gelir. "Güzel günlerde, üzüntülü anlarında, aile ağın ne kadar genişse, sevinçlerin o denli buyur, üzüntülerinse paylaşılır, yükün hafifler. "Öte yandan bu söylediklerimin kolay elde edilir şeyler ol madığını da söylemeliyim," dedi annem gulerek. "Doğruya dogru..." "lyi valla... Hem ogütler yağdırıyorsun hem de bunları uy. gulaması zor, diyorsun." "Soylemek istediğim, amacın boylesi bir ilişkiye ulaşmak olmalı. Neden kolay olmadığına gelince, tutturulması gereken denge çok hassas. Ailelerle ilişkilerde bağımlı değil, bağlı ol mak gerek. Ailelere bağımlılık mutsuzluk getirirken, aileye baglılık sana sözüne ettiğim işte o bütünleşmeyi getirir. İşin inceliği de burada zaten." "Biz buna benzer konuları Doğanay Hoca'yla konuşmuş tuk," "Aslında gençler ilişkiler konusunda bilgilendirilmeli. Bu konuda yazılmış çok guzel kitaplar var şimdi. Bizim zamani mızda yoktu." "Peki," dedim, "işte sana bir uzmanlık sorusu." "Sor bakalım." "Diyelim ben çok ciciyim, elimden geleni yapıyorum, on lara sevgimi veriyorum ama - karşılığını alamıyorum. Ya da, her şeyime ama her şeyime karışıyorlar. Vir vir, dır dır bitmiyor. Bu durumda ne yapmam gerekir?" "Aman, ağzından yel alsın.". "Sakın kafandan senaryolar yazmaya başlama, anneanne. Şükürler olsun, benim öyle bir derdim yok. Ailelerden yana şanslıyız biz." Bu kez tahtaya vurdu, "Aman nazar degmesin." "Evet," dedim anneme, "yanıtımı bekliyorum." Sanırım saygılı bir mesafe koyup, görevlerini yapmakla yetinmek, en doğrusu. "Öte yandan, senin durumunda olduğu gibi güzel ilişkiler yaşandığında bile, bu her şey hep güllük gülistanlık olacak an lamina da gelmez. Seni uyarmam gerek." "Ay anne, bir iyi konuşuyorsun bir kötu. Nerede kaldı gü zel aile ilişkileri o zaman. "Gerçekçi olmakta fayda var, Serracigim. Örnegin, sen ar kadaşlarınla da zaman zaman ters düşmüyor musun?" "Hem de nasıl.…..... "Işte ben de bunu söylüyorum. Ama bir olayda ters düştün diye onları defterden silmeyi düşünür müsün hiç?" "Asla! Onlar benim için kardeşten ôte arkadaşlarım." "İşte, kocamın ailesine yaklaşımın böyle olmalı. Çatışmalar olabilir, alınganlıklar, kırılmalar olabilir. Yaklaşımın hep filo zofça olmalı, elinden geleni yapıp çözüm üretmelisin. "Öte yandan kendini de fazla hırpalamamalısın. Başkaları ni mutlu edeceğim diye, aşırı özveride bulunursan, bir sure sonra o insanlardan nefret edersin. "Onun için kendini değiştirmeye kalkışma, sen neysen osun. Seni olduğun gibi tanısınlar. Olmadığın biri gibi davran mak çok yorucudur. "Bu arada sen de eşinin aile bireylerini tanımaya çalış. On lanı neler mutlu ediyor, bunlara dikkat et. Küçük, düşünceli davranışlar en buyuk gönül avcılarıdır. Aslında sana bunu söylememe hiç gerek yok, çünku sen bu tür güzel davranışlar içinde olageldin. Dedenin, babaannenin, kısaca hepimizin gönlünü almayı hep bildin." Gözlerim yanmaya başlamasın mı.... "Şimdi aynı şeyi eşinin ailesi için yap. Ama yine söylüyo rur., bunun için kendini çok da zorlama çünkü o zaman bu keyifli bir eylem olmaktan çıkar, angaryaya dönüşür ve işir özüne ihanet edilmiş olur." "Aslında ben sizlere bile istediğim kadar vakit ayıramıyo rum..." diye yakındım. "Ama sen çalışan bir kadınsın. Ayrıca koca bir metropolde yaşıyoruz, bir yerden bir yere gitmek bile başlı başına bir 15. Üstüne üstlük bir de evinin sorumluluğu var. Sosyal yaşantın var. O nedenle, biz büyüklere düşen sizlere anlayış göster mek." "Ya Özgür'un annesiyle babası sizin gibi düşünmüyorlar sa... "Onlar anlayışlı kişiler, ama bazen insanlar düşünemeyebi lirler, boş bulunabilirler, o zaman da sen durumunu güzel gü zel anlatır, gönüllerini isitan bir iki sözcük eklersen, merak et me, onlar da seni hoş görürler.. "Özetle, benim tatlı kızım, bizleri nasıl tavladıysan, onları da öyle tavlayacaksın." "Anne, bu konuşma tam bizim Doğanay Hoca sohbetine dondu." Annem acı acı güldu. "Aslında hiç de öyle ders vermeye ni yetim filan yoktu. Başarısız evlilik yapmış biri olarak, ağzumi bile açmamam gerekir." "Hiç de değil efendim," diye karşı çıktı anneannem. "Sen elinden gelen her şeyi ama her şeyi hem de yillarca yaptın ama karşındaki..." "Oralara hiç girmeyelim anne," diyerek annem anneannemi susturdu ve bana donerek devam etti: "Dedim ya, bu konuda her ne kadar kendimi otorite gibi görmesem de, söz ilişkilerden açılınca senden daha çok yaşa mış bir kadın olarak, genç dostuma bazı gözlem ve deneyim lerimi aktarmak istedim, hepsi bu." "Peki, soyle bakalım daha çok yaşamış hanım, bu çabada erkeklerin hiç mi rolu yok?" "Işte yine filozof olman gereken bir alan." "Oh, ne güzel! Tüm çabalar biz kadınlardan, iş onlara ge lince, filozof olunacak." "Tabii ki onlardan da beklenenler var. Tek taraflı olur mu hiç... Ama gerçekçi olmak gerekirse, kadınlar insan ilişkile rinde erkeklerden çok daha başarılılar. Aile içinde ilişkileri yönlendiren onlar. "Bir dikkat et, istisnaları bir kenara koyarsak, bir ailede ilişkiler düzgünse, o ailede akıllı bir kadın vardır. Öte yandan darmadağın bir aileye bak, orada akılsız bir kadın görürsün. Kendilerini bile sevdiremeyen kadınlardır bunlar. "Bazı gerçekleri kabullenmek hayatı kolaylaştırıyor. Yel değirmenlerine savaş açan Don Kişor'lara özenirsek, sadece pek çok şeyi kırıp döktüğümüzle kalırız." "Yani, erkekler Mars'tan, kadınlar Venus'ten meselesi..." "Evet Serracığım, aynen öyle." Üçümüz de susuyorduk. Annemle anneanneme baktım. Asırlar boyu yapılagelen konuşmaları işte biz de tekrarlı yorduk. Anneanneden anneye... Anneden kızina... Dizi dibinde yapılan konuşmalar... Istesen de istemesen de.... Ve... Ne kadar inkâr edersen et, yüreğinin en dip koşesinde, bu sözlerin gün gelip işine yarayacağını sezinleyerek. Ve yine gün gelince, kendi kızına aktaracağını bilerek.. 22 Haziran, Perşembe çok üzgünüm sevgili defter, çok... Bu satırları yazarken gözyaşlarımı tutamiyorum. Dilekçiğim... Biricik kıymetli Dilekçiğim... Bebeğini düşürdü! Inanamıyorum. Inan, hâlâ inanamıyorum. Bu sabah ofiste kaptırmış çalışırken, bir telefon... Baktım, arayan Ulaş. "Ulaşçığım, sesini duymak ne güzel," dedim ve "Hayırdır?" ekledim: "Hiç de hayırlı bir haber için aramıyorum, Serra." Bu sözler üzerine dondum kaldım. "Ne oldu Ulaş?" "Dilek..." "Ne oldu Dilek'e?" Ulaş bir an duraladı, doğru sözcüğü bulmak istermişcesine "Neler oluyor, lutfen söyler misin?" "Şey... kanaması var." "Ne?" Ayağa fırlamışım. Selda'yla Selçuk, ne oluyor diye baktılar bana. "Kime haber vereceğimi bilemedim, annesini kesinlikle istemiyor." "Peki, senin annen gelemiyor mu?" "Dilek, annem kayınvalidemi çağırdığımızı duyarsa, kıya metleri koparır, diyor." e Eh, ne diyeyim ben sana Habibe Teyze; kız bu haldeyken bile senin kaprislerini düşünüyor. "Ben gelirim," dedim. "hem de hemen." "Sahi, gelebilir misin Serra? Ilk anda seni düşündüm, öte yandan iştesin diye aramaya çekindim ama ne yapacağımı da bilemiyorum ki..." "Siz şimdi neredesiniz?" "Dilek'in işyerindeyiz. Baygınlık geçirince bana haber ver diler." "Dilek'in işyerine en yakın hastane Amerikan Hastanesi. Siz hemen oraya gidin, ben de buradan yola çıkıyorum. Acil serviste buluşuruz." "Tamam Serra, sağ ol." Telefonu kapattığım gibi ceketimi aldım. Bayan Bella ofis te yoktu. Selçuk'tan işlere bakmasını rica ettim. "Ne oldu Serra?" "Hamile bir arkadaşımın kanaması varmış. kocası aradı. Onu hastaneye götürüyor, ben de onlara katılacagım." "Umarım bebeği kurtulur." "O ne biçim laf, Selçuk, tabii ki bebege bir şey olmayacak. Olur böyle kanamalar... Haydi, ben kaçtım." Deli gibi dışarı fırladım. Ellerimi kollarımı sallayarak bir taksi çevirdim. Kendi arabamı alip park yeri buldum, bulma dımla uğraşacak ne halim ne de vaktim vardı. Nişantaşi trafiği de bir sıkışıktı ki, bu kadar olur. Deli ol mak işten değil. Birkaç yıl sonra millet işine helikopterle gide cek herhalde. Sonunda Amerikan Hastanesi'ne ulaştım, taksiden firladığim gibi acil servise daldım. Sağa baktım, sola baktim; yoklar.... Henüz gelmemişler. Orada bir yere ilişip beklemeye başladım. Nitekim beş dakika geçti, geçmedi; kapıda göründüler. Iki sinin de beti benzi atmıştı. Hemen koştum yanlarına... Beni görünce Dilek ağlamaya başladı. "Çok kanamam var be Serra. Çok korkuyorum." "Korkma canım, olur böyle ufak tefek kanamalar. Bebegi ne hiçbir şey olmayacak, göreceksin, bak." Dilek gözyaşlarımı silerken, bir hastabakıcı tekerlekli is kemleyle yanımıza geldi ve Dilek'i kolundan tutarak yavaşça oturttu. Onlar önde, Ulaş'la ben arkada, koridorları kat etme ye başladık. Anlaşılan gelirlerken Ulaş, yoldan arayıp durumu bildir miş, onlar da hazırlık yapmışlar. Sonunda bir yerde durduk Dilek'i bir odaya aldılar. Herhalde muayene edecekler diye du şündüm. Biz de Ulaş'la dışarıda bir bankete oturup beklemeye başla dik. Dakikalar geçmek bilmiyordu. Zavalli Ulaş, ellerine bakıp duruyordu. Sonunda kapı açıldı. Ve biz Dilek'i beklerken, tekerlekli bir sedye çıktı içeriden. Üzerinde, ameliyat gömleği giydirilmiş biri yatıyordu. Saç larını bir boneyle toplamışlardı. "Ulaş... Serra..." Bu seslenen de kimdi? Birden Ulaş, "Dilek..." diyerek yerinden fırladı. İşte ben de o zaman uyandım. Sedyedeki, Dilek'ti. Hemen ben de segirttim. "Nereye götürüyorsunuz onu?" Sedyeyi iten adam, "Ameliyathaneye..." dedi. Aman yarabbim, hani sadece muayene edeceklerdi, hepsi o kadardı. Tekrar Dilek'e baktım. O maviş gözleri dalgın dalgın bakıyordu. Kesin, teskin edici iğne yapmışlardı. Ulaş'ın hiç sesi çıkmıyordu, Dilek'in elinden tutmuş, sed yenin yanı sıra yürüyordu. Asansöre gelince adam bize, "Buraya kadar," dedi. "Nasıl yani?" diye sordum. "Buradan sonra siz gelemezsiniz. Lütfen, oturun, istirahat edin." Bu gibi durumlarda, istirahat edin, demiyorlar mı, deli ol! Ben orada kendimi yiyip bitiriyorum, sense bana istirahat et, diyorsun. Ne istirahati, ne... "lyi ama..." derken adam başıyla bize doğru gelen doktoru isaret etti. "Doktor Bey size bilgi verecektir." Doktor bize yetişmişti. "Dilek Hanım sizin hastamız mı?" Ikimiz de aynı anda, "Evet," dedik, sonra ben hemen ekle dim, Ulaş't göstererek: "Eşi oluyor.* Doktorun yüzünde çok çok ciddi bir ifade vardı. Böyle bir ifade görünce ben korkarım. Doktor Ulaş'ın yüzüne baktı, bir an durdu sonra, "Çok üz günüm," dedi. Ne demek oluyor bu şimdi, diye düşündüğümü animsiyo rum. Ulas susuyordu. Zaten Ulaş hep susuyordu. "Ne yazık ki bebeği kaybettik, onun için Dilek Hanım'ı he men ameliyata almamız gerekiyor." Ilk kez konuştu Ulaş: "Hiç şansı yok muydu?" Yüzünde yine o ciddi ifade, başını iki yana salladı doktor. "Büyük bir kanamaydi," dedi ve ekledi: "Benim şimdi Di lek Hanım'ın yanına gitmem gerek. Ayılmasını ve dinlenmesi ni de hesaba katarsak, zaman alacaktır. Siz isterseniz burada. beklemeyin, daha sonra gelirsiniz. Sizlerin yapabileceği bir şey yok, iki üç saatten önce onu zaten göremezsiniz," dedi ve hız li adımlarla yanımızdan uzaklaştı. Kaldık mı biz Ulaş'la orada... Bir şeyler söylemem gerek. Onu teselli etmem gerek. Ama ağzımdan tek kelime çıkmı yor ki... Laf bulamıyorum, laf. Zavallının yüzü bembeyaz oldu. "Ulaş, otur şöyle," dedim yavaşça onu kenardaki banka ite rek. Bayılacak gibiydi. Bir koşu gidip bir bardak su getirdim. "Çabuk, iç şunu. Sakın bayılayım deme." Birkaç yudum aldı, garibim. Ve sonra... sessizce... gözyaşları dökülmeye başladı gözle rinden. Bir erkeğin ağlamasını izlemek kötü, hem de çok kötu. Ne dense kadınlar ağlayınca olağan kabul ediyoruz da, erkek ag laymca insan acayip panik oluyor. Hâlâ diyecek söz bulamıyordum. Yanına oturup ellerini avuçlarımın içine aldım. "Bak canım," dedim, "sen işe git, vakit daha çabuk geçer. Ben buradayım nasıl olsa..." "Serra," dedi Ulaş, "acaba... sence..." "Bence ne?" "Dilek... kurtulur mu? Yani, sakın ona bir şey olmasın?" Gözyaşları bir kez daha boşandı. "Saçmalama Ulas! Neler de geliyor aklına... Kurtaj gibi bir şey yapacaklar. Ayrıca bu çok sıradan bir operasyon, pek çok kadın çeşitli nedenlerle bunu yapurmak zorunda kalıyor. Kimseye de bir şey olmuyor." Başıni ellerinin arasına aldı, artık sessiz değil, açıkça ağlıyordu. "Bebeğimizi kaybettik, bir de Dilek'i kaybedersem, ben ya şayamam Serra, inan yaşayamam."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE